MİMARLIK
379
EYLÜL-EKİM 2014
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR

  • Dilsiz Anıtlar
    Melih Emre Acar, Arş. Gör., Osmangazi Üniversitesi, Mimarlık Bölümü



KÜNYE
MİMARLIK ELEŞTİRİSİ

SANCAKLAR CAMİSİ: İdrak ve Teslimiyet

Özlem Erdoğdu Erkarslan, Prof. Dr., Gediz Üniversitesi, Mimarlık Bölümü

Yapı dili ve kurgusunun yerleşik cami mimarisi tipolojisi karşısında biçimsel ve sembolik arayışlardan uzak duruşu ve mekân karakteri ile ibadet ritüeli arasında oluşturulan özgün kavramsal ilişkiler nedeniyle, EAA imzalı Sancaklar Camisi, 2014 Ulusal Mimarlık Ödülleri’nde “Yapı Dalı Ödülü”ne değer görüldü. Sadece mimarlık camiasında değil, kamuoyunda da bildik cami imgesine “ters düşmesi” bağlamında tartışılan yapıyı değerlendiren yazar, yapının beklentilere ne kadar uyduğunu değil, vaat ettiklerini ne kadar gerçekleştirebildiğine odaklanıyor.

Sancaklar Camisi’nin henüz yapımı bile başlamadan yine “kubbe, minare, ecdadımız” sözcükleri ile başlayan eleştiriler ve “Sinan bugün yaşasa idi betonarme ile kubbe yapar mıydı?” nutku her zamanki hızı ile gündemi ele geçirdi. Çözümsüz karşılıklı pozisyonların yarattığı gerginlikten usanmış bir mimarlık kuşağı için artık gelenek ve modernlik dikotomisinin tekrar tekrar tartışılması çok da anlamlı değil.

Sancaklar Camisi’nin ülkemizde üç grup kullanıcının takdirini alma olasılığı yok. Bu grupları sosyolojik olarak derinlemesine tartışmadan kısaca tanımlamak istiyorum. Bunlardan birincisi dünyanın en büyük camisi, en uzun minaresi, en yüksek / geniş kubbesi için yeni cami yapılmasını isteyen kullanıcı grubu. Rekor peşindeki bu grubun beklentilerini sağlamaktan çok uzak bir kapasitede olan Sancaklar Camisi’nin sayısal rekorlarla hiç ilişkisi yok. Zaten ordugâh cami diyebileceğimiz büyüklükte camilere neden gereksinim duyulsun; kentin hangi noktalarında konumlansın; ulaşım nasıl sağlansın; sadece araç ulaşımını öncelikli kılacak şekilde otoyol bağlantılarını kuvvetlendirsek bu kez yaya gelen cemaat ne yapsın, soruları karşılıksız kalacaktır. İkincisi, klasik Osmanlı camisini siyaseten vazgeçilmez gören grup. Bu grubun içerisinde zaten tüm İslam coğrafyasında kubbesiz caminin var olmadığını ya da en azından makbul olmadığını düşünen ve açıkça bilgi eksikliği olan küçük bir azınlık da var. Bu fikre sahip bireyler yeni ve çok sayıda cami yapılmasını gönülden desteklerken sadece replika yapılmasını tercih ediyor. Sancaklar Camisi’nin toplumun bu kesiminin tahayyülünde tek tipleşmiş merkezî cami geleneği ile de ilişkisi yok. Üçüncü grup ise tarihî camilerimizin zaten en yüksek mimari değere ulaşmış olduğunu, yeni cami yapmanın çok gerekli olmadığını düşünen ve tarihî camilerimizi kentsel olarak değerli kılacak restorasyon ve planlama çalışmalarından başkaca bir adımın atılmasını doğru bulmayan grup. Ben birinci gruba “skorcular”, ikinciye “kubbeciler” üçüncüye de “mimari statükocu”lar diyorum. Türkiye’nin siyasi kutupları ile hiç ilişkisi olmadan hem sağ, hem sol görüşlü bireylerin bu üç gruba dağıldığını da rahatça söyleyebiliriz.

Klasik İslam epistemolojisi üzerinden konuşulacak olursa, kıyas ve içtihad gelenek ve gelenekçilik arasındaki en büyük ayrımdır. Geleneğin sürdürülmesi çok değerlidir, ama değişen dünyada sürekli gelenekçi şemsiyenin altına girmeye çalışmak çözümsüzlüğe iter. Türkiye’nin siyasal haritası matematiği zor bir denklem olduğu için gelenekçi şemsiyenin en çok kimin işine yaradığını tahmin etmek de zor. Ancak, nasıl Sancaklar Camisi’ni “uygunsuz” bulanlar hem sağ, hem sol görüşten bireyi kapsıyorsa, bu camiyi takdir edenler de ortak bir dünya görüşüne sahip değil.

Cami mimarlığında yaratıcılık adına yapılan akıl dışı denemelerin güzel bir özetini görebileceğiniz ve sıradışı hoca Ahmet Turan Köksal tarafından yönetilen Cami Gör (www.camigor.com) sayfasına düşmüş form çöplüğü camiler bir yanda dururken, modern (!) camiden korkulmayacak gibi değil. Bu camilerin de gelenek ve modernlik bağlamında tartışılması haksızlık olur; çünkü bunlar sadece bina, mimari terimler ile tartışılmaları olanaksız…

Emre Arolat Mimarlık her yapısı ile ilgili fikri altyapıyı mümkün olduğunca aktaran bir ekip. Sancaklar Camisi için Arolat’ın problemi nasıl tanımladığına bakılacak olursa, şu şekilde ifade ettiği görülür: “İstanbul’un dışındaki bir banliyö semtinde, Büyükçekmece’de yer alan Sancaklar Camisi, cami tasarlamanın sorunsallarını ‘forma’ dayalı güncel tartışmalardan uzaklaşarak ve sadece dinsel bir mekânın özüne odaklanarak ele almayı hedefliyor.”(1) Yani Arolat, yukarıdaki üç grubun da kafasını meşgul eden mesele ile hiç ilgilenmeyerek caminin yenilikçi, devrimci, statükocu, gelenekselci kabuğu ile değil, mekânın özü ile ilgilendiğini ifade ediyor.(2) Bazen bir fikrin tezahürü zor olur, bazen fikrin kendisi zordur. Sancaklar Camisi’nde Arolat basit bir kavramı sofistike biçimde ifade etmiş, hem kavramsal hem de mimari olarak… Bunun başarısını kutlamak lazım. Mimarlık eleştirisinde “başarı” gibi göreceli bir kavramın ölçüt olarak kullanılmasının doğru olmadığını düşünmeme rağmen fikir ve sonuç arasındaki tutarlılığın her zaman bu kadar berrak olmadığını da hesaba katarak kullanmayı göze alıyorum.

Bunun dışında Arolat ve ekibinin ağzından çıkmış / çıkmamış “Hira Mağarası’ndan esinlenmiş”, “dünyanın ilk yeraltı camisi” gibi daha mimarlık camiası dışındaki kitlelerin ilgisini çekebilecek açıklamalarının bu berrak tutarlılığı zedelediğini de eklemek istiyorum.(3) Mağara benzetmesi Arolat’ın web sitesindeki açıklamalarda da yer alıyor. Ancak, Cüneyt Özdemir ile yapının tanıtımını yaptığı programda, Emre Arolat caminin mağaraya benzetilmesi sözünden rahatsız oldu, analojik tasarım yapmadığını ima etti ve “mimarlığın ilksel bileşenleri”ne dönmeyi çalıştıklarını belirtti.(4)

Sancaklar Camisi’ni doğru okuyabilmek için iki bariz açı var. Birincisi, Arolat’ın tarifi ile mimarlığın ilksel (arketipal) yaklaşımı, ikincisi bir ibadet yapısında aranacak olmazsa olmaz içerik…

Caminin formal özellikleri özünde o kadar bağlayıcı olmasa da kavramsal olarak mekânın iki şekilde deneyimlenmesine olanak tanıması gerekiyor. İlki, içerisinde kişinin içsel bir yolculuğa çıkabileceği, dünyevi bağlantılarından kopabileceği ve düşünebileceği bir mekânın yaratılması… Ancak bunun hangi yapısal elemanlar ile gerçekleştirildiğinin gerçekte bir önemi yok. Su sesi, ışık, gölge, mekânın içinde bireyin kaybolabileceği farklı kotlar bunların hepsi yüzyıllarca farklı kültürler tarafından kullanılageldi. İkincisi ise yapının ibadete yönlendirecek kadar güçlü bir biçimde bireyi kuşatması. Bunun da mekânsal karşılıkları çok farklı olabilir: İç mekânda ölçeğin veya perspektif algının kişiyi bir yere, noktaya yönlendirmesi veya tam tersi hareketi sabitlemesi, iç mekân algısındaki illüzyonlar… Bir camiden beklenen ne kubbesi, minaresi, minberi; ne de namaz sürecindeki sıradan işlevler dizisidir. Burada en temelde iki tür mekân deneyiminin var olup olmadığını sorgulamak gerekiyor: İdrak ve teslimiyet.(5) Bu kavramlar İslam epistemolojisi içerisinden terimler, ancak kendi özgül anlamlarını değil mimari karşılıklarını tartışmak istiyorum.

Cami formel dilinin ağırlıklı olarak kubbe elemanı ile oluşturulmaya başlandığı Osmanlı döneminden itibaren, kubbenin yapım teknolojisi ile bağlantılı olarak caminin aydınlık bir cennet mekânı temsili ile beraber anıldığını söyleyebiliriz.(6) Sancaklar Camisi’ni fazla karanlık olduğu ve cennetin aydınlığından uzaklaştığı için eleştiride bulunanlar var. Gerçekten de Sancaklar Camisi, yüzyıllar boyunca Müslümanların ortak kültüründe yer etmiş cennet metaforunu kullanmak yerine yukarıda açıkladığım ilişkiler bağlamında bir bilinci (kavrama sürecini) mesele etmiş. Bu tercihin altını çizerek devam etmek istiyorum.

Işık, tüm ibadet yapılarında çağlardan beri bilgiyi ve tanrıyı simgelemesinden ötürü özel bir anlam ifade eder. Pagan kültüründen, Mısır’a kadar pek çok eski kültürde ışık ve güneş tanrısal algılanmıştır. Dolaylı ışık, camilerde çok sıradışı bir tasarım elemanı değil aslında. İslam âlemi Bizans’ın mirası ile tanışmadan önce kubbe hâlâ ağır bir yapı elemanı olarak kullanılıyordu. Birçok Beylikler ve Selçuklu dönemi camisi hipostil plana sahip, az aydınlatılmış mekânlardır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de Ayasofya’nın yarı aydınlık iç mekânından Süleymaniye’ye oradan Selimiye’ye geçiş mutlaka mekânsal bir devrim olmakla beraber, öncelikli olarak teknolojik bir devrimdi. Zaman içerisinde giderek daha aydınlık iç mekânlara sahip dini yapıların yapılması, dinsel referanslardan çok iktidarın sembolü oldu. Şeffaflığı artmış cami mekânının ibadet açısından vazgeçilmez olduğunu düşünmediğim için bu yapının sahip olduğu ışık kalitesi nedeni ile cami geleneğine aykırı olduğu yönündeki eleştirilere katılmıyorum. Işık (nur), diğer dinlerde olduğu gibi İslam’da da çok önemlidir. Kur’an-ı Kerim’de pek çok kez geçen ışık sözcüğünün yanı sıra güneş ve gölge de zikredilen kavramlardır. Kozmik dünyayı anlatmak için en önemli araçlardan birisi olan ışığın farklı yorumları olabilir. Ancak şüphesiz İslam’da nur bir idraki temsil eder, kalplerde oluşacak imanın zihinsel süreçte öncülü olacak bir idrak…(7) Bu nedenle, Sancaklar Camisi’nde ziyaretçiyi dünyevi düzlemden kopartan farklı aydınlatma tercihi, sorgulama ve bilinç ile ilgili en güçlü metafor. İç mekânda yüksek kontrastta renkler eriyor ve akromatik bir algı oluşturuyor. Renklerin yerini alan derin gölgeler, grinin pek çok tonunu yansıtıcı ve emici yüzeyler sayesinde formların konturları ya eriyor ya da kıble duvarına yaklaştıkça keskinleşiyor. İç mekânın her türlü süslemeden uzak, yalın dili dolaylı ışık ve farklı yüzeyler sayesinde tekdüzelikten uzaklaşıyor. Sancaklar Camisi’nde ister ibadet edilsin, ister sadece mekân deneyimlensin, her durumda mutlaka varlığı sorgulatacak bir yer inşa edilmiş.

Ziyaretçiler ile illaki duygusal bir iletişim kuran Sancaklar Camisi’nde mimarlar için de ayrı bir referans evreni var. Arolat ekibinin kullandığı mağara kavramına burada geri dönüş yapacağım. Hira Mağarası analojisini bir tarafa bırakacak olursak, mağara mimarlık tarihi perspektifinden arketiplerin sıfır noktasına geri dönüş olarak yorumlayabileceğimiz bir referanstır. Camiyi bunca zamandır kültürel olarak içine hapsolduğu yapı elemanlarından ve arketiplerden kurtarmak adına çok doğru bir seçim olduğunu düşünüyorum. Hipostil plan, bazilikal kesit ve merkezî mekânın tarihsel ve kültürel yükünü bir kenara atmaya olanak veren bu konseptin ayrıca çok nitelikli felsefi çağrışımları da var. Birebir göstergebilimsel okumalar yapılması çok zor olsa da İslam felsefesinde hiç de yabancısı olmadığımız Platonik referanslardan söz ediyorum. Platon’un “Mağara ve Gölgeler Kuramı” varoluşsal bir sorgulama olduğu için idrakin kapısını açan güzel bir felsefi anahtar olduğu gibi, mimarlık ve sanat kuramında da bizi gerçek ve suret üzerinden kapsamlı tartışmalara sürükler. Sancaklar Camisi’nin derinlikli referanslarının bu anlamda ziyaretçilerine namaz kılınacak temiz bir yerin ötesinde düşünsel olarak deneyimleyebilecekleri bir mekân sunduğunu düşünüyorum.

Sancaklar Camisi’nin eğime otururken verdiği basamaklı kesit ise üzerinde konuşulması gereken bir diğer mekân bileşeni. Geleneksel semt camileri büyük camilere oranla mütevazı bütçeleri nedeniyle arazi ile oldukça uyumludur. Arazide eğim varsa, gerektiğinde cami içinde farklı kotlar düzenlenebilir, ancak bunlar da genellikle kıbleye doğru yükselir. Sancaklar Camisi’nde görülen basamaklar ise yapının giriş kodundan itibaren kıble duvarına doğru inen belirgin bir hareket yaratıyor. Bu yapıda ışığın da etkisi ile en alt kota kadar yönlenen düzenli hareket, camilerde alışık olduğumuz bir mekân deneyimi değil. Eğer bazilikadan bozularak yapılmadı ise, geleneksel camilerde böyle güçlü bir hareket tercih edilmez. Bunun yerine mekân düzeni kapıdan girenin en öne kadar gitmesine gerek olmadan hemen olduğu yere oturmasını öngörür. Kıble duvarının parlak görüntüsü ile beraber ele alınmış bu hareketin de çok olumlu katkıları olduğunu düşünüyorum. Bu sayede anlamlı bir yönlenme oluşuyor. Bazilikadan bozularak yapılmış camilerde bu yönlenme hep sıkıntı yaratmıştır. Belki de bu nedenle cami mekân geleneğinde mimarlar, mekâna böyle aksiyel hareket getirmekten kaçınmışlardır. Her ne kadar basamaklarda secdeye varmak mümkünse de, aşağı doğru inen ve kıble duvarını algılayan ziyaretçinin alt kota inen bu hareketi izlemesi doğal. Bazilikal planda aksiyel hareket uzundur, sembolik anlamlar taşır. Sancaklar Camisi iç mekânında tasarımın dikte ettiği hareketi izlerken ziyaretçinin duygusal bir yoğunlaşma yaşaması mümkün. Mekânsal yönlenmenin davetkâr olması ve ziyaretçinin yapı tarafından bu kadar sıkı kontrol edilmesi bir cami için çok yeni bir kavram. Dolayısı ile bu camiyi geleneksel / çağdaş diğer camilerden ayıran en önemli özelliği bence ziyaretçinin bir yerlerde kaybolmasına izin vermemesi.

Ancak camiyi sadece ibadet edilen bir yer olarak düşünmemek lazım. Müslümanlar gündelik hayat ile ruhani hayatın birbirinden ayrışmadığı zamanlarda tarihsel olarak camiyi aynı zamanda bir sosyal merkez olarak da kullandılar. Her ne kadar bu ayrışma artık tezahür etmişse de, hâlâ ister merkezî mekânlı ister direkli camilerde olsun, vakit namazları dışında kendi kendisine ibadet eden, okuyan, düşünen ziyaretçiler olur. Bazen bir sıkıntısını ya da bir mutluluğunu ibadeti aracılığı ile paylaşmak için de kişiler camiye gidebilir. Mübarek günlerde bir iki kişi vakit namazı sonrası sırtını bir sütuna yaslayarak bağdaş kurup dini konularda veya bazen gündelik konularda sohbet de edebilir. Oysaki bu iç mekânda gözünüzü hep yere indirmek zorunda olmanız gerekir, yalnız kalmak ya da öylesine bir sohbete dalmanın hafifliğine geçiş yapmak için… Kıraat, sosyalleşme için eklenen bölümlerin birçok çağdaş uygulamada olduğu gibi, burada da sayısız kolaylık getirdiğini görmekle beraber, hâlâ camilerin informal toplanmalara izin vermesi gerektiğini düşünüyorum.

Sancaklar Camisi’nde Mehmet Özçay imzalı çok az sayıda hat örneği caminin iç tezyinini oluşturuyor. Burada kullanılan hat seçimi için de usta / amatör farklı kesimlerden çeşitli eleştiriler geldi. Bunların değerlendirmesini hat ustaları ve İslam âlimlerine bırakmak sureti ile sadece mekânla ilişkisi açısından birkaç değerlendirme yapmak istiyorum. Camilerde ve kiliselerde tarihsel olarak renk ve dekorasyon bir anlamda bugünün medya ortamına benzer görevler üstlenirdi. Özellikle Hristiyan ikonografisi İncil’in detaylı olarak resimli tasvirlerini yaparken, İslam daha çok hat sanatı ile Allah’ın kelamını kullara aktarmak yolunu tercih etti. Bilgiye erişim ve iletişimde yaşanan değişim nedeni ile artık dini yapıların o denli kapsamlı bilgi paketi içermesine gerek olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle iç mekânda tasarım açısından özenle seçilmiş, az sayıda tezyinin yerinde bir karar olduğuna da yürekten inanıyorum.

Klasik İslam estetiğinde iki kavram çok öne çıkar: Birincisi bütünlük, ikincisi kozmik denge. Hattan minyatüre güzellik ölçütü bu kavramların varlığı ile sorgulanır. Mimetik olmayan İslam estetiği, geometrik soyutlama, ritim ve denge gibi üç sacayağına basar. Bu nedenle bir camide iç mekânın öncelikle bütünlüğünün olup olmadığını sorgulamak gerekiyor. Sancaklar Camisi iç mekânında hat tezyinin yer aldığı nokta gerçekten çok dramatik bir perspektiften mekân kurgusunu mükemmel tamamlıyor. Mekânı biçimlendiren tüm konturların kendisini yeteri kadar gösterecek bir yapay aydınlatma ile belirginleştirilmesi sayesinde mekânın bileşenleri arasındaki parça bütün ilişkisi tanınır ve algılanır hale geliyor. Zemindeki hareketi tamamlayan tavandaki kaskatlar iç mekândaki tezyini okunaklı hale getiriyor.

İbadetin her yerde yapılabildiği İslam dininde camilerin başka bir anlam ve önemi olduğunu biliyoruz: paylaşım. Her cami, cemaatinin çok olması amacı ve dileğiyle yapılır. Eskiden parklar, meydanlardan oluşan kamusal alan kavramını, AVM ve internete teslim ettiğimiz bir dünyada paylaşım yer değiştirirken elbette camiler de tenhalaşıyor, siyasetin giderek muhafazakârlaşmasına ve her yere cami yapılmasına rağmen hem de… Cumadan cumaya cemaatini gören, kliması olmadığı veya yokuşta kaldığı için eski camisine gitmekten vazgeçen cemaate istediğiniz kadar “müşküle katlanarak ibadetin güzelliği”nden bahsedin, değişen hiçbir şey olamayacaktır. Camilerin günümüzün kolaylaşan yaşamına paralel olarak beklentilere cevap vermesi nasıl reddedilemeyecek bir gerçek ise, mekânın cemaatle yeni aidiyet ilişkileri kuracak ruhunun da olması aynı derecede önemli. Sancaklar Camisi’ni beğenmeyen, ama hoşnutsuzluğunu ağır eleştirilerle dile getiren hatta “Orada Cami olsa idi biz de görürdük” diyenlerin yukarıda açıkladığım pencereden bakmasını beklemiyoruz. Bununla beraber, “Allahın yarattığı her şeyde güzellik vardır” diyen bir inanca sahip kişilerin en azından bu güzelliğe atfen, Sancaklar Camisi’nin üst platformundan inerken özenle el değilmemiş ufki perspektife ve avluda tarihsiz bir anıt gibi yerleştirilmiş zeytin ağacına bakarak dahi mutlu olacağını düşünüyorum.

Görseller: EAA

NOTLAR

1. Emre Arolat resmî web sitesinde yer alan açıklamadan alıntı: http://www.emrearolat.com/2011/03/15/sancak-mosque-2011/?lang=tr# [Erişim: 16.08.2014]

2. İslam’da amel ve iman birbirinden ayrıdır. İman dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Amel ise imanı değerli kılmak için inançlı kişinin yaptıklarıdır. Birincisinin var olması için ikincisinin şart olmadığını da ekleyelim. Bir caminin işlevsel tanımı fonksiyonların ardı ardına sıralanmasıdır ve sadece ibadetin yapılma şeklini (ameli) kolaylaştıran bir araçtır: Abdest alınması, ayakkabıların çıkartılması, kıbleye yönlenilmesi, saf tutulması, imama uyulması… Namaz ibadetinin bu süreçte ve uygun giyim kuşam içerisinde yapılmasından ibaret basit bir tanımı vardır. Mehmet Berksan’ın 28 Aralık 2012 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan makalesi bence olayı çok güzel ifade ediyor. Modern camiyi İslam’ın özüne aykırı düşmek ile koşut görenler için Berksan şöyle diyor: “‘Camiye en benzemeyen cami yarışması’ açılsa, yaratıcı mimarların bile elinden çok bir şey gelmez! Cami eninde sonunda camiye benzeyecektir, korkmayalım! Kaldı ki bir mekânın ruhu, sadece beden duvarlarıyla, kabukla ilişkili değildir. Bizler için cami bir yapıdan çok, o yapıya dair hatıralarımızın ve hissiyatlarımızın bütünüdür.” (Berksan, Mehmet, 2012, “Camiyi yeniden düşünmek”, Zaman, 28 Aralık 2012. http://www.zaman.com.tr/yorum_camiyi-yeniden-dusunmek_2033962.html [Erişim:16.08.2014])

3. Çinici’nin TBMM Camisi ön ve arka avlularından ışık almasına rağmen neredeyse tamamen tepenin altında kalır. Kıyaslanırsa, Arolat’ın camine göre daha fazla bedene sahiptir, ama o yapı da kesitte yavaşça tepeye gömülür. Eğime yaslanmanın verdiği avantajları çok iyi kullanan TBMM Camisi’nin tartışmaları çok eskilerde kalmadı. “İlk” olma iddiasının çok temkinli ve bilinçli açıklamalar yapan Arolat ve ekibinden kaynaklandığını da sanmıyorum.

4. “Ezberleri Bozan Cami: SANCAKLAR”, http://www.youtube.com/watch?v=0uE4XqgEzDk [Erişim: 16.08.2014]

5. Teslimiyet, kişinin kendisini Yaradan’ın takdir ve kuvvetine terk etmesi ve onun emrine tam bir itaat içinde olması halidir. Bu bir anlamda, bireyin bütün varlıklar adına Allah'a sunduğu hoşnutluk ve minnetin toptan ifadesi olarak da yorumlanabilir. Teslimiyet ve idrak arasında sebep-sonuç ilişkisi vardır. İnsan önce idrak eder, sonra teslim olacak farkındalık seviyesine ulaşır.

6. Kubbenin simgesel anlamlar üstlendiği en önemli İslami dönem eseri olan Kubetüs Sahra’dan beri İslam mimarlığında tartışılmaz bir yeri elbette olmuştur (M.S. 7. yüzyıl sonu). Ancak, kubbesine cennet temsili atfedilmesi ile “ünlü” olan ilk yapı bir Roma tapınağı olan Pantheon’dur (MS 126). Pantheon’un 7. yüzyıl başında Hristiyan kilisesine çevrilmesinden sonra bu kubbe ve onun cennete ilişkin atıfları daha da ünlü oldu.

7. Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba Kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, ateş değmese dahi ışık verir. (Bu) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir… Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir. Allah’ın, içinde İsmi’nin yükseltilmesine ve zikredilmesine izin verdiği evlerin içinde (Allahın nuru) vardır. Orada O’nu sabah akşam teşbih ederler”. (Kur’an-ı Kerim, Nur Suresi) İçinde lamba bulunan kandillik tasviri İncil’de de geçer. İncilin Yaratılış bölümünün 1. kısmında uzun uzun ışık kavramı işlenir.

 

Bu icerik 4879 defa görüntülenmiştir.