377
MAYIS-HAZİRAN 2014
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

DOSYA: 2014 ULUSAL MİMARLIK ÖDÜLLERİ

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK GÜNDEM

Yerel Seçimler ve Gelecek…

Eyüp Muhcu, Mimarlar Odası Genel Başkanı

"Mimarlar Odası tarafından 'kent suçları' ile ilgili açılan davalarda yargının verdiği 'yürütmeyi durdurma ve iptal kararları' idare tarafından uygulanmamakta ve hatta Erdoğan hukuksuzluğu daha da öteye taşıyarak yargıya ve kent, kültür, çevre değerlerini, ülke kaynaklarını savunanlara açıkça meydan okumakta ve tehdit etmekte bir sakınca görmemektedir." “Referanduma dönüşen ve yüksek katılımın olduğu seçimler sonucunda iktidar, çıkardığı Büyükşehir Yasası, devlet olanaklarının kullanılması, hukuksuzluklar ve muhalefetin izlediği seçim stratejileri ve organizasyonsuzluğun da katkısıyla ülke genelinde 2,5 milyonu aşkın oy kaybına rağmen yerel yönetimleri büyük çoğunlukla almıştır. Bu durum dünya basınında 'Demokrasi taraftarları kaybetti!' gibi ironik değerlendirmelere neden olmuştur." "İktidarın, kentsel, kültürel ve çevresel yıkım süreçlerini daha da hızlandıracağı, bunun önünde engel olarak gördüğü her şeye açtığı savaşın şiddetini daha da yükseltileceğini de tahmin edebiliriz. [...] 12 yıllık AKP iktidarları pratiklerinden, hükümetin varlığını ve geleceğini bağladığı tarih ve doğa değerleri üzerinden ‘soygun’ süreçlerini hızlandırarak devam ettirmek, temel hak ve özgürlükleri gasp etmek isteyeceğini çok iyi biliyoruz.”

Mimarlar Odası Yerel Yönetimler Raporu’nda da öngörüldüğü gibi, 30 Mart Yerel Seçimleri ülkenin tarihsel bir eşikte olduğu bir dönemde ve genel seçimler havasında geçekleşmiştir. Yaşanan süreç ve sonrasında oluşan yönetimler gelecekle ilgili pek çok soru işareti ve kaygı içeren değerlendirmelere neden olmuştur.

Ülkelerin, toplumların tarihinde 50 yılda, 100 yılda bir karşılaşabilecekleri alt-üst oluş süreçlerinden geçerken, yerel yönetimlerin belirlendiği bir seçim süreci yaşanmıştır. Bu dönemin temel karakteristiğini acımasızca özgürlüklere, demokratik haklara, kent, kültür ve çevre değerlerine saldırıldığı; bütün ülke topraklarının engelsiz yağma özgürlüğüne açıldığı; her türlü şiddet ve baskıların artığı; “soygun, hırsızlık ve yolsuzlukların” ayyuka çıktığı; savaş çığırtkanlığı yapıldığı olağanüstü zamanlar olarak nitelemek hiç de abartılı olmayacaktır.

Nitekim toplumun, “Gezi Duyarlılığı”nın yarattığı “demokrasi ve özgürlük” taleplerinin yükseldiği bir iklimde 17 Aralık soruşturmaları gündeme gelmiştir. Hükümetin bütün hukuksuzluklarını örtme çabası tam olarak amacına ulaşamamış ve bunun sonunda otoriter politikaları hayata geçiren, ülke kaynaklarını talan eden, meslek örgütlerini tasfiyeye soyunan iktidar temsilcileri hakkında, “asrın soygununu” gerçekleştirdikleri ve “hırsızlık çetesi” iddialarıyla fezlekeler hazırlanmış; şimdilik dört bakan bu nedenle görevlerinden istifa etmiş veya istifa etmek zorunda kalmıştır.

Bu süreçte iktidar “kamu ve yargı” denetimini yok saymayı kural haline getirmiş, buna karşın bütün özerk, bağımsız kuruluşları “idari ve mali” olarak denetleme yetkisini kendinde görebilmiştir.

Mimarlar Odası tarafından “kent suçları” ile ilgili açılan davalarda yargının verdiği “yürütmeyi durdurma ve iptal kararları” idare tarafından uygulanmamakta ve hatta Erdoğan hukuksuzluğu daha da öteye taşıyarak yargıya ve kent, kültür, çevre değerlerini, ülke kaynaklarını savunanlara açıkça meydan okumakta ve tehdit etmekte bir sakınca görmemektedir.

Türkiye, bu ve benzeri koşullarda seçimlere giderken Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir şekilde “seçim güvenliği, oy hırsızlığı ve hile” tartışmaları gündeme gelmiştir. Yurttaşlar sandıklara verdikleri oylara sahip çıkmak için sandık başlarında YSK önünde gece ve gündüz nöbet tutma ihtiyacı hissetmişlerdir. Bütün bu çabalara rağmen seçim üzerindeki şaibeler artarak devam etmiştir.

Yerel seçimler açısından vurgulanması gereken önemli bir diğer konu ise, “hırsızlıkları” belgelenmiş kişilerin seçime girebilmeleridir. “Demokrasi ve hukuk” normlarının egemen olduğu hiçbir ülkede “hırsızlıkları” belgelenmiş kişilerin ve hatta hakkında herhangi bir şaibe iddia edilenlerin dahi seçime girme hakkı ve seçilmeleri sözkonusu değilken, ülkemizde bu açık “hukuk ve etik” ihlalin yaşandığı seçimleri meşru kabul etmek mümkün değildir.

Referanduma dönüşen ve yüksek katılımın olduğu seçimler sonucunda iktidar, çıkardığı Büyükşehir Yasası, devlet olanaklarının kullanılması, hukuksuzluklar ve muhalefetin izlediği seçim stratejileri ve organizasyonsuzluğun da katkısıyla ülke genelinde 2,5 milyonu aşkın oy kaybına rağmen yerel yönetimleri büyük çoğunlukla almıştır. Bu durum dünya basınında “Demokrasi taraftarları kaybetti!” gibi ironik değerlendirmelere neden olmuştur.

Gelinen aşamada, tarihsel nosyonu itibariyle “demokrasinin kaleleri ve sağlıklı kentleşmenin güvenceleri” olan ve aynı zamanda “kamusal özerkliğe sahip” kuruluşlar olması gereken yerel yönetimler tamamen iktidarın işgal, kuşatma ve kontrolü altına girmişlerdir. “Diktatörlüğün ilanı” anlamına gelen bu gelişmelerle birlikte ülke karanlık bir döneme savrulurken çok daha büyük ölçekte sorunlar ve krizlerle yüzleşmeye hazır olmamız gerekiyor…

Bu kapsamda, 12 Eylül 1980 “neo-liberal” darbe ile başlayan, kamusallığı çökerten, piyasayı kutsayan, kentleri ekonominin finansman aracı olarak gören politikaların kuralsız ve daha vahşi bir şekilde sürdürülmesi hiç şaşırtıcı olmayacaktır. Bu politikalara bağlı olarak iktidarın, kentsel, kültürel ve çevresel yıkım süreçlerini daha da hızlandıracağı, bunun önünde engel olarak gördüğü her şeye açtığı savaşın şiddetini daha da yükseltileceğini de tahmin edebiliriz.

Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmeler ve Anayasa ile “bağımsız ve özerk” yapıları güvence altında olan kuruluşlara, bu anlamda başta yargı olmak üzere, bütün kamu kuruluşlarına, meslek örgütlerine, sivil-demokratik kuruluşlara, siyasal partilere yeni saldırılar gündemdedir.

12 yıllık AKP iktidarının pratiklerinden, hükümetin varlığını ve geleceğini bağladığı tarih ve doğa değerleri üzerinden “soygun” süreçlerini hızlandırarak devam ettirmek, temel hak ve özgürlükleri gasp etmek isteyeceğini çok iyi biliyoruz. Ancak, ülkemizi “otoriter ve rantçı” bir anlayışla yönetme biçimi kısa bir erimde mümkün olsa bile orta ve uzun vadede yıkılmaya mahkumdur. Bu şekliyle diktatörlük aşamasına gelen, ülkenin bütün değerlerini talan eden, ayrımcı ve nefret söylemini sürdüren, Suriye’de savaş politikalarını yürürlüğe sokan, Türkiye’yi her bakımdan sorunların odağı haline getiren bir siyasal davranışın fiilen varlığını devam ettirmesi olası değildir.

“Eşit ve adil” olmayan yerel seçimlerle “diktatörlük” anlayışının perçinlendiği, ülke ve toplum olarak karanlık süreçlerden geçtiğimiz bugünlerde mimarların ve mimarlığın öznesi olduğu “Gezi Duyarlılığı”nın yükseltilmesine her zamankinden daha fazla gereksinim vardır.

Bu sorumluluklar doğrultusunda kültürel farklılıkları zenginlik olarak gören ve bu değerlere saygı gösteren; “barış içinde birarada yaşama” ilkesinden, demokratik ve barışçıl yöntemlerden ödün vermeyen; yaşama ve yaşam değerlerine sahip çıkan; toplumsal kültürün gelişmesi ve sağlıklı yaşam çevrelerinin oluşturulması için bilimsel ve mesleki mücadeleyi öne çıkaran mimarlar ve onun örgütü olan Mimarlar Odası bu süreçte tarihsel bir nosyona sahiptirler…

Her yer mimarlık, her yer direniş!

Bu icerik 4561 defa görüntülenmiştir.
Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra YSK önünde toplanan kalabalık, 31 Mart 2014, Ankara.