367
EYLÜL-EKİM 2012
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Cami
    Doğan Kuban, Prof. Dr., Mimarlık Tarihçisi

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

Biraz Durup Nefes Alsak? Veya bir Ütopya

Haydar Karabey, Mimar, Doç. Dr., MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

Türkiye’de çevre koruma bilinci, bu işi “icat” edenlere göre epeyce geç oluştu.

Galiba da bu nedenle, kimi değerlerin korunması konusundaki tartışmalarımız bayağı sert geçiyor.

Suriçi’nin silueti (Haliç Metro Köprüsü, Zeytinburnu gökdelenleri ile), Beyoğlu ve Boğaz kıyıları (Galataport, gereksiz yükseklikteki kuleler, Haydarpaşa projesi, biteviye siteler ile), kent içindeki değerli dokular ve mekânlar (Süleymaniye, Tarlabaşı, Taksim, Haliç kıyılarındaki düzenleme ve dönüşüm projeleri ile), kimi arkeolojik değerlerimiz (Bizans Sarayı üzerinde otel, Yenikapı Transfer Alanı Projesi ile) ve giderek tüm İstanbul doğası (köprüler, kanallar, TOKİ (1) yerleşimleri ile) hep tehdit altında.

Side’den Kuşadası’na kadar kıyılarımızdaki “turistik” tesis saldırıları, akarsu boylarındaki HES kıyımları, nükleer santral ısrarları gibi ulusal coğrafya düzeyinde baş ağrıtan konular da cabası.

Bazen sürpriz projeler dehşetli, azametli, güçlü ve hızlı olabiliyor:  Biz daha Sivriada’ya önerilen Mevlana heykeli projesi ile ürperirken, Çamlıca’ya dev cami önerisi ile şok geçirebiliyoruz.

Bizler durumu algılayıp anlayıp herhangi bir konuda mantıklı alternatif çözümler üretelim diye uğraşırken, kimi yöneticiler durup durup (Aslında durmuyorlar, bence ciddi “think-tank” çalışmaları yapıyorlar) yepyeni sürprizler ile karşımıza çıkıyorlar.

Sorun aslında temelde, kentin hâlâ yöneticiler, yatırımcılar tarafından üzerinde iktidar gösterileri yapılabilecek ve rant oyunları oynanabilecek potansiyel bir alan olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Onlar için kentteki her boş alan bir “arsa”dır. (Bakınız: Çamlıca) Her yapı da, yerine daha “verimlisi”, daha gösterişlisi yapılabilecek bir yatırım alanıdır. (Bakınız: AKM, Sulukule)

Bunca yoğun bir yapma-koruma gündemi karşısında sağduyumuz, mantığımız, enerjimiz tükeniyor, çöküyor. Mücadele sırasında, hakaret hatta tehdit görmesek bile, en azından sürekli itiraz eden, vızırdanan, kalkınma karşıtı zavallı entelektüeller olarak tanımlanıyor, tanıtılıyoruz.

Bu konularda kimi zaman kıran kırana süregelen itirazlar, davalar, gösteriler bir yana, bazen acaba bu konularda toptan bir uzlaşma alanı bulunabilir mi diye de düşünmek istiyor insan. İsterseniz buna yorgun savaşçıların bir “ateşkes” isteği, bir “mütareke” talebi, bir nefeslenme şansı arayışı da diyebilirsiniz.

Kimi yerlerde (Sözkonusu Çamlıca olduğuna göre, şimdilik İstanbul’dan bahsediyorum) ulusal bir mutabakat ile kırmızı çizgilerimizi belirlesek. İstanbul Suriçi, Boğaz kıyıları, Beyoğlu ve klasik siluet kapsamına giren bir bölgeyi sınırlasak. Buralarda sağlı-sollu, bireysel-toplumsal “kalkınmaktan”, imardan, mimardan, yapılaşmaktan bir süreliğine, örneğin bir sekiz, on yıllığına vazgeçsek. Bu bölge içinde, bu süre içinde, tam ve kesin yapı yasağı getirsek. Bu arada tüm dahiyane projelerimizi de masaya sersek ve bunları alabildiğine (efendice) tartışsak. 2020 - 2023 gibi bir tarihte, “zücaciye dükkânına giren filler” gibi değil de yavaş yavaş, ortak aklımızın önerdiği, üzerinde uzlaşabildiğimiz projeleri hayata geçirsek.

İstanbul buna değmez mi?

 

NOTLAR

1. TOKİ’ye ve Sayın Çevre ve Şehircilik Bakanı Bayraktar’a özel bir soru: “Yapmak kadar biraz da yıkmayı düşünmez misiniz?”

 

Bu icerik 3369 defa görüntülenmiştir.