MİMARLIK ELEŞTİRİSİ
Çeyrek Asırlık Çabanın Çok Ödüllü Meyvesi: Seddülbahir Kalesi Koruma ve Yeniden İşlevlendirme Projesi
Yıldız Salman, Dr. Öğretim Üyesi, İTÜ Mimarlık Fakültesi
XIX. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri Yapı / Koruma Dalı’nda ödüle layık görülen, Arzu Özsavaşçı ve Yusuf Burak Dolu’nun (KOOP Mimarlık) müellifliğinde uygulanan Seddülbahir Kalesi Koruma ve Yeniden İşlevlendirme Projesi, ulusal ve uluslararası birçok kurum ve organizasyon tarafından da takdir topluyor. Bir tarihî, arkeolojik, kültürel ve doğal miras alanında yer alan Seddülbahir Kalesi’nin araştırma, restorasyon ve yeniden işlevlendirme projelerinden oluşan uzun soluklu öyküsünü paylaşan yazar, süreçte yürütülen bütüncül koruma anlayışının altını çiziyor; koruma ve tasarım arakesitindeki nitelikli, güncel ve özenli çalışmaların yanı sıra projede şeffaflık ve katılımcılık noktalarında benimsenen örnek tavra dikkat çekiyor.
Seddülbahir Kalesi, Çanakkale Boğazı'nın Avrupa kıyısında, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde ve “Çanakkale ve Gelibolu 1. Dünya Savaşı Alanları” sınırları içinde yer almaktadır. Gelibolu Yarımadası öncelikle, dünya askeri ve siyasi tarihinde bir dönüm noktası olan Çanakkale Savaşları’nın merkezi olarak hem askeri hem de kültürel açıdan eşsiz değerler barındırır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasının ardından savaş nedeniyle büyük ölçüde tahrip olan ve terk edilen yerleşim yerleri yeniden canlandırılmış ve bölge milli park ilan edilerek ağaçlandırılmıştır. 1980 yılında yarımadanın tamamının tarihî, arkeolojik, kültürel ve doğal miras alanı ilan edilmesiyle, savaş öncesi döneme tarihlenen çeşitli anıt yapılar ile askeri mühendislik açısından önemli örnekler olan siper sistemleri, su altı batıkları, şehitlikler ve anma alanları gibi savaşın fiziksel izleri yanında, günümüzde doğal ve kırsal miras olarak tanımlanan yeni bir kültürel ve tarihsel katman alana ve toplumsal hafızaya eklenmiştir.
Tarihsel, kültürel, fiziksel ve toplumsal açıdan çok katmanlı bir miras alanı olan Gelibolu yarımadasının güney ucunda yer alan Seddülbahir (Deniz Duvarı) Kalesi, 17. yüzyılda Çanakkale Boğazı’nın Avrupa yakasına Ege Denizi'ni Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'a bağlayan stratejik su yolunu koruma amacıyla inşa edilmiş, bir savunma yapısıdır. 18. ve 19. yüzyıllar boyunca çeşitli onarımlar geçiren yapı, kıyı erozyonu ve sayısız depreme rağmen, 20. yüzyılın başlarına kadar nispeten sağlam kalmış, Çanakkale Savaşı sırasındaki şiddetli bombardımanlarla büyük ölçüde tahrip olmuştur (Resim 1).
Uzun yıllar kaderine terk edilen ve 1997 yılında Koç Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi ortaklığında başlatılan geniş kapsamlı akademik araştırma projesi kapsamındaki ilk çalışmalar başlayana dek Türk ordusunun ileri karakolu olarak kullanılmaya devam etmiştir. İlerleyen dönemde araştırma projesi, bir restorasyon ve yeniden kullanım projesine dönüşerek, 2009 yılı sonunda Çanakkale Koruma Kurulu tarafından onaylanmıştır. 2014 yılında Çanakkale ve Gelibolu 1. Dünya Savaşı Alanları’nın UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'ne dahil edilmesinin ardından kurulan Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihî Alan Başkanlığı’nın (ÇATAB) ilk uygulaması olarak 2015 yılında başlatılan restorasyon ve müze kullanımı uygulamaları 2023 yılında tamamlanarak ziyarete açılmıştır. Proje sürecini ana hatları ile özetlerken, ilk araştırma projesinin başlangıcından yapının ziyarete açılmasına kadar geçen 26 yılın kesintisiz bir çalışma süresi olmadığını mutlaka vurgulamak ve Türkiye’deki benzer yapılar ile kıyaslandığında, Seddülbahir Kalesi’nin, birçok açıdan çok şanslı olduğu söylemek gerekiyor.
Aralarında, The Chicago Athenaeum Mimarlık ve Tasarım Müzesi’nin Restorasyon - Yenileme Kategorisi, Dezeen’in Miras Kategorisi, Dünya Mimarlık Festivali’nin En İyi Taş Kullanımı Kategorisi, Peyzaj Mimarları Odası 15. Ulusal Peyzaj Mimarlığı Ödülleri, Genel Kategori ve EMYA Yılın Müzesi ödüllerinde, derece, kısa liste ve adaylıkların olduğu, dördü ulusal, şimdilik toplam on iki ödülle onurlandırılan çalışma kalabalık bir disiplinlerarası ekibin, Gülsün Tanyeli, Lucienne Thys - Şenocak, Rahmi Nurhan Çelik ve Haluk Sesigür’den oluşan Bilimsel Danışma Kurulu’nun, işveren olarak ÇATAB’ın ve tabii uygulamayı titizlikle yürüten yüklenici firma ABMA’nın emeğinin ve direncinin meyvelerini toplamayı hak ediyor.
Seddülbahir Kalesi Restorasyon ve Yeniden İşlevlendirme Projesi’ni irdelemeye, bu başarının temelinde bütüncül yaklaşımın olduğunu söylemekle başlanmalı. Mimari koruma, yalnızca yapıların fiziksel bütünlüğün sürdürülmesini değil, aynı zamanda yapının çevresel bağlamını gözeterek taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal anlamların aktarılması sürecidir. Özellikle de yeni bir işlevin adapte edilmesi süreci söz konusu olduğunda, var olan yapıya eklenecek yeni tasarımın niteliğinin de bu bütün ile birlikte var olması, yeni bir katman olarak eklemlenmesi beklenir. Nitekim koruma, peyzaj ve tasarım gibi farklı alanlardan ödüllendirilmesi, projenin bu temel yaklaşımının başarısıdır.
Koruma perspektifinden bakıldığında, öncelikle askeri mirasın belki de en önemli bileşeni olan savunma yapılarının restorasyonunun, özellikle tarihsel belge değerlerinin görünür kılınması ve korunması açısından derinlikli bir araştırma ve yüksek düzeyde özenli bir kuramsal yaklaşım gerektirdiğini söylemek gerekir. Seddülbahir Kalesi, Osmanlı askeri mimarisinin bir örneği olmasının yanı sıra, Çanakkale Savaşları’nın mekânsal tanıklarından biri olarak çok katmanlı bir tarihsel değer taşımakta, yalnızca inşa edildiği dönem özellikleri ile değil, zaman içinde geçirdiği dönüşümlere ait izleri, özellikle de savaş sırasında oluşan hasar izleri ile bir tarihî belgedir. Bu açıdan yapının tarihsel katmanlarının korunmasını öngören stratigrafik yaklaşım, yeniden yapım ve aşırı onarımdan kaçınma kararları, ziyaretçilere tutarlı bir anlatı sunmayı mümkün kılıyor. Kale içinde farklı dönemlerde inşa edilmiş olan, çeşitli arşiv dokümanlarından bilgilerine ulaşılabilen ancak günümüzde var olmayan Bab-ı Kebir (Kale’nin giriş kapısı) ve kışla gibi yapıların izlerine de arkeolojik kazılar sonucu ulaşılmış ve onlar da günümüze ulaştıkları haliye bu anlatıya dahil edilmişler (Resim 2, 3).
Projenin bir diğer zorluğu, elbette ağır strüktürel hasar almış kısımlarının yapısal sağlamlaştırma çalışmalarının sınırlarını ve tekniğini belirlemek olmuştur (Resim 4, 5). En az tamamlama ve kısmi yeniden yapım uygulamaları, sağlamlaştırmanın yanında, farklı dönem izlerinin okunurluğunu sağlamak için de bir araç olarak kullanılmıştır. Özgün malzemeyi, yapım tekniğini, patinayı olabildiğince korumayı hedefleyen bu özenli yaklaşımın, Türkiye’de sıklıkla gördüğümüz “ihya” tavrının tam karşısında olduğunu ve alınan ödüllerde de “tarihsel dokunun dramatize edilmeden korunması ve mekânsal hikaye anlatımı” yaklaşımının altının çizilmesi önemli. Yapıyı yıllar içinde geldiği harap durumdan çıkarmak, günümüzün bir mekânına evirmek elbet korumanın amacı; ancak, bunu yaparken, yıllardır hafızalara yer etmiş “harabe estetiğini” de gözetmek, özellikle tamamlama ve kısmi yeniden yapım sınırlarını belirlerken bu imgeyi zedelememek gerekiyordu. Konumu gereği, farklı açılardan Gelibolu Yarımadası siluetinin baskın bileşeni olan Seddülbahir Kalesi’nde bu konu iyice önem kazanıyor. Dolayısıyla, savaş tahribatının yanında, bakımsız kaldığı yıllar boyunca oluşan kıyı erozyonunun yarattığı kayıplar da bu kapsamda ele alınmış, belgeler ve buluntular ışığında kıyı hattı uzman disiplinlerin katkılarıyla yeniden düzenlenmiştir. (Resim 6)
Kale’nin restorasyon sonrası aynı zamanda bir müze olarak da işlevlendirilmesi, hem mevcut mekânların yeniden işlevlendirilmesini hem de yeni mekânların eklenmesini zorunlu kılmıştır. Bu amaçla, 2016 yılında açılan davetli yarışma sonucunda seçilen projenin temel hedefleri, yeni müze binasının tasarlanması, mevcut mekânların yeniden işlevlendirilmesi, arkeolojik kazılar ile ulaşılan kalıntıların müze anlatısına eklemlenmesi ve yıkılan Bab-ı Kebir'in yeniden canlandırılması olarak belirlenmiş. Yeniden işlevlendirme, miras değerlerine sahip yapıların çağdaş kullanım gereksinimleri ile bütünleştirilmesini amaçlayan bir müdahale olarak tanımlanabilir; ancak, yalnızca yapısal bir müdahale olmanın ötesinde kültürel, sosyal ve ekonomik sürdürülebilirliği de mümkün kılar. Bununla birlikte, özgünlüğün korunması her şartta öncelenmek durumundadır. Öngörülen yeni işlevin uyarlanması, yapıda baskı yaratmamalıdır. Bu açıdan Kale girişindeki meydanda yer alan ilkokulun ziyaretçi merkezi olarak kullanımı büyük bir avantaj sağlamıştır.
Yeni tasarlanan eklerin mevcut yapıdan net bir şekilde ayırt edilebilmesinin, gerektiğinde geri alınabilir olmasının tercih edilmesi 1964 tarihli Venedik Tüzüğü’nden bugüne değişmeden gelen bir yaklaşımdır. Bununla birlikte bu fark edilebilirlik, bir yabancılaşmaya da dönüşmemelidir. Bu çalışma, iyi bir korumanın, ancak nitelikli tasarımla birlikte mümkün olabileceğinin bir örneği olması açısından da Türkiye’deki çoğu benzer projeden ayrışır. Bab-ı Kebir ve Kubbeli Bina başta olmak üzere bazı bölümlerde güncel malzemelerle yapı hattını tanımlamayı hedefleyen soyut tamamlama önerileri geliştirilmiştir. Ahşap elemanlarla üretilen bu tasarım dili, Kale’nin ana girişinde, en abidevi noktalarından biri olan Bab-ı Kebir’in siluetinin yorumlanmasında, Doğu Kule’de yok olan dendanların üst kotunun belirtilmesinde ve Kubbeli yapının kubbe tamamlamasında kullanılmıştır (Resim 7, 8).
Avluda yeni tasarlanan, yerinde, sezgisel ve mekânsal bir anlatı sunmayı hedefleyen müze binasının mimari dili, Kale’nin inşasında kullanılan taşlara atıf yapan büyük boyutlu bloklar ve kale duvarlarında kullanılan özgün ahşap kiriş sisteminin yorumu ile kurgulanmıştır (Resim 9). Özgün yapı kalıntılarını, kayıp yapısal kısımları çağdaş malzeme ve yapım sistemleri ile anlatmaya odaklanan, tamamlama ve yeni tasarımı dil birliği ile ilişkilendiren, bütünleştiren bu yaklaşım, Türkiye’de baskın olan “kaybolanı ihya etme”, “aslına uygun yeniden yapım”, tarihî eserin yeniden hayat bulması” olarak tanımlanan yeniden yapım / rekonstrüksiyonun tümüyle hatalı bir şekilde “koruma eylemi” olduğu anlayışının ya da mirasın önüne geçen “tasarım objesi” olma hedefinin dışında kalıyor. Ve çok da iyi yapıyor; zira ödül jürilerinin ortak takdirini kazanan bu tavır, kimi zaman “anti - ikonik tasarım” olarak değerlendiriliyor ve projenin koruma - tasarım dengesi özellikle vurgulanıyor. Değerlendirmelerin tarihî bağlamla çağdaş tasarımın etkili buluşması, uygulamanın özgünlüğü ve sürdürülebilirlik gibi etik kriterler üzerinden yapılan Dezeen Awards 2024 kapsamında “Mimarlık - Miras Projesi” dalında birinci seçilen proje için yapılan jüri yorumları; mimari eklerde taklitten kaçınılarak çağdaş bir dil kullanılması, tarihsel yıkımın ve katmanların görsel ve mekânsal bir anlatı olarak sürdürülmesi ile projenin etik koruma ilkelerini içeriksel ve biçimsel olarak benimsemesine vurgu yapmıştır.
Koruma ve tasarım bütünleşikliği elbette projenin en önemli niteliklerinden biri. Ancak, son olarak, en az koruma yaklaşımı, tasarım - koruma dengesi kadar önemli olan ve yine ülkemizde pek de deneyimleme fırsatımız olmayan bir konu daha var: şeffaflık ve katılımcılık. Özellikle uygulama sürecinde, müelliflerin, bilimsel danışma kurulunun ve tabii yüklenici firmanın, şantiyeyi koruma eğitimine hizmet eden bir alan olarak, koruma uzmanlarının inceleme ve tartışmalarına açması, öğrenci çalışmalarına olanak tanıması, tüm sürecin Seddülbahir yerel halkı ve diğer paydaşlarla açık ve düzenli olarak paylaşılmış olması, çoğu önemli yapıda yürütülen restorasyon ve yeniden kullanım çalışmalarının toplumdan kopuk süreçler ile ilerlemesine, uygulamanın herhangi bir anından paylaşılan bir görselin özellikle sosyal medyada yayılmasıyla da ani bir feverana dönüşmesi, daha sonra yetkililerin durumu açıklama çabaları, bunu izleyen tartışmalar gibi sağlıksız miras - koruma ilişkisi pratiğine alışkın kültürel ve idari iklimimiz açısından çok değerli.
Elbet süreçte çeşitli aksaklıklar olmuştur, emek veren, alanda çalışan ekip üyelerinin içine tam sinmeyen, “daha iyi olabilirdi” dediği detaylar uygulamalar mutlaka vardır. Ancak, farklı disiplinlerden aldığı çok sayıda ulusal ve uluslararası ödül bu projenin yalnızca akademik başarısının değil, aynı zamanda koruma alanında geçerli değerler sisteminin de göstergesi olarak okunmalıdır. Ülkedeki yaygın tavrın değişmesinde bir kırılma noktası yaratması ve benzerlerine örnek olması umudunu yinelemekte fayda var.
Bu icerik 96 defa görüntülenmiştir.