446
KASIM-ARALIK 2025
 
MİMARLIK'tan

  • Giriş
    Dosya Editörleri: Koray Güler, Nisa Semiz

YAYINLAR



KÜNYE
BİENAL

Arafta Bir “arada”: Antalya Uluslararası Mimarlık Bienali

Aktan Acar, Doç. Dr., TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Mimarlık Bölümü

TMMOB Mimarlar Odası Antalya Şubesi tarafından iki yılda bir düzenlenen Uluslararası Antalya Bienali’nin (International Architecture Biennial of Antalya – IABA) beşincisi, bu yıl 3 – 9 Kasım tarihlerinde Antalya Pil Fabrikası yerleşkesinde gerçekleştirildi. Prof . Dr. Celal Abdi Güzer başkanlığında ve Prof. Dr. Lale Özgenel ile Elvan Hazal Türkyılmaz Bilgiç’in küratörlüğünde düzenlenen Bienal’de tema “Arada” (In - Between) olarak belirlendi. Bienal’i mekânsal ve deneyimsel odaklarla ele alan yazar, “arada olma” halinin, sergilenen işler için tematik bir çerçeve olmanın ötesine geçtiğine dikkat çekiyor. İzleyicinin işler “arasında” yeni anlamlar kurduğuna; böylece Bienal’in, izleyicilerin “biraraya getirme” sürecine dahil olduğu bir deneyim haline geldiğini ifade ediyor.

dikmek, -er (I)

-e, -i Yetiştirmek için bir bitkiyi toprağa yerleştirmek

-e, -i Yapı kurmak, inşa etmek

dikmek, -er (II)

-i Biçilmiş veya yırtılmış kumaş, deri, yara vb.ni iğneye geçirilmiş iplikle tutturmak [1]

“Dikmek” sözcüğü; biraraya getirmeyi, birleştirmeyi, inşa etmeyi işaret ediyor. Ancak dikiş, birleştirdiği parçalarla bütünleşmiyor. Kendi maddiliğini, yaşam süresini, görünürlüğünü kuruyor ve koruyor. Dikmek, dikiş dikmek, güçlü bir anlam üretme eylemi aynı zamanda. Biricik ürününü zanaatkarın elinden seri üretim bandına taşıdığımız ve kendisini biricik hissedebilmenin yolu olarak herkese aynı ürünü satmaya başladığımız anda “dikme eylemi”nin insanlık için anlamı değişti. Seri üretim ve standardizasyon, savaş sonrası yokluk ve zorluk dönemlerinde, daha demokratik ve daha erişilebilir bir toplum düşünden çok uzakta artık. Tasarım ve seri üretim insanlık için değil, insan toplulukları tüketim için var. Ulaştığımız, satın aldığımız, edindiğimiz tüm seri üretilmiş “biricik” tasarım ürünlerinin “Gesamtkunstwerk” içinde anlamlı bir parça - bütün ilişkisi kurmasının bir yolu yok. Bizim yani fani tüketicilerin onları birbirlerine dikerek, “aralarında”ki dikiş yoluyla ürettiğimiz anlam dışında. Farklı zamanlarda, coğrafyalarda, farklı düşünce ve niyetlerle tasarlanıp ve seri üretilmiş “hayatımızın” parçalarını, bizim için anlamlarının oluşturduğu görünmez iplerle birbirlerine dikiyoruz. Bu dikiş, Antoin Picon’un perspektifinden bakıldığında, maddiliğimizin koşulu olabilir [2]. Hayatımızın tüm maddi unsurları “arasındaki” görünmez bağlarla inşa ediyoruz maddi varlığımızı. İnsanın anlam arayışında geçici duraklardan biri belki de. Maddi unsurlar ne kadar ayrıksa bağ, dikiş, anlam üretme kaygısı o kadar artıyor. Bir yandan da bütünü oluşturmanın gerek ve yeter koşulu bizim parçaları birbirine dikme irademiz olmaya başlıyor. Biz birbirine dikerek anlamlandırdığımız sürece her şey anlamlı bir bütün olabiliyor.

Bienaller, anlam arayışındaki insanlık için geriye çekilip dikmeye, ya da inşa etmeye çalıştığı varoluşuna dair bir bakış atma fırsatı olarak tanımlanabilir. Farklı coğrafyalara, dillere, üretimlere, biçimlere dağılmış insanlığımızın kısa bir süreliğine belirli anda ve yerde buluşması; düşünceden maddeye geçen insanlığımız, kültürümüz, sanatımız, mimarlığımız, çoğunlukla da sorularımız. Küratoryal metni, sergilenen ürünlerin nasıl “deneyimlenmesi” ya da “okunması” gerektiğine dair bir kılavuz olarak değerlendirebiliriz; ancak asıl bağı çalışmalar “arasında” gidip gelen ziyaretçilerin dokuduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

“Arada” teması ile gerçekleştirilen Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali’nde (Resim 1) yer alan çalışmalar “arasında”, birbiriyle ilişki içinde anlama kaygısıyla, deyim yerindeyse “mekik dokuduğumuz” söylenebilir. Bienalin kendi geleneğini oluşturmanın eşiğinde ara vermek zorunda kaldığını biliyoruz. Küratörlerin bizi geçen zaman içinde değişen dünya ile önceki yılların birikimi “arasında” kendini bulmanın, yeniden kurmanın eşiğine davet ettiğini görüyoruz. Bienalin temasının kapsadığı ya da işaret ettiği alanın genişliği de bu yüzden. Geçen zamanda yeri, mekânı, eğitimi, hareketi, çalışmayı kavrama ve üretme biçimlerimiz değişti. İklim değişikliği yerine yarattığımız yeryüzü krizinden konuşur olduk. Milyonlarca insan bölge, hatta ülke değiştirdi. Dünyanın siyasi haritası yeniden çiziliyor. Kırk yıldır öğrenen makineler, insanınkine benzetilen bir “zekâ”ya sahip yeni bir oluşum olarak sahneye çıkarılıyor.

Tema, böyle bir zamanda mimarlık ortamını tekil bir soru / sorun etrafında buluşmanın zorluğunu işaret ediyor. Katılımcılar ve ziyaretçiler, bu zorluk üzerine düşünmeye, dünya, teknoloji, insan dönüşürken ne yaptığımızı sorgulamaya davet edildiler. Mimar ve sanatçı seçkisinde yer alan çalışmaların bir bölümünün gerçekten “Bu arada biz ne yaptık, ne denedik?” sorularına yanıt vermeye çalıştığını gördük. Birçok çalışmanın bir tür “gün sonu raporu” olduğu düşünülebilir. Hafızayı tazeleme, eşiğin diğer yanına hazırlık, yeni üretimler için iskele…

Bu hazırlık ya da iskele olarak seçilen Bienal mekânı, Pil Fabrikası yerleşkesinin ise “arada”, belki de daha çok “arafta” olma haliyle temayı, ziyaretçileri, eserleri ele geçirme potansiyeli dikkate değerdi. Mekânları olduğu gibi kullanma gayretinin hakkı verilmeli. Bu gayretin hakkını beşinci günde Antalya’nın meşhur gök gürültülü sağanak yağmuru da verdi. Suyun bina içinde ve dışında yükselmesiyle birlikte içeride kalanlar insan zihninin yaratıcı gücü ile evrenin güçleri “arasında” kaldı (Resim 2). Merak kutuları, sergiler, atölyelerle içine sızdığımız yapı bize kendini açtı. Gördüğümüz şey ise tüm o bellek, zaman, miras tartışmalarını bıçak gibi kesen “steril” insan varlığımız oldu. Oysa binayla sağanak arasındaki ilişki bienalin en vurucu “olay”larından, mekâna ve bienale atılan bellek çıpalarından biriydi.

Bienal, Pil Fabrikası yerleşkesini mimari bir mesele, endüstri mirası, kentin sosyal ve ekonomik dokusunun bir parçası olarak öne çıkardı. Kısa bir süreliğine yeniden işlevlendirerek kültür odağı ya da fabrikası olarak potansiyelini görünür kıldı. Antalya Arkeoloji Müzesi’nin yıkımının hemen ardından Antalya’da, hem de Mimarlar Odası Antalya Şubesi’nin düzenlediği bir etkinlik olması bu potansiyelin kırılgan noktası veya kabullenmekte zorlandığımız bir tür belirsizlik sundu bizlere.

Bu belirsizlikte her şey mümkün görünüyor. Elbette tema, fabrika ya da sergiler, en azından olumsuz anlamıyla bir belirsizlik örmedi etrafımızda. Öte yandan bu belirsizliğin bizleri aynı anda izleyen, üreten, düşünen, dönüştüren, aynı zamanda tüketen olmaya teşvik ettiğini düşünmemek de olanaksız. Her çalışmayı sosyal medya gönderisi ya da hikayesine dönüştürme çabamız; sanatçılarla ve mimarlarla özçekim yarışımız bu tüketimin küçük bir parçası sadece. Büyük kısmını ise çalışmalarla birlikte, sanatçının sorularıyla birlikte dönüşmeye karşı gösterdiğimiz direnç. Bu direnci, önümüze çıkan her şeyi kendi zihinsel şemalarımızın içine alıp sindirdiğimiz ve birbirine dikerek ürettiğimiz anlam kolajlarıyla tahkim ediyoruz.

Çünkü hazırlıksızız.

Mimarlığa hazırlanmak gerekmiyor. Mimarlık, su gibi, hava gibi doğal bir çeper olarak bizi sarıp sarmalar; içine doğar, içinde yaşarız. Onu anlamak gerekmiyor. Gerekmemeli. Ancak, sanatın o dışsallaştırılmış, sembolik anlatımlara dönüşen dili, özellikle de çağdaş sanat, zihinsel ve duygusal “hazır bulunuşluk” talep ediyor. Hatta hazırlıksız yakalanmaya da hazır olmamızı talep ediyor. Bienal geleneğini tam anlamıyla inşa edip o kültürel refleksi geliştirene kadar da bu karşılaşmaya yeterince hazır olamayacağız gibi görünüyor. İzleyiciler kadar eser sahiplerinin de paylaştığı bu “hazır olamama” hali yüzünden, bienaldeki çalışmaları tek bir başlık ya da kategori altında toplamak mümkün değildi; tema ve seçici kurula rağmen.

Küratörlerin önerdiği “Arada” (In - Between) teması, katılımcılar için ortak bir tartışma zemininden ziyade, her birinin kendi içine dönüp kişisel çıkarımlarını sunduğu serbest bir çağrışım alanı yaratmış gibiydi. Eserler, “arada olma”yı, bizzat icra ediyorlardı. Bu dağınık çeşitlilik, küratoryal çerçevenin en somut başarısına dönüştü: “Arada” olmak, sergilenen nesnelerin bir niteliği değil, biz izleyicilerin kaçınılmaz haliydi.

Bu yüzden, asıl mesele eserlerin ne anlattığı değil, bizim o eserler arasında nasıl hareket ettiğimizdi. Birbirine benzemeyen, kendi bağlamlarına hapsolmuş bu parçalar arasında gidip gelirken, anlamı eserlerin kendisinde değil, onları birbirine bağlamaya çalışan zihnimizdeki o gerilimli boşlukta bulduk. Küratörlerin “Arada”sı, duvarda asılı bir metin olmaktan çıkıp, bizim sergi içindeki ontolojik durumumuzu tanımlayan bir sıfata dönüştü. Eserler susup kendi dünyalarına çekildiğinde, aralarındaki o sessiz boşlukları, kendi deneyimlerimizle, korkularımızla ve hazırlıksızlığımızla dikmek zorunda kaldık. Antalya Uluslararası Mimarlık Bienali’nin bize vaadi bir mimarlık gündemi, mimarların manifestoları, dışavurumları ya da izlenimleri olmaktan çıktı. Anlam, sanatçıların, mimarların süzdüğü, ürettiği, temsil ettiği ya da dönüştürdüğü bir şey değil artık. İzleyici, anlamı, parçalar arasında inşa ettiği kırılgan dikişlerle kendisi inşa etti.

NOTLAR

[1] TDK Sözlük, “dikmek”, (https://sozluk.gov.tr/). [Erişim:10.12.2025]

[2] Picon, Antoine, 2020, Mimarlığın Maddiliği, (çev.) Alp Tümertekin, Janus Yayıncılık, İstanbul.

Bu icerik 70 defa görüntülenmiştir.