368
KASIM-ARALIK 2012
 
MİMARLIK'tan

YAYINLAR



KÜNYE
OKURLARDAN

Affınıza Mağruren!

Mehmet Kasap, Mimar

Doğan Kuban'ın Mimarlar Odası'nın düzenlediği Kent, Kültür ve Demokrasi Forumları'nın 13-15 Ekim 2011 tarihleri arasında gerçekleşen İstanbul Buluşması'nda yaptığı konuşmanın metni “Hangi Kültür? Hangi Demokrasi” başlığıyla Mimarlık dergisinin 365. sayısında yayımlanmıştır.

Hocanın, yeryüzünde farklı kalkınma düzeyine sahip olan ülkelerde kentleşmeye, kentlere yönelik uygulamaların istatistiksel sonuçlarından hareketle konu başlığı bağlamında yaptığı tespitleri okuduğumda, mesela Amerikalıların “İslam’da kent nasıl gelişecek?” konulu bir tür araştırma semineri ve Hoca'nın konu hakkında spot birkaç cümle ile belirttiği görüşlerini anlamadığımı düşünerek, bir defa daha, ortam ve zaman farkıyla yeniden bir defa daha ve belki kaç defa daha tekrar okudum.

Yazısı ile Hoca sanki ister Sütlüce'den olsun, ister Balat'tan, hepsinin Haliç'ten alınan bir bardak su misali aynı sonucu vereceğinden hareketle, adeta sündürülerek şişirilmiş, pohpohlanarak aldatılmış Anadolu insanının yerinden, yurdundan koparılarak getirildiği kentlerde, adına imar denen uygulamalarla oluşan “ucube”ler arasında savrulmasının çıkardığı, gerçekte atılmayan, atılamayan ama duyabilen kulağın duyduğu çığlığı anlatmaktadır. Çığlık müthiş, duymamak böylesine anlatılınca “Sağır Sultan”ca bile mümkün değil, ama ne yapılabileceği konusunda gerçekten elden bir şey gelmiyor. Belli ki bir yerlerde eksiklik var!

Hoca'nın yıllar var ki, haklı bir şekilde o büyük kariyerine dayanarak yazılı ve sözlü olarak yaptığı ve okuyanın, dinleyenin rengini değiştiren kent konulu eleştirileri hakkındaki düşüncelerimi başkasına söylemek şöyle dursun, kendime dahi fısıldamaya bu yazıyı yazana dek korkuyordum. Bunun çok nedeni var ve bu ayrı bir konu. Burada “kent eleştirileri” hakkındaki görüşlerimi saymaya çalışacağım; ancak bunu nasıl yapacağım, onu kestiremiyorum. Artık önümdeki uçurum da diyemem, içine düştüm ve zirve hayli yukarılarda kaldı. Böyleyken diplerde bir yerlerde helik taşı olarak böyle bir değerlendirme yapma cüretini, Hoca'nın engin tecrübeleri sonucu vardığı kentlileşme yolunda “düşünce özgürlüğü”nün gerekliliği tezinden aldığımı söylemeliyim.

Amerikalıların yaptığı “İslam’da kent nasıl gelişecek?” konulu seminer nasıl sonuçlandı, onu bilemiyoruz, ama Hoca'nın “Türkiye'de bir plan uygulaması hiç görmedim” cevabındaki inceliği de gerçekten anlayamıyor ve “Türkiye”, “İslam”, “Hizba” ve “Politikacının hınk deyicisi” sözcüklerini anlamlı bir şekilde yan yana getiremiyoruz... “Hizba” ile kastedilen, 1900'lerin başlarında İbn Suud'un bedevi unsurlara “Ertâviyye” örneği “hicre kurmaları talimatı” ise, bunun da “İslam” ile ilgisini kuramıyoruz. Doğrusu günümüz kenti bağlamında İslam hukukunun söylediklerine ilişkin ipuçlarının Veda Hutbesi'nde aranması gerektiğini düşünmekteyiz. Orada rant, kutsal ayakların altında çiğnenmiş, ezilmiş, Suud da içinde olmak üzere “Maslak” ve “Ümraniye”de ise başlar üzerine alınması yeterli bulunmamış, arş-ı alaya çıkartılmıştır...

2005 yılında Yedikule'de aralarında Başbakan, bakanlar, belediye başkanları, UIA Başkanı, üye ülkelerin Oda yetkililerinin de yer aldığı yerli ve yabancı binlerce kişinin bizzat katılarak dinlediği UIA'nın 22. Kongresi'nde evsahibi ülke olarak Kongre Bilim Kurulu Başkanı'nın konuşmasını hatırlayan var mı? Bu konuşmayı “başkan” sıfatıyla Hoca yapmıştı. Benim hatırladığım, kentlerin konu edildiği ve “Yaşasın Kentler” denilerek dillendirilen kongrede Hoca, “çağdaş mimari söylemin etik boşluğu ve yüzeyselliği” konusunda ne söyledi; iki çok, o uzun konuşmadan bir cümle tekrar edecek birisi bulunabilir mi?

Bir daha UIA Kongresi düzenler miyiz, yöntemi, yönetmeliği bilmiyorum amma, bu kongre için Pekin'de yapılan ve mesela Sayın Ahmet Sönmez'in anlattığı olağanüstü çaba gözönüne alınınca sizce de zor görünmüyor mu? Kaldı ki, çok önemli bir konuşmaydı mutlaka, ne bileyim belki yüz, iki yüz kişilik özel bir gruba yapıldığında. Ancak, Yedikule'de o akşamüstü, açık havada, yavanlık had safhadaydı. Ve binlerce aç kişiye, arkada özel ambalajında tepsi tepsi mutfağımızdan örnekler, sahnede de Hoca'nın kendine özgü ses tonu ile böyle kuramsal bir konu... Ben yine de bu ortamda “Türkiye'nin kültürünü tanımlamış” bir usta olarak Hoca'yı gerçekten dinlemeye çalışmıştım.

Turgut Cansever'in bir konuşması üzerine Hoca'nın eleştirisi şöyle: “Ben senin söylediklerini pek anlamıyorum ama yaptıklarını anlıyorum.” (1) Değilse, Hoca bilmiyor mu, üç günlüğüne bu ülkede bulunan ve mimariyle, kentle ilgili diyelim, bir Kongolunun dahi Turgut Cansever'in dediğini dinlemesine, yazdığını okumasına gerek yok, Turgut Bey'i anlayabileceğini ve tek kelimeyle özetleyebileceğini?

Kayseri'de de böyle oldu; Sinan Haftası nedeniyle bizim Kayseri için “Tarihini otomobil ve yüksek yapıya feda eden kent” diye başladığı eleştirisine Hoca, “Böyle mahir bir kentte Sinan Haftası’nın neden kutlandığının anlaşılmadığına” işaret ederek yazısını şöyle bitirmişti: “Bu kadar tarihe saygısız, insanı dışlamış kent bulmak neredeyse olanaksız. Bu kent kararlarını verenleri yetiştiren kültür ortamını biz Ortaçağın hangi ikliminde yaratıyoruz? Kayseri gibi kentleşme felaketlerininüzerine gitmek için kenti satın alan kırsal kültürün arınıp çağdaşlaşması gerek...”(2)

Bu eleştiriler ne kadar doğru, yerinde; Hoca'nın lütfu adeta. Ve bu ve benzeri eleştiriler yapıldığı için zaman zaman burada “Aramızdaki İrlandalı” yaftası insanların boynuna kolayca asılabiliyor, tabii ki bunun önemi yok. Önemli olan şu; bu işte ciddi bir “Şark kurnazlığı” olması ve genellikle böyle yapılması... Burada o “kent kararlarını verenleri” savunmanın bir anlamı yok, buna ihtiyaçları olduğunu da düşünmüyorum, çünkü onlar “Bu kadar tarihe saygısız, insanı dışlamış... kent kararlarını...” verirken ya da Sinan Haftası’nı kutlama kararı alırken, ülkemizde “profesör”, “vakıf başkanı”, “Oda başkanı” neyi ifade ederse o unvanlara sahip en az iki, belki daha da fazla danışman grupları ile çalışmaktadırlar.

Bağlı olarak, meydandaki tescilli anıtsal eserlerin ışıklandırmasını Koruma Bölge Kurulu uygun bulmamıştı o zamanlar; dübel, çivi, armatür, kablo, usta, uygulama, rüzgâr, yağmur, kar, tipi, fırtına, gece, gündüz, kubbe, minare, özgünlük, proje vb. gerekçelerle... Temeli, tabanı bilemem de, tavandan bari su almasın, eserlerin orası burası çatlayıp Divriği'ye dönmesin düşüncesiyle... (O kararın alındığı dönem kurul üyesi idim.) Hocam üzülmesinler diye belirtiyorum; şimdi bu anıtsal eserlerin hepsi de ışıl ışıl, hem de kurul kararıyla, görülmeye değer!

Tamam, ortalık “arınıp çağdaşlaşmamış kırsal kültür” ortamı, ama hiç değilse saf ve olduğu gibi; kabına bakmak gerek, problemse, elini sallasan ellisine değecek ve dayanılmaz liberal illetlere ram olmuş “Politikacının hınk deyicisi”nde galiba!

NOTLAR

1. Bektaş, Cengiz, 2009, “Turgut Cansever’le Tartışmak”, Mimarlık, sayı:347, s.13.

2. Kuban, Doğan, 27 Nisan 2007, Cumhuriyet gazetesi eki.

Bu icerik 4264 defa görüntülenmiştir.