362
KASIM-ARALIK 2011
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Yerin Deneyimlenmesi: KAYAKÖY
    Dilay Güney, Yrd. Doç. Dr., Beykent Üniversitesi, Mimarlık Bölümü
    Levent Arıdağ, Yrd. Doç. Dr., Beykent Üniversitesi, Mimarlık Bölümü

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK GÜNDEM

Kanun Hükmünde Kararnameler Süreciyle ve İçerikleriyle Demokrasimizin Kalitesini Geriletiyorlar

İlhan Tekeli, Prof. Dr., ODTÜ, Mimarlık Fakültesi

“Belki savaş dönemleri gibi olağanüstü dönemlerde düzenlemeleri hızlandırmak için hükümetleri bu tür yetkilerle donatmak haklı görülebilir. Ama normal dönemlerde hükümetlere bu yetkilerin verilmesi demokrasi anlayışıyla bağdaştırılamaz. Bu dönemlerde KHK’ları kullanmak, demokratik süreçlerden kaçınmaktan başka bir şey değildir.”

“Bir mevzuat bu kadar sık aralıklarla değiştirilirse başlangıçta iyi hazırlanmamıştır demektir. Bu mevzuatın gelişmesinin büyük ölçüde küçük grupların çok düşünülmemiş müdahalelerine açık hale gelmesi demektir.”

“İyi müzakere edilmemiş mevduat geliştirilmesinin ne tür hatalara açık olduğunu son günlerde Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) konusunda yaşananlar da gösterdi. Bu dünyada görülmedik bir şeydi. Stalin Rusyası’nda bile Akademiye siyasal organlarca bir atama yapılmamıştı.”

“Oysa bu tür sorunlardan kaçınabilmek için 19 Aralık 2005 tarihinde 2005/9986 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’yla Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik çıkarılmış bulunmaktadır. AKP iktidarı döneminde çıkarılmış bu yönetmelik, yine aynı iktidarca uygulanmamaktadır. Hükümetten mevzuatı bu yönetmeliğe uygun oluşturmasını beklemek bizim demokratik hakkımızdır.”

Son aylarda Hükümet ardı ardına çıkardığı Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK), Türkiye’nin kamu yönetim sistemini, Bakanlar Kurulu Kararlarıyla topluma karşı emrivakiler yaratarak, toplumda müzakere edilmeden, yeniden düzenliyor. Bu düzenlemeler, içerikleri bakımından çok sayıda eleştiriye konu olmaktadır. Ama içeriklerden önce eleştirilmesi gereken ilk konu, Hükümetin yaygın biçimde KHK mekanizmasını kullanmasıdır. Böyle bir mekanizmanın kullanılması demokrasimizin kalitesini geriletmektedir.

KHK’lar 1982 Anayasası’nda bulunan bir yetkiye dayanarak çıkarılmaktadır. KHK’lar Meclisin konu, süre ve amacı belirleyerek, Bakanlar Kurulu’na verdiği sınırlanmış bir yetkiye dayanarak çıkarılmaktadır. Bu kararnameler Meclis tarafından onayladığından kanun gücündedir. Bu süreç temelde, bir kanunun hazırlanmasında muhalefeti devre dışı tutarak icranın elini güçlendirmektedir. Günümüzde zaten icra çok kuvvetlidir. Onu daha da güçlendirmek demokratik sistemin işleyişini zorlaştırmak anlamını taşımaktadır.

KHK mekanizması Osmanlı İmparatorluğu döneminde de bulunuyordu. Bu mekanizmayı İttihat ve Terakki iktidarı çok kötü biçimde kullandığı için, 1921, 1924 ve 1961 Anayasalarında KHK mekanizmasına yer verilmemişti. KHK’nın Türkiye’nin gündemine yeniden girmesi, 1971 askerî müdahalesi sonrasında yapılan Anayasa değişikliği ile olmuştu. Ama 1982 Anayasası’nda KHK’lara daha geniş biçimde yer verildi. Sadece bu kısa tarihsel bilgi bile bize KHK’ların demokrasinin kalitesiyle önemli sorunları olduğunu gösteriyor. 1982 Anayasası’nda bile KHK’ların temel haklar, kişi hakları ile siyasi hak ve ödevler hakkında düzenleme yapamayacağı şeklinde bir sınırlama getirilmiştir. Ama KHK’larla getirilen çok sayıda düzenlemede, dolaylı olarak, bu sınırlanmış alanlara da müdahale edildiği görülmektedir. Belki savaş dönemleri gibi olağanüstü dönemlerde düzenlemeleri hızlandırmak için hükümetleri bu tür yetkilerle donatmak haklı görülebilir. Ama normal dönemlerde hükümetlere bu yetkilerin verilmesi demokrasi anlayışıyla bağdaştırılamaz. Bu dönemlerde KHK’ları kullanmak, demokratik süreçlerden kaçınmaktan başka bir şey değildir.

12 Haziran 2011 seçimleri öncesinde AKP Hükümeti 6 Nisan 2011’de Kamu Hizmetlerinin Düzenli, Etkin ve Verimli Bir Şekilde Yürütülmesini Sağlamak Üzere Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Teşkilat, Görev ve Yetkileri ile Kamu Görevlilerine İlişkin Konularda Meclisten çıkardığı 6223 sayılı Kanun’la, tüm devlet teşkilatını KHK ile değiştirebilme yetkisini aldı. Hükümet bu yetkiye dayanarak seçim öncesinde 3 Haziran 2011’de Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında 636 sayılı KHK’yı çıkardı. Seçim öncesinde böyle yeni bir bakanlığın oluşturulması, AKP iktidarının devletin yeniden düzenlenmesi için bir çalışma yaptığı ve bunu uygulamaya koymakta kararlı olduğu kanısını yaratmıştı. Oysa seçimi AKP’nin % 50’ye yakın oy alarak kazandığı belli olduktan sonra, sıra yeni hükümetin kurulmasına geldiğinde, 4 Temmuz 2011’de çıkarılan 644 ve 645 sayılı KHK’lar ile 636 sayılı KHK ile kurulan bakanlık bir ay süre geçmeden “Çevre ve Şehircilik” ve “Orman ve Su Bakanlığı” olarak ikiye bölünmüş oldu. Demek ki KHK çıkarmak konusunda yetki alınırken, yeniden düzenleme konusunda yapılmış güvenilir bir çalışma yoktu. Bakanlıkların dağılımında kurulacak siyasal denge gereksinmeleri 636 sayılı KHK’nın kolayca aşılmasına neden olabiliyordu.

636 sayılı KHK kısa aralıklarla değiştirilmeye devam edildi. 17 Ağustos 2011’de 648 sayılı, 17 Eylül 2001’de 653 sayılı KHK çıkarıldı. Bir mevzuat bu kadar sık aralıklarla değiştirilirse başlangıçta iyi hazırlanmamıştır demektir. Bu mevzuatın gelişmesinin büyük ölçüde küçük grupların çok düşünülmemiş müdahalelerine açık hale gelmesi demektir. Oysa TBMM’de usulünce müzakere edilen yasalar daha iyi gelişecek ve sık sık değiştirilmeye açık olmayacaktır. 653 sayılı KHK’da yapılan düzenlemeler, şu ya da bu şekildeki yollara başvurarak yerel yönetimlerin yapı ruhsatı, yapı kullanma izni verme, iş yeri açma ve çalışma ruhsatı verme yetkilerini zedeliyor, nihai karar yetkisini kendi üstüne alıyordu. Bu zaten çok merkezî olan yönetim sistemini daha da merkezileştiriyordu. Bu Türkiye’deki demokrasi açığına yeni bir katkı yapmak demektir.

İyi müzakere edilmemiş mevduat geliştirilmesinin ne tür hatalara açık olduğunu son günlerde Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) konusunda yaşananlar da gösterdi. 8 Haziran 2011 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 635 sayılı KHK ile TÜBA, Başbakanlığa bağlı olmaktan çıkarılarak Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlandı. Bu ancak bir bilimler akademisinin ne olduğunu bilmeyenlerin yapabileceği bir düzenlemeydi. TÜBA, Bakanlığın organizasyon şemasında KOSGEB’le aynı düzeyde yer alıyordu. Bu dünyada hiçbir yerde görülmeyecek bir garabetti. Bunu 27 Ağustos 2011 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 651 sayılı KHK ile getirilenler izledi. Akademi üyelerinin üçte ikisinin Hükümet ve Hükümetle ilgili kurumlar tarafından seçilmesi öngörülüyordu. Bu dünyada görülmedik bir şeydi. Stalin Rusyası’nda bile Akademiye siyasal organlarca bir atama yapılmamıştı.

Eğer kapalı kapılar arkasında konuyu hiç bilmeyenlerce düzenlemeler yapmaya kalkarsanız, bu tür hatalar yapmanız kaçınılmaz olur. Nitekim günümüzde yaşananlar bunu kanıtlamaktadır. Oysa bu tür sorunlardan kaçınabilmek için 19 Aralık 2005 tarihinde 2005/9986 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’yla “Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” çıkarılmış bulunmaktadır. AKP iktidarı döneminde çıkarılmış bu yönetmelik, yine aynı iktidarca uygulanmamaktadır. Hükümetten mevzuatı bu yönetmeliğe uygun oluşturmasını beklemek bizim demokratik hakkımızdır. Galiba bu işler beklemekle olmuyor. Sahip çıkmak, mücadele etmek gerekiyor.

Bu icerik 3075 defa görüntülenmiştir.