340
MART-NİSAN 2008
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

İNGİLİZCE ÖZET / ENGLISH SUMMARY
TÜRKÇE ÖZET
YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA

Tasarım, Para ve Moleküller: Mimarlık Akademyasında Sürdürülebilirliğin Rolü Sorunu

Mark Jarzombek

Prof. Dr., MIT Mimarlık Tarihi ve Teorisi Bölümü

► Makale, ilk kez Treshold dergisinde (Bahar 1999, "Molecules, Money and Design: The Question of Sustainability's Role in Architectural Academe," Thresholds, no:18, ss.32-38.)  yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşılabiliyor: http://web.mit.edu/mmj4/www/works.html   İngilizceden Çeviren: Kıvanç Kılınç  

Kapitalizmin mimarlıkla olan ilişkisi o kadar aşikar ki, insan bazen neden üzerine hiç konuşulmadan geçildiğini merak ediyor. Bu bağlantının, paranın ulaşılacak bir hedef olmaktan öteye gitmediği izlenimini veren mesleki söylemler içinde kısılıp kalmış olması, bunun nedenlerinden biri olabilir mi? Yoksa paranın yarı-saydam gerçekliklerini gereği gibi belgeleyip tarihselleştirecek eleştirel söylemden yoksun olmamız mı bunun nedeni? Nedenin ne olduğu çok da önemli değil. İleri kapitalizm mimari anlamda karar üretmeyi, giderek cila yapma düzeyine indirgedi. Bunu kayıp addederek hayıflanmak ve kendini üstün gören kimi “fenomenolojik” alternatiflerle ortaya çıkmak, inandırıcılığı olmayan bir özgünlüğün baştan çıkarıcılığı uğruna kapital gerçeğini görmezden gelmek demektir. İkisinin arasında bir ilişki var, peki nedir? Son birkaç yıldır sürdürülebilirlik projesi, etik sorumluluğun, mimari uygulamanın, kapitalizmin ve iyi tasarımın biraraya gelebileceği bir alan olarak, giderek artan bir ilgiye mazhar oldu. Fakat mimarlık ve sürdürülebilirlik arasındaki bu yeni ilişkinin meşruluğu üzerine yargıda bulunmadan önce, özellikle de mimarlık akademyası açısından ortaya çıkardığı kimi sonuçları eleştirel bir çalışmada ele almak gerekiyor.

 

Bu hareketin kökenlerini anlamamızı sağlayacak birkaç tarihi izlek varsa da (bunlardan bazıları kuşkusuz 19. yüzyılda sanayiciliği ıslah etmeye ilişkin çabalara, diğerleri de 1960’lardaki ekoloji hareketine kadar uzanıyor), sürdürülebilirliği akademik ilginin odağı haline getiren asıl güç, ozon deliğinin ilk kez tahmin edildiği ve ardından gerçekten de keşfedildiği zaman doğal bilimlerde meydana gelen gelişmelerden kaynaklandı. 1974 yılında, Mario Molina ve Frank Sherwood Rowland, ozon tabakasına karşı deodorant kutularında ve buzdolaplarında kullanılan kloroflorokarbon gazlarından kaynaklanan tehlike hakkında yazdıkları raporu yayımladılar. Saf bir moleküler mantık kullanarak bu kimyasalların ozon tabakasını önemli ölçüde tüketeceği öngörüsünde bulundular. Çalışmaları sanayi tarafından büyük ölçüde görmezden gelindiyse de, bilim insanları 1985 yılında Güney Kutbu üzerinde ozon tabakasının cidden de delindiğini keşfettiler. Bu keşif sadece çalışmalarının doğruluğunu kanıtlamadı, zararlı kimyasalların kullanımının kısıtlanmasıyla sonuçlanan bir dizi başarılı yasal mücadeleyi de ortaya çıkardı. (Resim 1)

 

Genel bir söylem olarak, fakat hâlâ bilim, etik ve kamusal politikaları aynı doğrultuda birleştiren bir tür düşünceden kaynaklanarak, sürdürülebilirliğin özünde, en fazla elimizdeki kadar oksijen, arazi ve suya sahip olduğumuz fikri vardır. Bu doğal kaynaklar bir denge içinde birarada varolmak isteyeceklerinden, medeniyet bu dengeyi ancak olumsuz yönde değiştirebilirdi. Öte yandan, geçmişteki eylemler görece küçük değişimlere sebep olduysa da, insanlar şu anda daha kötü olana doğru geri döndürülemez bir dönüşümü yaratmanın eşiğindeler. Sorun küresel ölçekte ölçülebilir, yani ve tam da bu yüzden, sorun küresel bir sorundur ve en sonunda ölçülebilir hale gelmiştir. Buradaki asıl suçlu, tarım topraklarının yanlış yönetilmesiyle sanayi ve kentlerin çok hızlı biçimde büyümesidir. Yeni şehircilik (new urbanism) arazi kullanımını güçlendirmek istediği için, çok sıkıca olmasa da, bir şekilde sürdürülebilirliğe bağlı durumdadır. Fakat yeni şehirciliğin altını çizdiği tasarım çözümleri ve toplum-merkezli politikalar, sürdürülebilirliğin asıl ilgi alanının dışında kalıyor. Sürdürülebilirlik daha çok, dinamik bir ilişki içinde bulunan kimyasalların dünyası olarak tanımladığı bir çevre üzerinde durur. Bu “çevre”nin moleküler düzeyde çalışılabilir olduğu düşünüldüğünden, sürdürülebilirliğin prensipleri uyarınca, moleküler düzeyde onarılabileceği de varsayılmaktadır. Karbondioksit seviyeleriyle, ozondaki delikle ya da küresel ısınmadaki gelişmelerle ilgili olup olmadığı çok da önemli olmamakla birlikte, somut ölçümlerin ve onların muhtemel sonuçlarının bilincinde olan bir toplumuz artık.

 

Sürdürülebilirlik, böylelikle, doğayı kimyasal olarak inşa edilmiş ve dolayısıyla insan tarafından biçimlenebilir bir yer olarak sunar. Sürdürülebilirliğe göre, kapitalizm ve hükümet problemin asıl kaynaklarıdır, fakat yine onlar küresel moleküler gerçekliğimiz kadar devasa bir şeyi araştırma konusu yapmak ve başa çıkmak için gereken kaynaklara sahiptir. Oysa, 1992 yılındaki Rio Konferansı’nda açıkça ortaya konduğu gibi asıl sorun, ulusal politikaların uluslararası moleküler ihtiyaçların gerektirdiği şekilde ayarlı olmamasından kaynaklanmaktadır. Sürdürülebilirlik, bu farkı ortadan kaldırmak için moleküler kozmosla ticaret evreni arasında bir bağlantı oluşturmayı denemiştir. Atomlar ve para, kendi özgün halleriyle, birbirleriyle hassas bir denge içinde varolmakta ve birbirlerini değiştirmekte kullanılmaktadır. Bunun için ozon deliğine ilişkin öngörü ile saç spreyinin tarihi arasındaki karşılıklı ilişkinin hatırlanması yeterli olmalıdır. Karmaşık olan ile sıradan olan dolaysız biçimde birbirinin üzerine kapaklanır! (Resim 2)

 

Dolayısıyla, sürdürülebilirliğin değişimle ilgili olmazsa olmazı, ne sadece bizim kapitalizmin baskı altındaki kurbanlarıyla duygudaşlık yapma yeteneğimize bağlıdır, ne de romantik bir “doğaya dönüş” fikrini ortaya çıkarır. Böylelikle, “eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarından hareketle değişim yaratmayı hedefleyen geleneksel aydınlanma ideolojilerinden önemli bir kopuşa işaret eder. Sürdürülebilirlik bunun yerine, cansız atomların değişmesi olanaksız rotasına ilişkin ilk elde akla yatar gibi görünen bir anlayıştan, dünyayı içinden dışına dek ıslah edecek bir politik coğrafyaya doğru ilerler. Bekleneceği üzere, bu tip operasyonlar saç deodorantının içindeki kimyasalları değiştirmek kadar kolay anlaşılır değildir. Arazi kullanımı ve endüstrinin yerleşik örüntülerini değiştirmek zordur ve bunun anlamı, sürdürülebilirliğin, değişimin politikasıyla çok daha yakından ilgili olduğu, riyakarlık problemiyle giderek daha fazla doygun bir hale geldiğidir. ABD Enerji Bakanlığı’nın bir projesi olan Sürdürülebilir Kalkınmada Mükemmellik Merkezi (The Center of Excellence in Sustainable Development) kulağa hoş gelen ama hiçbir işe yaramayan beyanlarla doludur. Bize söyledikleri, “Minesotalıların çevrelerini koruyup zenginleştirecekleridir.” (1) Sürdürülebilirliğin başarılı olduğunun ortaya konduğu durumlarda bile, büyük uzlaşma retoriğine bağlı kalmakta ısrar edilmektedir.

 

Örneğin, Northampton yerel yönetim bölgesi, Virginia’da başlatılan sürdürülebilirlik programı “doğal ve kültürel varlıkları korurken miras turizmi endüstrisini, su kalitesini muhafaza ederken deniz ürünleri ve su ürünleri yetiştiriciliğini, yer duygusunu, yaşam kalitesini ve yeraltı suyunu korurken yeni endüstriler geliştireceğini” iddia etmektedir. Sürdürülebilirliğin siyasi edimini burjuva siyasetinde bu kadar başarılı hale getiren de politik uyumun moleküler uyumun bir uzantısı olarak imgesinden başkası değildir.

 

Çoğu kez sürdürülebilirliğin yeni dünyasının kötü adamı olan mimarlık, geçtiğimiz on yılda bu tür bir tartışma alanı içinde giderek daha fazla yer bulmaya başladı. Eko-yönetim mimarlığını dışarıda bırakırsak, iki alandan bahsedebiliriz: Birincisi mahalli (domestic), ikincisi ise şirketle ilgili (corporate) bir doğrultudan geliyor. Birincisine ilişkin, sürdürülebilir mahalli tasarım alanında uzmanlaşmış mimar sayısının giderek arttığı söylenebilir. Kimisi kauçuk, lastik, çamur ve hasır kullanarak tepelerin yamaçlarına doğru yola koyulduysa da, tasarla-inşa et projeleri, yeşil ev projeleri, kendi kendine yeten evler, güneş evleri, eko-köyler ve şimdi de, “sağlık evleri” gündeme geliyor. Kimi hallerde mimari biçimler yeni ve deneysel. Fakat genellikle, malzemelerin bir kısmı yeni olmasına rağmen, biçimler geleneksel mekânsal kavrayışlara yaslanıyor.


 


Sürdürülebilirlik ve mimarlık arasındaki bağlantılar ileri kapitalizmin dünyasında da güçlenmektedir. Öte yandan, sürdürülebilirliğin tartışma zemini, büyük oranda, “çevreye saygılı” termal-kontrol teknolojilerinin nasıl geliştirileceğiyle sınırlı kalmaktadır. Büyük yapıların ve şehirlerin çevre üzerindeki etkilerinden, fakat aynı zamanda ve daha da önemlisi, inşaat maliyetlerinden ve halkla ilişkilerden giderek daha fazla haberdar olan şirketler, daha büyük ölçekteki “küresel” sorumlulukları çerçevesinde düşünmeye başladılar. Bunun sonucunda milyar dolarlık bir yeşil-donanım ve yeşil-teknoloji endüstrisinin ortaya çıkmıştır. Fakat alınan bunca yol olmasına rağmen riyakârlık da had safhadadır. Bu gerçek bir değişime mi işaret etmektedir, yoksa inşaat maliyeti ve halkla ilişkilerin “Sürdürülebilirlik” olarak yeniden tanımlanması, işlerin her zamankinden çok da farklı yürümediğini mi göstermektedir? (Resim 3)


 


Bir yanda düşük maliyetli popülist mimarlık, diğer yanda yüksek maliyetli, derinlemesine araştırılmış teknik mimarlık, profesyonel uygulama üzerinde çeşitli biçimlerde, giderek daha da önem kazanan ve hepsi kesinlikle olumlu sayılabilecek katkılarda bulunmuşlardır. Öte yandan, mimarlık stüdyosunun geleneksel ilgi alanlarından oldukça uzaktır. Akademiyle daha geçimli bir sürdürülebilir mimarlığın formüle edilmesi oldukça yavaş ilerledi. Çoğu kez, sürdürülebilirlikle ilgili meselelerin tasarım sorunsalına uygulanması, geriye dönük olarak ve diğer teknolojilerde olduğu gibi, ancak tasarım aşaması tamamlandıktan sonra gerçekleşti. William McDonough (UVa), Andrew Scott (MIT) ve Robert Koester (Ball State) tasarım sorunsalını ön planda tutanlardan bazılarıdır.


 


Öte yandan, stüdyo ortamıyla uyumlu sürdürülebilir mimarlığın bilinen en iyi örneği, belki de Thomas Herzog’un çalışmalarıdır. Herzog, çevresel tasarım için bildik yöntemleri (iklimlendirme masraflarını düşürmek için yüksek tavanlı mekânlar tasarlamak gibi) kullanmakla kalmaz, yeni ve karmaşık cam ve soğutma sistemleri tasarlamak için imalatçılarla birlikte çalışır. Herzog, akıllı bir tasarımcının tüm sıfatlarına sahiptir. Sonuçta, yüksek tavan ve güneş ışığının detaylı kullanımı geçen binyılda nasıl anlamlı idiyse, hâlâ o derece anlamlıdır. Tasarımın genel meseleleriyle olan ilişkisi, sürdürülebilirlikle olandan çok daha fazladır. Aslında, oran meselesinin ve hatta güzelliğin tasarımcı tarafından dikkate alınması gerektiğini Herzog da kabul etmektedir. Sorun şu ki, Herzog kendisini tasarımcıdan çok, teknik anlamda yenilikçi olarak sunar. Örneğin, çalışmaları üzerine yayımladığı monografi, ofisinin teknik ustalığına vurgu yapmaktadır; bir paragraftan diğerine, ısıtmaya, havalandırmaya ve strüktüre yönelik çözümlere değinir. (2) 3M şirketi için yapılan televizyon reklâmlarında da örneklendiği gibi, cam cepheyi kendisinin icat etmediğini, ama “daha iyi hale getirdiğini” iddia ettiği söylenebilir.


 


Geçtiğimiz yıllarda, Herzog’unkine benzer birkaç mimarlık okulu, tasarım, teknoloji ve sürdürülebilirlik arasındaki bağlantıları teşvik eden, rüzgar akışı, yapı yönetimi, atık yönetimi, güneş enerjisiyle ısıtma, enerji tasarrufu sağlayan aydınlatma sistemleri ve hatta girişimcilik konulu dersler açmaya başladı. Fakat bu tür teknolojik-yönetimsel kaygılarla tasarım eğitiminin nasıl bağdaştırılacağı, sorunun yalnızca bir tarafını oluşturuyor. Diğer tarafı ise, sürdürülebilirliğin özünde sadece teknolojik değil, siyasi bir mesele olmasıdır. Örneğin, 1996’da İstanbul’da gerçekleşen Habitat II konferansında benimsenen Toplumsal Sorumluluk Sahibi Mimarlık Okulları için Sözleşme (The Charter for Socially Responsible Schools of Architecture) mimarlık eğitiminde esaslı bir yeniden biçimlenme talep etmektedir. (3) Mimarlık okullarından öğrencileri “yerel, ulusal ve uluslararası politik eylemler için” eğitmeleri beklenir. Teknik inceliğe duyulan ihtiyaçla başlayan şey (halk aktivizmiyle süslenerek), akademi için olası bir ütopik revizyonu gizleme görevi görür. Böylelikle sürdürülebilirlik, Batı tarzı teknolojik yenilik ile üçüncü dünyanın kültürel politikalarını birleştiren, özellikleri uluslararası üsluptan bu yana görülmemiş bir büyük anlatıyı ifade eder.


 


Umut ediyorum ki, bu birkaç yorum sürdürülebilirliğin, Batı mimarlığını etkilediği şekilde, en az üç farklı faal politik ortam meydana getirdiğini ana çizgileriyle ortaya koymak için yeterli olur. Bunlar:


1. Benim “gayrimenkul mimarlığı” olarak adlandırdığım mimarlıkla, halk hareketi siyasetinin bir uzantısı sayabileceğimiz “yeşil mimarlığın” harmanlanmasıyla oluşan politik ortam;


2. Politik ekonomi ve çevresel ekonomi arasındaki ilişkinin bir uzantısı ve “ıslah edilmesi” anlamına gelen şirket-teknikle ilgili olan politik ortam;


3. Görev alanına akademinin eleştirisi ve yeniden gözden geçirilmesini de eklemeye başlayan ortalama mimarlık pratiğinin politik ortamı olarak sıralanabilir.


En sondaki, aynı zamanda en az keşfedilmiş ve en az geliştirilmiş olandır. Son zamanlarda yapılan tartışmaların birçoğu, teknoloji savunucuları tarafından ortaya atılmışlardır. Fakat sürdürülebilirlik, yapılardaki moleküler davranış problemi için yapılan teknik bir ayardan daha fazlası olacaksa, jeo-politik bilincimizde gerçek bir paradigma değişikliğine yol açacaksa, şimdi sürdürülebilirliğin akademide nasıl bir şeye benzeyeceğiyle ilgili kimi gerçek soruları sormanın zamanı gelmiş demektir. Teknolojinin kuvvetleriyle popüler kültür, mimarlık akademyasını yeniden tarif etmek için güçlerini birleştirirse, bunun sonuçları ne olabilir? Büyük anlatıların bu olası geri dönüşünün tehlikelerine karşı daha eleştirel bir pozisyon oluşturmaya yardımcı olabilmek amacıyla konuyu şu kategorilere ayırdım (Resim 4):


 


1. Tarihin Politikası


 


Lise ve üniversite eğitiminde ele alınacak sürdürülebilirlikle ilgili birçok tartışma var. Bu gösteriyor ki, daha sürdürülebilirlik mimarlık okullara ulaşmadan, hükümetten gelen baskı gözönüne alındığında, şu anda kullanılan ve daha çok, biçimsel-bağlamsal tasarım meselelerini işleyen tarih kitapları terkedilecek. Peki, bu kitapların yerlerini, teknoloji savunucuları tarafından kaleme alınan ve hâlâ “ilerleme”nin naif evrimci bir tür modeline göre biçimlenen bir teknoloji tarihi mi almalı? Sadece “sorumluluk”la tasarlanan yapılardan, doğal çevre üzerinde olumlu etki yaptığı kanıtlanmış olanlardan mı bahsetmeliyiz? Teknoloji tarihinde aşamalar kaydedilmiş olsa da, tüm bu çaba, mimarlık tarihini çok daha problematik bir tarihin, küresel hayatta kalabilme tarihimizin arkasında bırakmayı gerektirmez mi? Tarih yazarken, etik ve tasarım meselelerine eşit düzeyde önem vermek gerekmez mi? Herzog, Gehry’den daha fazla el üstünde tutulmamalı mı? Şu göz korkutan soruyla yüzleşmek gerekiyor: Bu tür kararları vermek için kim yetkili kılınacak?


 


2. Doğal Bilimlerin Politikası


 


Sürdürülebilirlik büyük oranda, moleküler gerçekliğimizi kaydeden algılayıcıların ve cihazların üretilmesini sağlayan doğal bilimlerdeki ilerlemeler sayesinde merkezî bir söylem haline geldi. Bu, sürdürülebilirliğin, ilerlemeyi ancak “gösterge okuma” süreçleri yoluyla belirleyebileceği anlamına gelmektedir. Sonuç olarak sürdürülebilirlik, mimarlığın işlerliğini “kanıtlaması” için kendisini ölçmesi ve izlemesini gerektirmektedir. Diğer bir deyişle, mimarlık sadece inşa edilen ve değer biçilen değil, başarılar ve başarısızlıkları bildirecek yeni bir denetçi neslini gerektiren, inşa edilen ve çalışılan bir şeydir. Hakikaten, Herzog’un birkaç yapısı bu tür testlere tabi tutulmuştur. Oysa biz, bir yapının çevre üzerindeki etkisini çoğunlukla, sahibinin elektrik faturalarında ne kadar tasarrufa gittiğiyle ölçeriz. Amaç bu mu olmalıdır? Bir yapı belli bir yönden maliyet açısından etkin olarak görünse bile, diğer önemli meseleleri de gözardı etmemek gerekir. Maliyet açısından etkinlik, kent merkezlerinin dışında konut üretmeyi anlamlı kılar, fakat diğer taraftan bakıldığında, bu işe gitmek için daha fazla yakıt sarfedilmesi gerekeceği anlamına da gelmez mi? Dolayısıyla, maliyet açısından etkinliğin doğası ve ima ettiği “kazanç,” ucu açık bir sorudan öteye geçmez; tasarım perspektifinden bakıldığında, maliyet açısından etkin gibi görünen bir yapı kolaylıkla bir yanılsama haline dönüşebilir. Mimari mekânın ölçülebilirlik için tasarlandığında ne olacağı da diğer bir meseledir. Herzog’un mekânı hâlihazırda bu kategori içinde yer alır gibi görünmektedir. Esasen, Windberg’de bir okul için tasarlanan misafirhanede (1987–1991 yılları arasında inşa edildi) Herzog yapının lobisine, nasıl işlediğine dair geribildirim veren bir panel yerleştirmiştir. Yapı, tam anlamıyla, içinde yaşanan bir makinedir.


 


3. Kültürün Politikası


 


Dolayısıyla sürdürülebilirlik getirdiği tüm avantaj ve dezavantajlarıyla birlikte, özünde rasyonalist bir projedir. Bu rasyonalist gelenek, modernist, işlevselci bir görüş açısının uzantısıdır. Aradaki fark, daha erken, uluslararası dönemine göre rasyonalizmin bugün çok daha fazla, kendi kendini arındırmaya yönelmiş olmasıdır. Bu bağlamda rasyonalizm özünde işlevsel olmaktan ziyade, meta-rasyoneldir. Diğer bir deyişle, erken işlevselcilik mimarlığın merkezine insan bedenini yerleştirirken, Sürdürülebilirlik bedenin dışatımlarını (exhausts) yerleştirir. Yani, Herzog’un mimarlığı modernizmin en sade biçimini, hem de bu tür bir modernizmin meşruluğunun nedenini eleştirel bir gözle açıklamaksızın teknolojik revizyona tabi tutmak için bir kenara ayırır. Herzog’un yapıları, katı bir anlayışla tasniflendikleri için, Alman klasisizminin sıradan Prusyalı geleneğinden çok da farklı alternatifler üretmez. (Resim 5) Kuşkusuz, rasyonalist mimarlığın gururlanmak için birçok nedeni vardır, fakat sisteme uymayanlar için çok az hoşgörü gösteren de aynı mimarlıktır. Enerji verimliliğinin diğer faktörler gözardı edilerek bir kültürel paradigmaya dönüştürülmesi halinde neler olabileceği üzerine herkesin düşünmesi gerekmektedir.


 


4. Toplumsal Cinsiyetin Politikası


 


Feministler için de Herzog’un mekânında gerçek bir alternatifin belirtilerini bulmak çok kolay olmayacaktır. Esasen, eko-feministler için etik ve sosyal pratiğe ilişkin problemi çözecek olan teknoloji konusundaki ısrar değildir. Tam tersine, bu problemi daha içinden çıkılamaz hale getirir. Kuşkusuz, eko-feminizm meslek için heyecan verici bir mimari mekân vizyonu sunmuyor olabilir, fakat Herzog’un mekânları da özellikle heyecan verici değildir. Çalışma mekânları ve hazırlık mekânları, yaşama ve “hizmet mekânları” arasındaki ayrımlar toplumsal cinsiyetin problematiğini ortaya koymakta yetersiz kalmaktadır. Öte yandan, benim söylemeye çalıştığım şu prensiple ilgilidir: Eğer etik, mimarlık eğitiminin önemli bir bileşeni ise, tartışmayı, içine toplumsal cinsiyet sorusunu da alacak şekilde genişletmeliyiz. Soru, kadınlar için nasıl tasarım yapılacağı ya da enerji verimliliği daha yüksek olan mutfakların nasıl yapılacağı değil, kadınları meslek grubunun eşit parçaları haline nasıl getireceğimizdir. Doğal bilimler ve teknoloji endüstrileri hâlâ erkek egemen bir yapıdayken, bunun inandırıcı bir şekilde gerçekleşebileceğine inanmamız nasıl mümkün olabilir? Eğer mimarlık doğal bilimlere doğru kayarsa, mimarların kararlı adımlar atmaması halinde geçmiş on yıllar içinde edinilen tüm kazanımlar yok olacaktır.


 


5. Kapitalin Politikası


 


Kapitalizmin sorunları, kendisine meşruluk arayan bir meslek açısından bakılınca önemsiz görünebilir, fakat akademinin perspektifinden bakıldığında önemsiz oldukları söylenemez. Mimarlık akademyası, özellikle de ABD’de kapitalist dünyadan tarihsel olarak uzak durdu. Geleneksel olarak, tasarımın maliyetten daha önemli olduğunu vurguladı. Maliyet paradigması bunu değiştirir ise, iş dünyasındaki yenilikler üzerine dersler açılmasını mı isteyeceğiz? Eğer öyle yapacaksak, bu tür menfaatlere yer açmak için programdaki hangi derslerden feragat edeceğiz? Mimarlık ve kapital arasındaki görevdeşlik akademi sisteminin içine dahil edildiğinde, tasarım eğitimi de birçok bakımdan değişecek. Kendi etik bildiriminin (ethical mandate) arkasına gizlenen sürdürülebilirlik, mimarlığı hem hükümet hem de büyük sermayeyle daha güçlü ilişkiler geliştirmeye zorlayacak.


 


6. Bireyci Politikalara Karşın Grup Epistemolojik Politikalar


 


Sürdürülebilirlik, akademi üzerinde bireyselci pratiklerden uzaklaşan ve grup odaklı epistemolojilere yönelen bir kaymaya neden olacaktır. (Resim 6) Mimarlar hükümetin yönetsel birimlerinin ve şirketlerin nasıl çalıştığını, araştırma laboratuarlarının nasıl organize edildiğini ve tasarıma ilişkin katkılarını bu tür hazır-yapım sistemlere nasıl yönlendireceklerini öğrenmek durumunda kalacak. Stüdyolar bireysel yaratıcılık yerine grup projelerini teşvik edecek. Eleştiriler, mekânsal yaratıcılık üzerine yapılan vurguyu geri plana itecek ve bunun yerine, bir tasarımın çevresel uyumunu kanıtlayabilen, en son teknik gelişmelere adapte olmuş bilgisayar destekli analitik programlarla uyum gösteren mekânlarla ilgilenecek.


 


6. Gizlenmiş Bir Ütopyanın Politikası


 


Geçtiğimiz otuz yılda tarih/kuramın asli görevi modernizmi tarihselleştirmek ve eleştirmek, dolayısıyla büyük anlatıların geri dönüşü konusunda bizi üstü kapalı biçimde uyarmak oldu. Sürdürülebilirlik, bir büyük anlatı prensibi üzerine kurulduğu için, tarih/kuramın mimarlık söylemi içinde kendisine biçtiği “eleştirel” katılımcı rolünü değiştirmek durumunda kalacak. Tarih/kuram ya hepten fazlalık addedilecek ya da bilimlerin gideren artan ihtiyaçlarına yer açmak için oyun dışında bırakılacak. Bu gerçekleşirse, mimari üzerinde düşünmenin entelektüel çerçevesinde esaslı bir gözden geçirme meydana gelecek. Mimarlığın bilimle arasındaki bu yeni “disiplinlerarası” olma durumu, örneğin, sanatsal özgürlükle teknolojik suç ortaklığı arasındaki zıtlık üzerinden biçimlenen, mimarlık söyleminin hiç de disiplinlerarası olmayan kutuplaşmasını da beraberinde getirecek. Burada bir “kayıp” varsa sebep, bu kutuplaşmanın geleneksel, teknolojinin herkesçe kabul görecek “orta yol”una çok az geçit veriyor olmasıdır. Teknolojiye iştirak etmenin mantığı kapitale iştirak etmenin mantığıyla aynı hale geleceğinden, uzlaşmaktan dem vuran tasarımcılar en üst teknolojik araştırmalara dahil edilmeyen hemen-teslim yöntemleri kullanmak zorunda bırakılacaklar. Fakat mimarlığın yeni teknoloji yönelimli tarihi bile, hemen-teslim gerçeklerinin ortaya koyduğu farklı yorumlamalara dayalı yenilikleri, ilerlemenin-tarihi ideolojisine eklemlenemedikleri için görmezden gelecek. 


 


SONUÇ


 


Modernizm, ABD’nin mimarlık akademyasını derinden etkiledi. 1960’lara gelinceye kadar modernimsin mesajını bir şekilde benimsemeyen mimarlık okulu neredeyse kalmamıştı. Sürdürülebilirlik benzer derinlikte bir etki yaratabilecek mi? Kısa vadede, kesinlikle hayır. Teknolojinin direnişle karşılaşmadan yoluna devam edebilmesi kolay değil, çünkü özellikle Amerika’da tasarımın özerkliği üzerine yapılmış çok fazla yatırım var. Öte yandan, bu konuda hatırı sayılır bir baskının uygulandığını farketmek de çok zor olmasa gerek. Sürdürülebilirliğin etkin tarihi, bu durumda, halihazırda görünür durumda bulunmaktadır. Öte yandan, baskılarla birlikte mimarlığın teknik-politik yanlarıyla entelektüel tarafının birbirinden ayrıldığını göreceğimiz söylenebilir mi? “Gerçek dünya” yararcılığının savunucularıyla, avangardizmi savunanlar arasındaki retorikte keskin bir kopuşa mı tanıklık edeceğiz? Son otuz yılın mimari düşüncesine zindelik veren parlak tarih/kuram söyleminin sonuna mı geldik? Muhtemelen. Bu, birçoğumuzun, akademinin işlev ve amacına ilişkin kimi can sıkıcı kararlar vermek zorunda kalacağımız anlamına geliyor.


 


 


NOTLAR


 


1. Web sayfasına bakınız: www.sustainable.doe.gov (İzlenme tarihi: 1999)


 


2. Thomas Herzog, 1992, Bauten, 1978–1992: ein Werkbericht, G. Hatje, Stuttgart.


 


3. Mimarlık okullarındaki planlı müfredat geliştirmede sürdürülebilirlikle ilgili bir araştırma tetkik için bakınız: www.saed.kent.edu/Architronic/v4n3/v4n3_survey.html (İzlenme tarihi: 1999)


 


www.sustainable.doe.gov sayfasında görüntülenen “Sorumluluk Sahibi Mimarlık Okulları için Sözleşme”ye göre mimarlık okulları, diğer şeylerin yanısıra, öğretim kadrosu, öğrenciler ve kamuoyu arasında sürdürülebilir yaşam biçimlerini ve muhtaç insanlarla dayanışmayı teşvik etmelidir. Bunlar hem mesleki hem de bireysel sorumluluklar olarak algılanmalıdır. Bu, asıl görevin yapı kullanıcılarına ve onların güçlü kılınmasına yönelik olduğuna ilişkin mesleki sorumluluğun da yeniden tanımlanmasını içerecektir.


 




Mesleği, yerel toplumu, işverenleri ve yapı kullanıcılarını ekolojik olarak güvenilir, sosyal adalete yaslanan, demokratik süreç ve özümlere doğru yönlendirmek amacıyla öğrencilerin yeteneklerini geliştirmelidir. Bu, yerel, ulusal ve uluslararası politik eylem için eğitimi gerektirir.




Sorumlu mimarlık, tasarım ve planlamayı hedefleyen, disiplinlerarası ve ortak hareket etmeye dayanan bir eğitimi ve araştırmayı özendirmelidir. Mimarlık okulları disiplinlerarası çekişmeleri ve yarışmacı güdüleri aşmaya istekli olmalı, disiplinler ve bölümler arasında işbirliğini özendirmelidirler. Bu tür bir işbirliği ulusal ve uluslararası araştırma ve tasarım proje ağlarına kadar genişletilmelidir.




Uluslararası kapital de dahil olmak üzere, bu meseleler arasındaki karmaşık bağlantıları anlamak için gerekli kuramsal çerçeveleri geliştirmeye yüksek öncelik verilmelidir. Okullar, öğrencilerin, uygulamacıların ve karar erklerinin yararlandığı literatürdeki boşlukları gidermede yardımcı olmalı, aynı zamanda bu tür bir bilgiyi öğretici malzemeler ve medya yoluyla kamunun geneli için ulaşılabilir hale getirmelidirler.




 


Tüm bu amaçlananlar iyi olsa da, bu bildirim, içermesi beklenen politik meseleler hakkında en küçük bir farkındalık belirtisi göstermekten uzaktır. Bunun nedeni politikadan korkmaları mıdır, yoksa politik doğruculuğun bir gün kazanacağı varsayımı mıdır?


 


 


RESİMLER


 


1. Gensler and Associates Architects başlığından alıntı: “Gensler-Yanıt Ver-Saygı Göster-Yerküre”


 


2. Üreticinin ilanı (Binalar, Ocak 1999) “Yapınızda, klorsüz soğutucularımızın kesintisiz etkisinden memnun kalacaksınız.”


 


3. Üreticinin ilanı (Binalar, Mart 1999) “Armstrong tavanlarının geri dönüşüm ve iyileştirme programlarından faydalanmanız için milyonlarca neden vardır, bu sadece ikisi.”


 


4. Ticari bir kredi firması için ilan (Binalar, Mart 1999) “Ekonomik tablonuzu daha iyi/parlak yapabilmek için enerji-etkin çözümleri finanse ediyoruz.”


 


5. Planlar, Thomas Herzog


 


6. Diyagram “sürdürülebilirlik” kavramının mimarlık akademyası tarafından kullanımının değişimini gösteriyor. Etkisiz gibi görünse de sonuçları; özellikle grupsal varoluşsal pratikler gibi geleneksel anlamda pedagojik felsefeleri etkilemesine izin verilmeyen pratiklere verilen önemin artması bakımından çok etkili.


 


 


Soldan sağa: (çember içindeki 2 dikdörtgende “önce” ve “sonra” yazıyor)


Bireysel varoluşsal pratikler


Geleneksel tasarım stüdyosu


Tarih / teori


Avangart


Akademik


Akademik olmayan


Küçük ölçekli uygulamalar


Mimarlık mesleği


Şirket mimarlığı


Büyük ölçekli teknoloji şirketleri


Devlet destekli teknolojiler


Akademik olmayan


Akademik


Doğal bilimler


Bilişim


Yapı teknolojisi


Grupların varoluşsal pratikleri


 


Bu icerik 5166 defa görüntülenmiştir.