368
KASIM-ARALIK 2012
 
MİMARLIK'tan

YAYINLAR



KÜNYE
BİENAL

Gösteri Dünyasında Özgül Bir Seçenek ve Belki de Bir Umut Fidesi Olarak İstanbul Tasarım Bienali

Emre Arolat, Mimar, İstanbul Tasarım Bienali Eş Küratörü

Gösteri Dünyasında Özgül Bir Seçenek ve Belki de Bir Umut Fidesi Olarak İSTANBUL TASARIM BİENALİ

İstanbul bir âlem. Devinip, kılıktan kılığa girip duruyor bin yıldan fazladır. Rahat durduğu pek görülmemişti ya, yine içten içe kaynıyor bugünlerde. Her an yeni bir fikir ortaya atılıyor burada. Her gün bir yeni parlak proje. Çılgın projeler hatta. Büyük dönüşümler, hızla alınan ve uygulamaya koyulan kent ölçeğinde kararlar. Yeni tahayyüller, yeni ölçütler ve bunların tetiklediği yeni kanunlar. Yeni sayılar, yeni büyüklükler. Büyük, çok büyük adımlar. Yeni anlayışlar, kabuller, görüşler, pozisyonlar ve sorumluluklar. Hatta yeni yönetim modelleri, bakanlık çerçeveleri, görev alanları. Nedenleri şimdilik bir yana, bu coğrafyada bir tür arayıştan, bulunduğu yeri, durumu ve fiziksel çevreyi değiştirme temayülünden söz edilebilir kolaylıkla. Hatta arayış yerine hezeyan mı demeli buna? Hızlı, çok hızlı, hatta düpedüz acele bir dönüşüm olması istenen. Öyle olduğu için de fazla derinlere inmeyen, daha ziyade yüzeyi tarayan. Zamanın yitirilmesine neden olabilecek her türlü inceliği, her türlü spesifiklik arayışını anlamsız, yersiz ve beyhude bir çaba, hatta bir ayak bağı olarak gören. Kafayı nitelikten ziyade sayılarla bozmuş olan. Herhangi bir bütünsellik içermeyen, genellikle parçacıl bir anlayışla sürdürülen. Tıpkı internet dünyasının sörf hareketi gibi, oradan oraya salınan, tam bir yerlere tutunacakmış gibi yaparken kendisini gösteri dünyasının yeni ve kışkırtıcı rüzgârlarına umarsızca bırakıveren. Hiç kuşku yok ki bu hareketin akıl almaz hızı eşi benzeri bulunmaz bir enerjiyi açığa çıkartıyor. Ama öte yandan bu öforik hamleler silsilesinin, tıpkı fragmanter delüsyonlar gibi şehre belki de tarihinin en tehlikeli dönemini yaşatıyor olduğu da su götürmez bir gerçek.

İşte böyle bir iklimde İstanbul Tasarım Bienali’nin alacağı pozisyon hem şehir hem de tasarım dünyasının farklı katmanlarındaki aktörler adına kritik bir durum oluşturuyor. Bienal tam da bu yüzden, karşılaşılan sorunlara kendi başına çözüm üretmek gibi ulvi bir rolü reddediyor. Bunun yerine sorular sormayı ve yeni sorular sorulması için ortamdaki potansiyelleri tetikleyecek bir gösteriyi ortaya koymayı amaçlıyor. İki ana sergiden biri olan “Musibet”, kentsel ve mimari tasarım bağlamındaki omurgasını, biri bağlamın ve özgüllüğün, diğeri ise bir tür neolojist bağlamsızlığın estetizasyonu olarak adlandırılabilecek iki üst-başlık üzerinden kuruyor. “Büyük dönüşüm” sürecinin ürettiği yönelimler de bu iki üst-başlığı birbirine bağlıyor.

İstanbul’da son dönemde bir tür “musibet” olarak gündemde olan “Kentsel Dönüşüm Yasası” ve bir mutenalaştırma (gentrification) çabası olarak ortaya konan kentsel dönüşüm projeleri; kamu yararı gibi kulağa hoş gelen, büyük kitleler tarafından hemen benimsenen, üstelik mimarlık dünyasında da neredeyse hiç problemleştirilmeyen ve meşruiyeti kuşku yaratmayan bir savı da arkasına alarak etkinlik alanını genişletiyor. Bu dayatmacı tutumun kişisel haklar ve özgürlük alanları bağlamında hatırı sayılır bir hegemonya ve verimsiz bir gerilim ürettiği konusunda artık hiç kimsenin kuşkusu yok. Bu süreçlerin aktörlerinden biri olan TOKİ, Türkiye’nin hemen yer yerinde gerçekleştirdiği büyük toplu konut projeleri ile bir yandan bağlamı hiçe sayan bir yapı üretim modeli ortaya koyarken; yine devlet eliyle yapılan adalet sarayları, okullar ve bazı yönetim binaları, “bağlamsal olanın estetizasyonu” olarak görülebilecek bir sahte bölgeselcilik ya da daha fenası tarihselcilik hareketi üzerinden ağır bir kimlik dayatması üretiyor. Kentsel ve mimari tasarım, yönetim erkinin kendisini en güçlü hissettiği bugünlerde ideolojik tahayyüller üzerinden araçsallaştırılıyor.

Diğer uçta ise yeni dünyanın evrensel kabullerinin, yeni teknolojilerin, hızların ve olanakların getirdiği bir tür özerklik kavrayışı, kendini yenici ve hatta geleceğe ait olma tahayyülü ile cilalayıp sunarak meşruiyetini ilan ediyor ve bulunduğu yerle olan ilişkisini büyük bir hızla gevşetiyor. Neredeyse nitelik gözetmeksizin sadece sıradışı olanı yücelten bu yönelim, tüm yüzeyleri parlatırken aynı zamanda keskin köşeleri yumuşatıyor ve bir dizi farklılık ortaya koymak üzere yola çıkılmış olmasına karşın giderek yaygınlaşan bir “aynılaşma” üretiyor. Bu açıdan bakınca adına anti-bağlamsalcılık adını verebileceğimiz bu yönelim ile gelişme mecrası geçicilik ve mevsimsel yenilenme üzerinden tanımlanan moda tasarımı şimdiye kadar hiç olmadığı oranda yakınlaşmış görünüyor.

Tasarım Bienali, kentin gelişiminde söz sahibi olan aktörleri ama belki de bundan daha da önemlisi, bu aktörleri etkileme, yönlendirme hatta zaptetme potansiyeli taşıyan ahaliyi, bu büyük dönüşümü sorunsallaştırarak hızla üzerimize doğru yaklaşan geleceğe doğru derin bir bakış yöneltmeye çağırıyor.

İlk ortaya çıktıkları zamandan bugüne bienallerin kimisi taze fikirler ve manifester yönelimlerle yeni sözler üretti, diğer bir bölümü ise bilerek ya da bilmeyerek de olsa çok daha işbirlikçi ve kabullenici bir tavırla dünya sisteminin semirmesine ve ana akıntının güçlenmesine aracılık etti. Bienallerin pek çoğunun başat karakteri olan çağdaş sanat, özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında Frankfurt Okulu’nun önemli üyeleri Adorno ve Horkheimer'ın ortaya koyduğu “kültür endüstrisi” kuramıyla birlikte eleştirel bir mecranın içine girdi. Bugün uluslararası mimarlık ve tasarım bienallerinin halihazırda iki farklı eğilim gösterdiğini söyleyebiliriz: Çoğunluğu oluşturan ilk eğilim, bir tür tasarım fuarı ya da tasarım festivali tadında ele alınıyor ve tasarım dünyasının ilgisini çekebilmek, bol izleyici toplamak ya da medyada geniş yer bulabilmek için her koşulda ve mutlaka tanınmış isimleri (mimarlık bağlamında bakacak olursak star mimarları ya da teorisyenleri) içermeye dayanıyor. Bu anlayıştaki bienallerin (eğer varsa) temaları da hayli gevşetilmiş ve esnekleştirilmiş kavramlar üzerinden kuruluyor. Böyle olunca da parlak isimlerin hazırladığı “şık” işler kolaylıkla, hatta zaman zaman fütursuzca yan yana getirilebiliyor ve bienal izleyicisi bir tür görsel zenginliğe boğuluyor. Herhangi bir konunun hakiki bir biçimde derinleştirilmediği, yeni problematiklerin orta yere geldiği bir platformdan ziyade dünya mimarlık piyasasındaki güncel üretimlerin afili yerleştirmelerle yan yana getirildiği bu tür bienallerin, sadık ve seçkin(ci) bir izleyici topluluğu tarafından bir tür huşu içinde ve gün geçtikçe daha hızlı bir hezeyanla tüketildiği kolaylıkla söylenebilir. Oysa bienallerin geçmişine bakıldığında, 1980 yılında Paolo Portoghesi’nin direktörlüğünde ilk kez düzenlenen Venedik Mimarlık Bienali’ndeki Strada Novissima Sergisi’nin, mimarlık tarihine “postmodernizm hareketini başlatan sergi” olarak geçtiğini görüyoruz. Serginin katılımcıları arasında dönemin tanınmış mimarlarının da bulunmasını ya da postmodernist hareketin ortaya koyduğu angajmanların meşruiyetini bir kenara bırakırsak, bu sergi mimarlık dünyasının uzun yıllar boyu hesaplaşacağı pek çok soruyu gün yüzüne çıkarmış ve hatırı sayılır izler bırakmıştı.

Bugün ise tasarım dünyasının geneline hâkim olan apolitik bir ortamın varlığından bahsedebiliriz. Tasarımcının en önemli gündem maddesinin yalnızca kendisini ‘parlatmak’ haline geldiği bu afirmatif durum, kente ve mimarlığa ilişkin pek çok sorunu görünmez hale getiriyor. Bu hızlı, kalabalık ve şaşaalı üretimin arkasında aslında güncel ekonomik ve politik dinamiklerin etkisi altında gelişen kentlerde ne olup bittiği, mimarlığın ve kentsel tasarımın kentlilerin yaşamı üzerinde bugün nasıl bir etkisi olduğu gibi görece ‘ağır’ ve gündemdeki diğer konulara nazaran ‘eskimiş’ konulara ya hiç girilmiyor, ya da bu konular ziyadesiyle çiğnenip sıradanlaşmış kalıplara mahkûm bırakılarak gerçek bir tartışma konusu haline gelemiyor.

Bu noktada amacımızın bugünün mimarlık dünyasında İstanbul gibi hızlı bir ivme ile gelişen kentlerdeki mimarlık üretiminin karşı karşıya olduğu ya da bizzat ürettiği meseleler ile yüzleşebileceğimiz bir platform oluşturmak olduğunu söyleyebiliriz. Doğrusu uluslararası ziyaretçilerin Türk tasarımı konusunda nasıl bir izlenim edinecekleri konusu Musibet Sergisi bağlamındaki öncelikli sorunsallardan biri değil. Türk tasarımını yerli izleyicilere tanıtmak gibi bir hedefi de yok bu serginin. Bu yönüyle, bienali bir tasarım fuarı ya da bir tür festival olarak görme yönelimine de oldukça uzak düşüyor. Sergi, bunların yerine izleyicinin kafasında, İstanbul’da yaşanmakta olan büyük değişimleri omurgasına alan bir izlek üzerinden Türk veya değil, tasarımın bizatihi kendisinin ne denli ayrıştırıcı ve dönüştürücü bir rol üstlenebileceği konusunda bazı soru işaretlerinin oluşmasını tetiklemeyi amaçlıyor. Merkezî iktidarların kendilerini en güçlü hissettikleri zamanlarda tasarımı ve mimarlığı nasıl da araçsallaştırabildiklerini, bu anlamda tasarımcının nasıl bir ajana dönüşebildiğini vurgulamayı istiyor. Yenilik ve gelişim uğruna ortaya konan değişim rüzgârının pek çok kere kentleri nasıl da yoksunlaştırabildiğini, İstanbul gibi tepeden inme dönüşümlere sahne olan metropollerin sürekli olarak maruz kaldıkları ağır operasyonlar neticesinde “iyi eskime” konusunda nasıl da şanssız olabildiğini ortaya koymaya çalışıyor. Ve belki de hepsinin bir özeti olarak, uluslararası veya yerli, izleyicinin, önüne konan her parlak ve afili tasarımın büyüsüne kapılmak yerine, onun yaratabileceği toplumsal ve fiziksel sorunlara dikkat kesilebilmesine önayak olmayı amaçlıyor.

Katılımcıları belirlerken kullanılan “açık çağrı” yöntemi ise herşeyden önce serginin katılımcı dağarcığının küratörün iletişim ağının ötesine geçerek kamusallaşabilmesinin, isteyen herkesin ele alınan konu hakkında kendi sözünü söyleme olanağı bulabilmesinin önünü açıyor. Bu yöntem, “entelijensiya” olarak tanımlayabileceğimiz belirli bir kesime hitap etmek yerine, birbirinden farklı sosyal gruplara mensup “kent kullanıcıları”na ulaşmak isteyen Musibet Sergisi’nin amaçları ile örtüşüyor. Serginin açık çağrı ile de yayımlanan küratöryal metni, günümüzde karşılaşmaya alıştığımız metinlerden görece daha uzun, dış referanslar içeren ve ilk anda nispeten zor ilişki kurulabilen bir metin. Buna rağmen açık çağrıya gelen yüksek sayıda başvuru, bu yöntemin katılımcılığa dair bir heyecanı harekete geçirdiğinin bir işareti sayılabilir.

Bu icerik 3961 defa görüntülenmiştir.