BİENAL
Üç Ayaklı Kedi Şehri Gezerken: Kırılganlık Metaforu ve Neoliberal Kent Gerçekliği
Ozan Avcı, Dr. Öğretim Üyesi, Mimarlık Bölümü Başkanı, MEF Üniversitesi Mimarlık Bölümü
İstanbul Bienali’nin üç yıla yayılan 18. edisyonunun ilk ayağı, “The Three - Legged Cat” - “Üç Ayaklı Kedi” başlığıyla 20 Eylül – 23 Kasım 2025 tarihleri arasında gerçekleşti. Bienal, küratör Christine Tohmé’nin kedi metaforu üzerinden “hayatta kalma”, “yeniden oluşturma” ve “dönüşüm” temaları çerçevesinde şekillendi. Bienal’den izlenimlerini aktaran yazar, sergi mekânlarının Karaköy merkezli seçimine dikkat çekerek, yazısını Bienal’in İstanbul ile kurduğu kavramsal ve programatik bağ üzerinden kurguluyor; sergi mekânları ile kentin güncel dönüşüm süreçleri arasındaki ilişkiyi eleştirel bir zeminde tartışıyor.
20 Eylül – 23 Kasım 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen 18. İstanbul Bienali, “The Three - Legged Cat” - “Üç Ayaklı Kedi” başlığı altında, geleneksel bienal formatının ötesine geçen, üç yıla yayılan deneysel bir kurgu sunmaktadır. Küratör Christine Tohmé’nin tasarımında bienal, yalnızca mevcut sanat üretimlerini sergileyen bir etkinlik olarak değil; kırılganlık, dayanıklılık, bellek, kayıp ve gelecek olasılıkları kavramları etrafında yapılandırılmış çok katmanlı bir düşünsel süreç olarak karşımıza çıkıyor. Tohmé, temayı günümüzün “kesintiye uğramış dünyasında” yaşanan krizlerin ortasında, eksik olanla birlikte var olma, kendini koruma ve yeni bir denge kurma arayışı olarak tanımlıyor. Bu çerçevede bienal, hem kavramsal hem de mekânsal olarak “hayatta kalma”, “yeniden oluşturma” ve “dönüşüm” temasına yaslanıyor.
Kedinin dokuz canlılığına yapılan göndermeyle başlayan bu çerçeve, kenti özgürce arşınlayan kediyi hem evcilleşmiş hem de tehlikeler karşısında yabaniliğini koruyan bir varlık olarak ele alıyor. Oyunla risk arasında gidip gelen bu meraklı ruh, kimi zaman bedeller ödüyor; üç ayaklı kedinin sessiz varlığı ise görünmez travmaların izlerini taşıyor. Yine de kedi, tökezlese bile zarafetinden vazgeçmeden yeni dengeler deneyip, gökyüzüne bakıp ufku sorguluyor. Onu izlemek, bizlere sıradan yolları terk etme, haylazlığın dönüşüm potansiyelini keşfetme ve güneşin sıcaklığında teselli bulma imkanı sunuyor. [1] Tohmé, kavramsal arkaplanı bu metaforik temele yerleştiriyor.
Bienalin üç yıla yayılan kurgusu, direktör Kevser Güler’in aktardığı çerçeve doğrultusunda şöyle şekilleniyor: Ufkun giderek belirsizleştiği bir dönemde hazırlanan 2025 programı, “gelecek olasılıkları” ve “kendini koruma” temaları etrafında tasarlanmış durumda. Sürecin 2026’da gerçekleşecek ikinci ayağında İstanbul Bienali Akademisi hayata geçirilecek ve çeşitli sanat inisiyatifleriyle birlikte kamusal programlar düzenlenecek. 2027’deki üçüncü aşamada ise atölyeler, performanslar ve son bir sergiyle bu edisyonun tamamlanması hedefleniyor. [2]
2025’teki ilk faz; sergiler, rehberli turlar, mülteci turları, prodüksiyon turları, çocuklar ve gençlere yönelik öğrenme programı ve kamusal programlar içeren geniş kapsamlı bir etkinlik dizisi olarak kurgulanmış [3]. Tamamı ücretsiz erişime açılarak sanat izleyicisi ile kültürel üretim arasındaki görünmez eşiklerin azaltılması amaçlanmış. Bienalde 30’dan fazla ülkeden 47 sanatçının yer alması, İstanbul’un küresel ölçekte çağdaş sanat pratikleriyle yeniden kesiştiği bir platform yaratıyor [4]. Ancak tüm bu kavramsal ve programatik zenginlik, özellikle mekân seçimi düşünüldüğünde, İstanbul’un güncel kentsel dönüşüm tartışmaları bağlamında daha karmaşık ve eleştirel bir zemine oturuyor.
İstanbul, Christine Tohmé’nin kavramsal çerçevesindeki üç ayaklı bir kediye benziyor. Hızlanan yıkım, bitmek bilmeyen krizler ve zorunlu yer değiştirmeler, ufkumuzu ve geleceğe dair tüm ihtimalleri parçalayarak dağıtıyor. Sürekli daralan bir “şimdi” içinde, bedenlerimiz farklı ritimlere sahip zamanlara uyum sağlamaya itiliyor: kimi hızlanmış, kimi yavaşlamış, kimi ise tamamen aksak. İleri atılıp sonra sendelediğimiz bu çift yönlü devinimde, dengemizi bulabileceğimiz adımı arıyoruz. Bir kedi misali kendi etrafımızda dolaşıyor, kıvrılıyor, kaybolup sonra yeniden beliriyoruz. Yön tayin etmeye çabalarken dinlenmenin gerekliliğini kavrıyor; aynı zamanda korunmaya ve iyileştirilmeye ihtiyaç duyan yanlarımıza özen göstermeyi öğreniyoruz. [5]
Bienal mekânları Beyoğlu - Karaköy hattında, özellikle de son dönemde hızla soylulaştırılan Karaköy bölgesinde konumlandırılmış (Resim 1). İstanbul’un tarihî hanları, okulları ve uzun zamandır işlevsiz kalmış yapıları bienal kapsamında yeniden işlevlendirilerek sanat mekânlarına dönüştürülüyor. Galata Rum Okulu’nun restorasyon sonrası bienalin merkez mekânlarından biri haline gelişi (Resim 2), Karaköy’deki ticari geçmişe sahip Zihni Han’ın sanat için yeniden düzenlenmesi (Resim 3), uzun süredir kendi işleviyle kullanılmayan Külah Fabrikası’nın bienal kapsamında açılması (Resim 4), 19. yüzyıl kökenli Elhamra Han’ın ilk kez sergi mekânı olarak kullanılması (Resim 5), daha öncesinde Studio - X’e ev sahipliği yapan Meclis - i Mebusan 35’in bu vesileyle yeniden kapılarını açması (Resim 6), bir süredir geleceğine yönelik spekülasyonlar yapılan eski Fransız Yetimhanesi’nin bahçesinin bir sanat işine ev sahipliği yapması (Resim 7) bienal vesilesiyle yeniden dönüştürülen mekânlara örnekler oluşturuyor. [6]
Tüm bu mekânların yürüme mesafesinde konumlandırılması, bienali sıradan bir sergi dolaşımının ötesine taşıyarak kentsel bir yürüyüş rotasına, başka bir ifadeyle “bellek güzergâhına” dönüştürüyor [7]. Bu mekânsal seçim, bienalin tematik odağını hem güçlendiriyor hem de sorunsal hale getiriyor. Terk edilmiş, dönüşüm geçirmiş veya uzun süre kullanılmamış yapılar, kendi bedenlerinde kırılganlık, zaman, kayıp, dönüşüm ve yeniden var olma temalarını barındırıyor. Bu nedenle bienal deneyimi, yalnızca sergilenen eserlere değil; bizzat mekânın katmanlı hafızasına da odaklanan bir bütün olarak gerçekleştiriliyor. Bu yönüyle bienalin mekânsal seçimleri güçlü olsa da, bu mekânların içinde bulunduğu kentsel bağlamın tartışmaya açık yapısı bu seçimleri sorunsal hale getiriyor. Galata Port, The Peninsula Otel gibi sorunlu projelerin komşusu olarak konumlanan bienal mekânları (Resim 8), kavramsal çerçevede üç ayaklı kedi üzerinden bu kentsel dönüşümleri eleştirse de, kendini bunun içinde konumlandırarak eleştirel bir mesafe almayı güçleştiriyor.
Bienalin hedeflediği deneyim, yalnızca estetik bir sunumdan ibaret olmayıp, toplumsal ilişkiler, kamusal alan, kolektif bellek ve mekânsal pratikler üzerine düşünmeyi tetikler. Bu yönüyle de herhangi bir galeri, müze veya kültür mekânındaki sergiden farklılaşır. Bir mimar olarak benim ilgimi çeken yönü de bu özelliğidir [8]. İstanbul Bienali kent temelli bir etkinlik olduğu için yapıldığı her yıl İstanbul’la kurduğu ilişki de gündeme gelir [9].
Tam bu noktada Bienal’in mekân stratejisi, İstanbul’un kıyı şeridinde son yıllarda yaşanan büyük ölçekli dönüşümler bağlamında tartışmalı bir önem kazanır. Karaköy kıyı hattı, Galataport İstanbul projesinin hayata geçirilmesiyle 1,2 kilometrelik bir sahil şeridinin kruvaziyer limanı, lüks otel, alışveriş mekânları ve restoranlarla donatıldığı büyük bir dönüşüm geçirmiştir [10]. Projenin savunucuları, önceki yıllarda kapalı olan sahilin artık kamusallaştığını, yerli - yabancı ziyaretçiler için erişilebilir hale geldiğini ileri sürer.
Ne var ki Galataport üzerine yürütülen akademik çalışmalar, bu iddiaların ardında neoliberal kalkınma stratejilerinin, özel sermaye odaklı kent yönetiminin ve küresel turizm ekonomisinin belirleyiciliğini vurgular. Galataport’un görünürde “kamusal” olan kıyı şeridi (Resim 9), gerçekte yarı özel bir mekân rejimine geçmiştir; fiziksel erişim kontrollü olarak açık olsa da sosyoekonomik erişim, kullanım hakları, mekânsal özgürlük ve gündelik halk deneyimi büyük ölçüde yeniden tanımlanmıştır.
Bu dönüşümün Karaköy mahallesine etkisi de derindir: Yükselen kiralar, yerel esnafın bölgeden çekilmesi, turistik tüketim odaklı mekânların baskınlaşması ve sosyal dokunun homojenleşmesi “soylulaştırma dinamikleri” olarak tanımlanan bir sürece karşılık gelir. Sahil hattının kullanım biçimi de güvenlik kontrolleri, ticari yönlendirmeler ve turistik odaklı tasarımlar nedeniyle gündelik mahalle deneyiminden uzaklaşmıştır.
Bu nedenle, 18. İstanbul Bienali’nin Galataport çevresindeki mekânları seçmesi, yalnızca bir kültürel tercih değil; aynı zamanda politik ve mekânsal bir karardır. Bienal, bu mekânları sanat üretimine açarak onları kültürel birer çekim noktası hâline getirir; bunu yaparken de bölgede süren neoliberal dönüşümün etkilerini sanat aracılığıyla görünür kılıp estetik bir biçimde sunmuş olur. Bienalin yarattığı çekim gücü, dönüşen Karaköy’ün “yaratıcı sınıf estetiği” ile yeniden markalaşmasına katkı sunabilir (Resim 10).
Sonuç olarak, 18. İstanbul Bienali’nin Karaköy eksenli mekân stratejisi, hem bienalin kavramsal kurgusunu güçlendiren hem de kentin güncel dönüşüm süreçleriyle iç içe geçen çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Bienal, seçtiği mekânlarla kentsel belleğe güçlü biçimde bağlansa da, aynı zamanda bölgede yaşanan neoliberal dönüşümün kültürel açıdan normalleştirilmesine hizmet etme riskini de taşır. Bu karmaşık bağlam, sanat etkinliklerinin kent politikaları üzerindeki etkisini ve kültürel kurumların mekânsal adalet konusundaki sorumluluğunu yeniden düşünmeyi gerektirir. Bienalin gelecekteki fazlarının, bu dönüşümün toplumsal ve mekânsal kırılmalarına ilişkin daha derinlikli ve eleştirel bir yaklaşım geliştirmesi, İstanbul’un kamusal yaşamı ve sanat - kent ilişkisi açısından kritik önem taşımaktadır.
“Üç Ayaklı Kedi, korumanın dünya kurmak olduğunu öne sürüyor. Dinlenmek, oyalanmak, eşelemek, kahkaha atmak, reddetmek: Bunlar ufak jestler değil, bizi bekleyen yeni ihtimallerin yolunu döşeyen taşlar. [11]” Christine Tohmé’un ifade ettiği bu jestlerin önümüzdeki yıllarda bienalin diğer iki ayağında nasıl sonuçlar doğuracağını merakla bekliyorum.
NOTLAR
[1] İstanbul Bienali Resmi Web Sitesi, “Kavramsal Çerçeve, (https://bienal.iksv.org/tr/18-istanbul-bienali/kavramsal-cerceve). [Erişim:27.11.2025]
[2] Güler, Kevser, 2025, “Önsöz”, 18. İstanbul Bienali Üç Ayaklı Kedi Rehberi, İKSV, İstanbul, ss.12 – 13.
[3] İstanbul Bienali Resmi Web Sitesi, “18. İstanbul Bienali 23 Kasım’da Sona Erdi” (https://bienal.iksv.org/tr/haberler/18-istanbul-bienali-23-kasim-da-sona-erdi). [Erişim:27.11.2025]
[4] Küratörün Lübnanlı olmasının bir sonucu olarak Lübnan ve yakınındaki coğrafyadan katılan sanatçıların sayısı oldukça fazla. Bu durum bir yönüyle normalken diğer yandan küratöryal faaliyetlerin “tanıdık” olmak üzerinden şekilleniyor olmasının problemli tarafını akla getiriyor.
[5] İstanbul Bienali Resmi Web Sitesi, “Kavramsal Çerçeve, (https://bienal.iksv.org/tr/18-istanbul-bienali/kavramsal-cerceve). [Erişim:27.11.2025]
[6] Bu mekânlara ek olarak Karaköy’deki Galeri 77 ve Muradiye Han da bienal mekânları arasında yer alıyor.
[7] Michel de Certeau’nun “Walking in the City” yazısında dile getirdiği gibi bir kenti kent yapan en önemli sistemlerden biri yaya hareketleridir (detaylı bir okuma için bkz: De Certeau, Michel, 2008, “Walking in The City”, The Cultural Studies Reader, Simon During (ed.). Londra: Routledge, s.161.) Bienal mekânlarını gezmek için yola çıkan izleyici bu vesileyle kenti kendi bedeniyle deneyimleme şansı bulur. Bu noktada bienalin bizi kentin hangi mekânlarında gezdirmeyi tercih ettiği önem kazanır. Zihni Han’ın girişi Galata Port ve yeni İstanbul Modern binasının duvarlarına toslar. Galeri 77 ve Muradiye Han’ın girişlerinin olduğu sokağın da denizle ilişkisi The Peninsula Otel’in duvarıyla kesilir. Bu yeni kentsel dönüşüm projeleri bir yandan kamusal alanı işgal ederken diğer yandan kültür sanat etkinliklerine sponsorluk yaparak varlıklarını meşrulaştırma yoluna gitmektedir. Örneğin The Peninsula Otel, 18. İstanbul Bienali’nin sponsorlarından biridir.
[8] Bir mimar ve akademisyen olduğum için 18. İstanbul Bienali’ni mekânsal ilişkiler bağlamında ele aldım. Sanatsal içeriği konusunda herhangi bir yorum yapmamayı tercih ediyorum.
[9] Chin Tao - Wu, bienalleri kuruluş açısından üçe ayırmaktadır: kent temelli olanlar, tek bir teknik veya malzeme odaklı olanlar ve belirli kurumlar veya müzeler tarafından düzenlenmiş olanlar. İstanbul Bienali, kent temelli bienallere örnektir. (detaylı bir okuma için bkz: Chin - Tao, Wu, “Biennials and Art Fairs”, Oxford Art Online, (http://www.oxfordartonline.com:80/subscriber/article/grove/art/T2086262). [Erişim: 27.11.2025]
[10] Galataport projesinin tüm süreciyle ilgili detaylı bilgiler için bkz: Erbil, A.Ö.; Erbil, T., 2024, “Unveiling the role of the state in Istanbul’s urban transformation: Insights from Galataport redevelopment”, Journal of Infrastructure, Policy and Development, sayı:8(11), s.7631. (https://doi.org/10.24294/jipd.v8i11.7631)
[11] Tohmé, Christine, 2025, “Sunuş”, 18. İstanbul Bienali Üç Ayaklı Kedi Rehberi, İKSV, İstanbul, s.18.
Bu icerik 217 defa görüntülenmiştir.