323
MAYIS-HAZİRAN 2005
 
MİMARLIK'TAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

DOSYA

  • Zavallı Bir Binaya
    Gürhan Tümer

    Prof.Dr., DEÜ Mimarlık Bölümü; MO Yayın Komitesi Üyesi



KÜNYE
DOSYA

Yoksulluk ve Mimari

Suha Özkan

Ağa Han Mimarlık Ödülü Genel Sekreteri

Yoksulluk ve mimarlığın bir öncelik olarak ilk kez anılması Hassan Fathy’nin “Yoksullar için Mimarlık” (Architecture for the Poor) kitabı ile gündeme gelmişti. Fathy “Modernizm” ya da Internationalism’in özleyip salık verdiği her ortam ve her iklim için geçerli mimarlığın yerel mimarlık kültürünü öldüreceğine olan inançla ciddi bir karşıt akımın önderliğine soyunmuş ve 89 yıllık ömrünün hemen tüm profesyonel kesimini bu savaşıma adamıştı. Yıllar sonra aynı kitap Fransızcaya çevrildiğinde başlığın “Halkla Birlikte İnşa Etmek” (Construire avec peuple) olarak değişmesi Fathy’nin misyonunun zaman içinde daha iyi anlaşıldığının bir belgelemesi gibiydi..

Fathy’nin mimarisinin tekil ve çözüm üreteceği umulan başarısından çok, düşünceleri etkili oldu. Birçok mimar gurubu Fathy’nin öğretisi çerçevesinde örgütlenip, onun ülkülerini uygulamaya dönüştürmeyi hedef edindiler. Doğal olarak, “yoksullar için mimarlık”ta en önemli yapı alanı konut kesimi olduğu için, burada mimarlığı konutla sınırlı tutmak yanlış olamaz… Yoksulluk ortamında yer alan ya da toplumun ekonomik olarak en güçsüz kesimlerini hedefleyen mimarlık akımlarını incelersek, önemli üç tür yaklaşım görürüz. Bunlar teknoloji ağırlıklı yaklaşımlar, alt yapı öncelikli çözümler ve ekonomik destek süreçleri olarak özetlenebilir.

TEKNOLOJİ

Mimari tasarımın genelinde maddeye biçim vererek mekân yaratma işi olması nedeni ile Fathy kendi savını kanıtlayacak çözümleri öncelikle yapı teknolojisinde aradı. Fathy’nin öne sürdüğü, mimarlık yeteneğinin ve bilgisinin yerel gelenek ve zekayı çağdaşlaştırıp güncel ortamlara uyarlanmasının gerekliliği idi. Bu savı kanıtlamak için, Nubia’da kullanılan düz duvara 5-10 derecelik açı ile yaslanarak kalıpsız inşa edilebilen tonozlardan oluşan yapılar tasarladı.

Bu yapılardan oluşan Gurna ve Bariz kırsal alanlarındaki yeni yerleşmeler Fathy’ye verilen ve sınırlı da olsa uygulaması sağlanan projelerdi. Fathy’nin heyecanı, kırsal alanda yaşayan kişilerin hemen kendisine katılıp önerdiği mimarlığı uygulayacaklarını düşünmesinden kaynaklanıyordu. Oysa köylülerin hem yaşamsal kaynakları, hem de edinmek istedikleri çevre bambaşka idi. Özellikle Gurna’da, kırsal anlamda üretken değildiler. “Kara arkeoloji” ya da deyim yerinde ise “tarihî mezar soygunculuğu” yapan kişilerin, altında arkeolojik değerler olan yerleşme alanlarından ayrılmaya ve yorucu kırsal üretime girmeye niyetleri yoktu. Dolayısıyla, devlet gücü ile olağanüstü bir mimarlık niteliği ile inşa edilen basit ama ince düşünülmüş evlere hiç sıcak bakmadılar. Bu evler hiçbir zaman amaçlandığı gibi kullanılmadı. Bariz’deki sonuç da farklı değildi.

Kırsal kesimdeki çabalarının hedeflediği kitlelere ulaşmamasına karşın Fathy ve düşünceleri hep saygı duyulan bir tutum olarak benimsendi. Öyle ki Kahireli birçok seçkin için Fathy’ye ev yaptırmak bir statü simgesi oldu. Fathy zenginlere villalar yapmayı pek dert edinmedi. Umuyordu ki eğer varlıklı kesimler onun mimarisini benimserlerse, yoksullar da onlara öykünüp onun düşüncelerini ve mimarisini benimserlerdi. Yapı teknolojisi ne kadar benzer olsa da, doğal olarak bu villalar toprak ya da kerpiç yerine taştan inşa edildiklerinden, ne kırsal kesimde etkili oldu, ne de kullanılabilir bir yerleşme politikası olarak benimsendi… Ama Fathy’nin Mısır’da benimsenmeyen düşünceleri, uluslararası ortamda hem destek buldu hem de izleyici. Fathy’nin uygulamaları başarısız ya da ters yönde olsa da, kendisi artık uluslararası bir “şampiyon” idi.

Alçak gönüllüğü ve zamanına olan cömertliği otuzu aşkın kedi ile birlikte yaşadığı Salahdin Kalesi kıyılarında Darb al-Labbana Sokağı’ndaki evini koşulsuz herkese açması ile dunya mimarlık ortamında simgesel bir varlık kazanmıştı. “Seçenek mimarlık” söylemi ile ilgili Kahire’ye giden her mimar çay saatinde mutlaka Fathy’ye uğrar ve onun herkese açık söyleşilerine katılırdı. İşte “yoksullar için mimarlık” çabasını iş edinen ve toplumsal sorumluluk duygusu olan birçok genç mimar, edinecekleri misyonun düşünsel kaynaklarını o toplantılarda kendisinden aldılar. Bu kişilerden John Norton ve Allan Cain, belki de dünyanın en etkin “seçenek mimarlık” çabası olan Gelişme İşliği’ni (DW Develoment Workshop), Jak Vauthrin, Afrika için Kentsel ve Mimarlık Birliği’ni (ADAUA), Hugo Houben de Toprak Araştırma ve İnşa Merkezi’ni (CRATerre) kurdu. Her üç gurup da taş ve toprak gibi yerel ortamlarda bol bulunan gereçleri tasarım süzgecinden geçirip, bunları yeni ve sürdürülebilir bir mimarinin kaynakları olarak sundular. Elbette ki ucuzluk, inşa sürecine halkın katılımı ve enerji sakınımı sunulan projelerin temel öğeleri idi.

DW İran’da başlattıkları çabalarını sonradan Büyük Sahra’nın güneyinde, Angola ve Vietnam’da yoğunlaştırdı. Burkina Faso’de uyguladıkları hiç ahşapsız yapı inşa yöntemleri özellikle ilginçtir. Neredeyse yüzde yüz Fathy’nin ilkelerini benimseyen Dünya Doğal Yaşamı Koruma Örgütü’nün desteği ile bölgede çok ender bulunan ve doğal çevrenin korunması için elzem olan ahşabı hiç kullanmayan çatkı dizgeler geliştirmiş ve halkı bu dizgeleri kullanarak güvenli ve ucuz barınak edinmeye yönlendirmişlerdir.

ADAUA grubu sadece Afrika’ya yönelmiş ve özellikle Büyük Sahra’nın güneyinde oluşagelen kuraklığın neden olduğu göçleri barındıracak konut gurupları inşa etmeyi ve bu projeleri sürdürülebilir kılabilecek yerel teknik beceriyi yerleştirmeyi amaçlamıştır.

Afrika’nın Mali, Moritanya ve Burkina Faso ülkelerinde yerel örgütleri olan ADAUA, özellikle yerel halkın kendi zevki ve beğenisi ile katılımı cesaretlendirmeyi ve böylece bir yandan toplum tarafından benimsenmeyi sağlarken öte yandan yapılarda yerine özgü kültürel dışavurumlar sağlamayı, bu tutumları cesaretlendirmeyi amaçlamışlardır. ADAUA’nın liderliği zaman içinde yerel guruplar tarafından eleştirilmiş ve ne yazık ki Vauthrin’in ayrılması ile uluslararası ortamdan gelen parasal kaynakları azalmış ve etkisiz konumlara düşmüşlerdir. Buna karşın 1980li yıllarda gerçekleştirdikleri ile iki kez Ağa Han Ödülü’nü kazanıp mimarlık tarihinde yer edinmiş bir çaba olarak anılacaklardır.

CRATerre, Grenoble Üniversitesi ile bilimsel; Doğu Fransa’daki bazı yerel yönetimlerle de uygulama işbirliği içinde çalışmaktadır. Nemli toprak olan gereçleri ile güvenli ve ucuz yapılar oluşturmanın ötesinde “toprak biçimlendirmesinin” mimarlık becerisi ile yepyeni dışavurumlara erişebileceğini öne süren bir misyonun içindedirler. Comoro Adaları gibi gelişememiş Fransız topraklarında konut sorunlarına gerçekçi uygulamalar önermenin ötesinde, genel tutumları, her fırsatta bir dizi prototip yaratıp bunları insanların beğenisine sunmak ve onları etkilemektir.

Grenoble Üniversitesi gibi önemli bir akademik kurumun korumasında ama bağımsız çalışan CRATerre, mimarların, mimarlık öğrencilerinin ve yerel kuruluşların yolladıkları teknik elemanları eğitip onlara toprağı en önemli yapı gereci olarak kullanmalarını öğütleyen ve öğreten bir kuruluştur.

Hassan Fathy’nin özlemi ve öğretisinden yola çıkan ve yoksullar için yerel gereçlerden, küçük bir teknoloji girdisi ile üretilebilen, sürdürülebilir projelerin başarısı için gereken üç temel koşul vardır: Birincisi, bu işi yapacak insanları eğitip yerel bir kapasite oluşturmak; sonra bu kapasitenin sürdürülebilir olabilmesi için parasal ve örgütsel kaynak bulmak; üçüncüsü ve belki de en zoru yerel toplulukların kendilerine sunulan mimariyi benimsemeleridir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz iyi niyet kuruluşlarının en kolay yaptıkları, yerel gereçleri pekiştirerek dayanıklı bir yapı teknolojisi üretmek ve bunu uygulayacak ustaları yetiştirmektir. Projeler başarılı bulunduğunda yerel ya da uluslararası kaynaklar da bulunabilmektedir. Ama başarının ana etmeni olan insanların bu konut türlerini benimsemeleri belki de en zor ulaşılabilir konu olagelmektedir.

Bir mimarın gözüyle her açıdan konforlu ve sağlam görünebilecek, kare plan üzerine oturtulmuş bir kubbeden oluşan kerpiç ve tuğla evleri, Moritanya’nın Sattara bölgesindeki Rosso kentindeki insanların “türbe”ye benzetip oralarda oturmayı reddetmeleri ve hâlâ derme çatma ahşap ve sac barakalarda barınmayı seçmeleri, mimarlık becerisi ve bilgisi ile yerel, kültürel değerlerin uyuşmazlığının belki tekil ama yaygın olarak izlenen örneği idi.

ALTYAPI

Yoksullara konut sağlarken temel varsayımlardan biri de onların konuta yatıracak el emeğinin varolduğu, ucuz olduğu ve insanların bir barınak edinmek için bu emeği sakınmayacakları varsayımıdır. Bu varsayım, hatta yaşanmış olan gerçek, biraz bizim genel geçer gecekondu üretme sürecine da benzer. Bu durumda, uzun yıllardır mimarlara plancılara ve yerel yöneticilere sempatik gelen çözüm, gecekondu gibi yalnız ve sadece “kondu-cu”ların kendi yerleşme öncelikleri ile değil, önceden belirlenmiş ve planlanmış altyapı öncelikleri ile yapılanmanın daha akılcı, ekonomik ve sağlıklı olacağı yönündeki tutumdur.

Konu basite indirgendiğinde, yol, su, elektrik ve atık dizgelerinin giriş ve çıkışı verilir; insanlar da belirli parametreler içinde konutlarını inşa ederler ve zaman içinde geliştirirler. Bu model, temelinde, gelişmiş ülkelerde sunulan “imarlı parsel” (sites and services) kavramına çok yakındır ama yoksullar için kurulan modelde, insanların evlerini kendilerinin yapması kavramı öncelik kazanmaktadır.

Mesleki yaşamının büyük bir kesimini yoksulların barınak sorunlarının çözümüne adamış olan Hintli mimar Balkrishna Doshi, örnek oluşturmak üzere, Aranya’da bu kavramları kullanarak bir uygulama yapmıştır. Doshi’nin varsayımları insanların basit bir odayı ya da odaları kolaylıkla inşa edebilecekleri, ama mutfak, tuvalet, banyo gibi birimler ile bunların alt yapı bağlantılarının sıradan kişilere bırakılmayacak denli teknik bir iş olduğu yönündedir. Onun önerisinde konum planı ve tekil ev arsaları belirlenir. Gerekli döşem sağlanır ve ıslak hacimler prefabrik olarak üretilmiş olarak getirilip yerleştirilirler.

Le Corbusier ile Paris ve Chandigarh’da, sonra Louis Khan ile Ahmadabad’da çalışmış ve üstün yeteneği ile kendisi de uluslararası bir şöhret olan Doshi’nin, alt yapı ve servis çekirdeklerinin yerleştirilmesinden sonraki tavrı çok değişik. Bir bakıma da çoğulcu özgürlükçü tutumu da çok soyludur. Doshi der ki: “Bu evlerde yaşayacak insanlar isterlerse ücretsiz olarak benim onlar için tasarladığım evleri inşa etsinler ve her birinin “Doshi Tasarımı Evi” olsun. İsterlerse kendi güzel ya da çirkin, iyi ya da kötü beğenilerini inşa etsinler ve kendi beğenilerini özgürce uygulasınlar.” İşte bu tutum, yani bir imza, bir marka olmuş şöhretin bu alçakgönüllü tavrı 1998 Ağa Han Ödülü Jürisi’ni çok etkilemişti.

Alt yapısı tamamlanmış, yasal parselli konut türü, kentsel ortam için çok önemli ve ciddi bir çözüm önerisi olarak hep gündemde kalacaktır… Olumlu yönü, Türkiye’deki gecekondularda olduğu gibi her şey bittikten sonra politik baskı ve oy beklentileri nedenleri ile alt yapıyı oluşmuş yerleşime getirmenin yüksek maliyeti ile parçalı mülkiyetin karmaşasıdır. Bu tür projelerin başarısı ise, alt yapıyı gerçekleştirecek finansın ilk baştan projeye yatırılma zorunluluğudur. Bu zorunluluk doğal ve normal görülse de, geriye kalan üst yapı düzenlemelerinin önemli bir maliyet içermediği gerçeğidir.

MİKROFİNANS (MİNİK-BORÇ)

Her projenin gerçekleştirilmesinde olduğu gibi yoksullar için yapılacak konutlar için de en önemli sorun parasal desteğin sağlanmasıdır. İster devlet olsun isterse başka borç alım kuruluşları olsun, konutların parasal desteği için geçerli süreç ya gayrimenkul, bono vb. kalıcı bir garanti ya da hatırlı bir kefildir. Kısacası, eldeki kredi süreçlerinin çoğu zaten “credible” (hatırlı ya da varlıklı) olanlara kaynak sağlamaktadır. Çünkü kredi, gelecekteki emek ve kazancın önceden satın alınmasına yönelik bir mantık ile çalışmaktadır.

Bu süreci tersine çeviren buluş, Bangladeşli ekonomist Mohammad Yunus’un geliştirdiği ve gün geçtikçe daha da yaygınlaşan, benim burada “minik-borç” diyeceğim süreçtir. Yunus yukarıda değindim “credible” olabilme açmazının, emeğinden başka kaynağı olmayan kişiler için geçerli olmadığını ve insancıl bir toplumda insan olma onurunun bir kredi kaynağı olması gerektiğini öne sürerek toplumsal dayanışma ile temellendirilmiş bir borçlanma süreci geliştirmiştir. Uygulamalardaki başarıları ile yaygınlaşmış bu tutum, Grameen Bank (Ziraat Bankası) kavramı olarak betimlenmiştir.

Grameen sadece üyelerine yardım etmeyi hedefleyen bir kuruluş. Nedeni ise dayanışma. Üye olmak için simgesel “1 taka”lık hesap açmaları gerekmekte. Borçlanmanın gerçek amacı kırsal ya da kentsel kesimde becerilerini gerçekleştirip para kazanmak için gereksindikleri araçlara sahip olmalarını sağlamaktır. Bu gereksinin bir dikiş makinesi, çekçek arabası, bisiklet, el aletleri, tamir ya da satış tezgahı vb. olabilir. Amaç, insanların becerilerini araçlarla destekleyip üretken hale getirmektir. Grameen üyeleri onar kişilik “dost hücreleri” olarak örgütlenmektedir. Yani kefalet yerine dostluk söz konusudur. Çok sık olmasa da, eğer bir kişi aylık geri ödemeyi yapamazsa o kişinin onurunu korumak üzere geride kalanlar ödemeyi yapmaktadırlar. Böylece toplum içi bağlar doğrudan parasal desteğe dönebilmektedir.

Yunus aynı kavramı kırsal konutlar için de uyguladı. Bilindiği gibi Bangladeş‘de en önemli afet sorunu siklonla yükselen sular. Yılda birkaç kez olan bu yükselmelerin çoğundan, dayanıklı ve yerden yükseltilmiş evler inşa edip güvenli bir biçimde korunulabilir. Grameen aile başına 300 Dolar borç vererek 1989 itibari ile 70.000 kırsal konut üretti. Bu sayı şimdi yüzbinleri aşmış durumdadır.

Evi güvenli konuma getirmek için dört kolon ve hafif gereçlerden olan bağ kirişleri gerekmektedir. Ayrıca yoğun yağmura dayanıklı ondüle sac yeterli olmaktadır. Gerisini aileler çevreden topladıkları doğal gereçlerle yüzyıllardır yaptıkları gibi inşa edebilmektedirler. Grameen ayrıca kolonlar ve kirişleri kendi iş gücüyle üretip yine toplum içi bir iş alanı da yaratmaktadır.

Mini-borç kavramının güzel yanı, çok fakir kesimin hiçbir zaman bir kenara koyamayacağı “mini sermaye”yi yok denecek denli bir bürokrasi ile doğrudan sağlamasıdır. Elbette, önceliği emeğin işlerliğini ve konutun minimum güvenliğini sağlamayı hedefleyen bu ekonomik modelin sınırları vardır ve ancak toplumun en ez gelirli ve emeğini doğrudan ürüne ya da hizmete dönüştürebilecek kesime hitap etmelidir.

Yine de Grameen Bank Modeli, son 20 yılın en çok konuşulup tartışılan ve birçok başka coğrafyaya ve topluma uyarlanan bir model olarak hem gelişime uzmanlarını, hem de sorumlu yöneticiler tarafından yakından izlenmekte ve uygulanmaktadır.

Resimler

0. Pan-Afrika Gelişim Enstitüsü (Mimarı: Jak Vauthrin)

1. Kaedi Hastanesi, Moritanya, ana koridor bağlantısı. (Mimarı: Fabrizio Carolla)

2. Kaedi Hastanesi, Moritanya, hastane odalarının genel planlaması. (Mimarı: Fabrizio Carolla)

3. Kaedi Hastanesi, Moritanya (Mimarı: Fabrizio Carolla)

3a. Kaedi Hastanesi, Moritanya, kubbeler. (Mimarı: Fabrizio Carolla)

4. Aranya Konut Gurubu (Mimarı: Balkrishna Doshi)

5. Aranya Konut Gurubu (Mimarı: Balkrishna Doshi)

6. Aranya Konut Gurubu, alt yapı düzeni. (Mimarı: Balkrishna Doshi)

8. Aranya Konut Gurubu (Mimarı: Balkrishna Doshi)

10. Aranya Konut Gurubu (Mimarı: Balkrishna Doshi)

11. Aranya Konut Gurubu, projenin bütününü gösteren maket. (Mimarı: Balkrishna Doshi)

S1, S2, S3, S4. Grameen Bankası Konutları

Bu icerik 2191 defa görüntülenmiştir.