311
MAYIS-HAZİRAN 2003
 
MİMARLIK'TAN

ODADAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

OKURLARDAN

DOSYA: SORUŞTURMA 2003
MİMARLIK GEÇMİŞİNİ DEĞERLENDİRİYOR

KENTSEL TASARIM VE KORUMA PROJESİ YARIŞMASI: ANTALYA KARAOĞLU PARKI, BELEDİYE BİNASI VE ÇEVRESİ

MİMARLIK VE KENT

KORUMA

  • YARARSIZ MİMARLIK
    Gürhan Tümer, Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, Mimarlık Bölümü



KÜNYE
YAYIN DEĞERLENDYRME

İKİ OSMANLI KLÂSİĞİ: “TEZKİRETÜ’L -BÜNYAN” VE “TEZKİRETÜ’L - EBNİYE” *

Gürhan Tümer, Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, Mimarlık Bölümü

Osmanlı Mimarisi, başta Selimiye, Süleymaniye, Muradiye gibi görkemli camiler, büyük külliyeler olmak üzere, imparatorluğun pâyitahtlarında, İstanbul’da, Edirne’de, Bursa’da ya da başka yörelerde, Anadolu’da, Rumeli’nde inşa edilmiş ve tıpkı Parthenon gibi, tıpkı Pantheon gibi, tıpkı Ayasofya gibi, dünya mimarlık tarihinin doruk noktalarını, köşe taşlarını oluşturan, çok sayıda başyapıtla, nice önemli anıtsal binayla süslü. Osmanlı Mimarisi, bu yönüyle, son derece verimli, son derece zengin, uçsuz bucaksız topraklar üzerinde, yüzyıllar boyunca, özellikle de 16.yüzyılda yeşermiş, binbir çiçek açmış, çok büyük, çok güzel, hayranlık verici bir bahçeye benziyor.

Yine Osmanlı bağlamında, mimarlıkla ilgili yazılı metinler, kitaplar, bir başka deyişle, kuramsal kaynaklar sözkonusu olduğunda ise, karşımıza, hayli kurak, hayli ıssız ve hayli geniş bir çöl çıkıyor. Yani, Osmanlı Mimarisi, bu açıdan, oldukça yoksul, oldukça verimsiz.

Ancak, bu çölde, sayıları çok fazla olmamakla birlikte, “Risâletü’l Mimâriye”, “Adsız Risâle”, “Menâkıb-ı Sultan Süleyman”, “Tuhfetü’l - Mimârîn”, “Usul-i Mimârî-i Osmanî” gibi, kimi yeşil alanlar, kimi vahalar da yok değil.

Sâî Mustafa Çelebi’nin imzasını taşıyan; Hayati Develi ve Samih Rifat tarafından günümüz Türkçe’sine dikkatle, titizlikle aktarılan; Osmanlıca özgün biçiminin tıpkıbasımı ve çevriyazımı ile birlikte, “Koçbank” tarafından, “Yapılar Kitabı” başlığı altında, özenli bir basımla yayınlanan “Tezkiretü’l- Bünyan” ve “Tezkiretü’l- Ebniye” de, bu ender yeşil alanlar, bu az bulunan vahalar arasında yer alıyor.

Kitap, Doğan Kuban’ın kaleme aldığı bir önsözü ve Hayati Develi’nin hazırladığı, “Mimar Sinan’a ve Eserlerine İlişkin Kaynaklar” adını taşıyan, kapsamlı bir araştırmayı da içeriyor.

Kuban’ın yazısını okuduğumuzda, bu kitapların, “bütün Osmanlı tarihinde başka eşi” olmadığını; Develi’nin yazısını okuduğumuzda da, hangi yapıtların hangi kütüphanelerde, hangi arşivlerde bulunduğunu; eleştirel basımın ve çevriyazımın, yani transkripsiyonun hangi ilkeler gözetilerek yapıldığını öğreniyoruz.

“Yapılar Kitabı”nın ilk bölümünü oluşturan “Tezkiretü’l -Bünyan”, “[...] yedi katın temellerini atana [...] dokuz katlı gök kemerinin binasını kurana”, yani Yaratan’a, yani Allah’a, Peygamber Hz. Muhammed’e, Dört Halife’ye, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” Padişah’a, Sadrazam’a düzülen övgülerle, mesnevilerle, dörtlüklerle başlıyor.

Daha sonra, Sâî Mustafa Çelebi, bu kitabın yazılış nedenini şöyle açıklıyor:

“Günün birinde, Padişah’ın artık iyice kocamış olan başmimarı Abdülmennan oğlu Sinan, zaman sayfasında adı ve izi kalıp, hayırla anılmasına vesile olsun diye, bu kırık gönüllü, değersiz, elinden tutanı olmayan ve düşkün Sâî’den, başından geçenleri, koşukla düzyazıyı karıştırarak yazmamı istediler”.

Bu sözlerden, bu kitabın, istek üzerine, Sâî Çelebi tarafından kaleme alınmış bir Sinan biyografisi; Sinan üzerine yazılmış bir monografi olduğu izlenimini ediniyoruz. Ama, daha sonraki sayfalarda, Sinan, yaşamöyküsünü, yapıtlarını, kendi ağzından, yani otobiyografik bir üslûpla anlatıyor. Dolayısıyla, Doğan Kuban’ın da bu Osmanlı klâsiğinin yeni baskısına yazdığı önsözde belirttiği gibi, sözkonusu kitap, ne tam olarak bir biyografi, ne de tam olarak bir otobiyografi.

Sinan, kitapta, “Sultan Selim Han’ın saltanat gülbahçesinin devşirmesi”, dahası, “Kayseri sancağından [...] devşirilen erkek çocukların ilki” olduğunu; Padişah’ın hizmetinde, çeşitli yerlerde, “Arap ve Acem diyarlarında” gezip dolaştığını ve o gezileri sırasınsa pek çok şey öğrendiğini; önce dülgerliğe heves ettiğini; “Kızılbaşlara” karşı düzenlenen sefer sırasında, Vezir Lütfü Paşa’nın buyruğuyla, zenaatını kullanarak, Van Gölü’nü geçmeye yarayan gemiler; Karaboğdan seferi sırasında ise, Prut Nehri üzerine bir köprü inşa ettiğini; “Acem Alisi” olarak bilinen mimarın ölümü üzerine, yine Lütfü Paşa’nın önerisiyle, mimarbaşılığa atandğını; askerliği, yeniçeriliği de sevmekle birlikte, kısa bir kararsızlıktan sonra, “Camiler inşa edip, birçok dünya ve ahret muradına vesile olacağını” düşünerek, “Usta olup, dünyada eserler bırakayım” diyerek, bu görevi kabul ettiğini söylüyor.

Sinan’ın, 90 yılı bulan uzun yaşamı boyunca, çok sayıda binaya imzasını attığını biliyoruz. Ama, “Tezkiretü’l-Bünyan” ’da, bunların yalnızca birkaç tanesinden, doğal olarak, en ünlülerinden söz ediliyor.

Bunların ilki, Kanuni’nin çok sevdiği, ancak, çok genç yaşta yitirdiği şehzadesi Sultan Mehmet için yaptırdığı Şehzade Camii.

Bunun hemen arkasından, Padişah’ın, İstanbul’un su sorununu çözmeye yönelik girişiminin odağında bulunan Kırkçeşme Suyolu’nun yapım öyküsü uzun uzun anlatılıyor.

Kitabın sayfalarında yer alan bir başka Sinan yapısı da, Büyük Çekmece Köprüsü.

“Tezkiretü’l-Bünyan”da elbette ki, Süleymaniye ve Selimiye de var.

“Yapılar Kitabı”nın ikinci bölümünü oluşturan ve birinciye göre daha kısa olan “Tezkiretü’l-Ebniye”de de, aşağı yukarı aynı konular işleniyor. Yalnız, onda, Sinan’ın yapılarının listesi, 13 bölüm hâlinde, çok kapsamlı olarak veriliyor.

Bu kitaplarda, Süleymaniye’nin tamamlanıp ibadete açılmasının gecikmesi üzerine, Kanunî’nin, Sinan’ı, Fatih döneminde yaşamış ve Fatih tarafından dövdürülmüş, öldürtülmüş olan adaşı Atik Sinan’ın başına gelenleri anımsatarak tehdit etmesi, Kırkçeşme Suyolu’nun yapımı sırasında çeşitli dedikoduların çıkarılması gibi hayli ilginç bilgiler var.

Bütün bunlar, yazımın başında değindiğim kısır ortam da dikkate alındığında, elbette ki önemli, elbette ki değerli. Ancak, anekdotlarla, beyitlerle süslü olan “Tezkiretü’l - Bünyan”ın da, hemen hemen bütünüyle manzum olarak kaleme alınmış olan “Tezkiretü’l-Ebniye”nin de, genelde Osmanlı’nın, özelde Sinan’ın mimarisini, tasarım felsefesini, mekân anlayışını, strüktür tekniğini ayrıntılı olarak kavramamızı, bilimsel olarak anlamamızı sağlamaya yetmediğini; ayrıca, Selimiye’nin kubbesinin, Ayasofya’nınkinden büyük olduğunun ileri sürülmesi gibi, yanlış birtakım bilgiler de içerdiğini; bu açıdan bakıldığında, bu kitapların birer el kitabı bile sayılamayacağını; her ikisinin de, örneğin Vitruvius’un “De architectura”sı ya da Alberti’nin “De re aedificatoria”sı türünden mimarlık kitapları olmadıklarını vurgulamak gerekiyor.

Bu kitapların, Divan Edebiyatı çerçevesinde kaleme alındıklarını söylemekse, yanlış olmaz. Gerçekten de, bilindiği üzere, bu edebiyat türünde, “teşbih” yani benzetme sanatından bol bol yararlanılmıştır. Divan şairleri, öve öve bitiremedikleri sevgililerinin gözlerini bademe, dudaklarını kiraza, boylarını selviye benzetmişlerdir. “Tezkiretü’l – Bünyan”da da, Şehzade Camii’nin kubbelerinin “denizin kabarcıklarına”; renkli kemerlerinin gökkuşağına, “bahçesine dikili mermer direklerinin, [...] seyre durmuş sevgili simalı servilere”; minarelerinin “aydınlık gönüllü bir ihtiyarın önünde ayağa kalkmış, uzun boylu, yakışıklı gençlere”; “şaşılası”, “hoş” Büyük Çekmece Köprüsü’nün “hilâl kaşlı bir güzele”; aynı köprünün kemerlerinin suda yansımasının, Arap abecesindeki “nün harfine” benzetildiği görülüyor.

“Tezkiretü’l-Ebniye”den yer alan şu satırlar da, o kitabın, bir mimarlık kitabından çok, bir şiir kitabı olduğunu göstermiyor mu?

“Geçüp tahta Şeh-i gerdûn-menâzil

Selîm ibni Süleymân Han-ı ‘âdil

Edirne şehrine kıldı nazar ol

Kodı ‘âlemde hayr-ile eser ol

Bir a’lâ câmi’ etti anda bünyâd

Cihân turdukça ola hayr ile yâd

Basît-i hâki tarh idelden Üstâd

O resme bir binâ olmadı bünyâd

Direksiz künbedün altında elhak

O kubbe oldı bir top-ı mu’allak

Ayasofya gibi kubbe aslâ

Yapılmaz derler idi halk-ı dünyâ

Olupdur kubbesi andan mu’azzam

Nazîri yok-durur vallâhu a’lem”

Bütün bunlardan sonra, sonuç olarak, şunları söylemek istiyorum: “Tezkiretü’l - Bünyan” ve “Tezkiretü’l - Ebniye, genelde mimarlık tarihine, özelde Osmanlı Mimarisi’ne ilgi duyanların mutlaka okumaları gereken iki kitap.

* Sâî Mustafa Çelebi, 2002, Yapılar Kitabı, Tezkiretü’l – Bünyan ve Tezkiretü’l – Ebniye, (Mimar Sinan’ın Anıları), Tıpkıbasım – çevriyazı – eleştirel basım: Hayati Develi, Günümüz diline aktarım: Hayati Develi – Samih Rifat, Koçbank, İstanbul.

Bu icerik 21315 defa görüntülenmiştir.