365
MAYIS-HAZİRAN 2012
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

DOSYA

2012 / XIII. Ulusal Mimarlık Ödülleri

YAYINLAR



KÜNYE
KENTLER

Hangi Kültür? Hangi Demokrasi?*

Doğan Kuban, Prof. Dr., Kent, Kültür ve Demokrasi Forumu Danışma Kurulu Üyesi

Çağdaş dünya bağlamında açıklamaya çalışacaklarım, kuramsal bu toplantının bütün kurgusunu yadsıyor gibi görünebilir. Gerçi kentlerimiz var, kültürümüz de var, demokrasiden de söz ediyoruz. İş helva yapmaya kalıyor. Kendine demokratik diyen sayısız dünya toplumu var. Demokrasi bir çerçeve kavram. İçinin nasıl dolduğu belli değil. Hititlerin de kentleri vardı, Yunanlıların da, Azteklerin de vardı, hatta göçer Türklerin bile kentleri vardı, kültürleri de vardı, bir demokrasi mi eksikti? O da zaten ya yok, ya da belirsiz. Dünyanın gelirinin % 20’sinin, % 1 tarafından kullanıldığı ve 1 milyar aç insanın yaşadığı bir dünyada ne demokrasisi olabilir ki? Eşitsizlik içinde bir demokrasi ne olabilir? Nasıl dağıtılıyor bu haklar, eşitlikler? Türk gazetelerinde değilse bile dünya basınında izlediğimiz zaman bu konuda kuşkulu olmak için her türlü neden var.

Burada dile getireceğim düşünceleri hiç olmazsa 30 yıldır yineliyorum, hiçbiri yeni değil. Ne var ki bugün neokapitalizmin egemen olduğu bu dünyada okullarda öğrendiğimiz ne varsa anlamını yitirdi. Üretim-tüketim sarmalında dünya politikası bütün bu kavramların içini boşalttı. Eskiden kuramsal, bilimsel düşünceler teknolojiyi yönlendiriyordu. Bugün teknolojinin yönünü sadece kapitalist patronlar saptıyor. Dünya yine soğuk savaş döneminde olduğu gibi iki kutuplu oldu. Bir tarafta eski kapitalistler var, Amerikalılarla Avrupalılar; öbür tarafta da yeni solcu kapitalistler var. Asya’yla eski kapitalistler arasındaki kavga tüketim ve üretim savaşıdır ve Batı bunu kaybetmek üzere. Onu da kendileri söylüyorlar, “2015’e gelince bugün dünyanın ikinci ekonomisi olan Çin bize yetişecek” diyorlar. Oysa Çin güncel standartlara göre fakir bir ülke. Bu da bazı yaygın parametrelerin değiştiğini kanıtlıyor. Eskiden “Asılacaksan İngiliz ipi ile asıl!” derlerdi. Bu artık geçerli değil.

Ölesiye bir egemenlik kavgası seyrediyoruz ve bu kavga nedeniyle şimdiye kadar öğrendiğiniz bütün uygarlık ve insanlık paradigmaları önemini yitirmiştir. Bunun farkına varmazsanız boşuna konuşur durursunuz. Her olgunun arkasında bazı sayısal gerçekler var. Rem Koolhaas bundan 11 yıl önce bir kitap yayımladı: “Mutations” bir Harvard projesiydi, bu konuşmada verdiğim sayıların bir bölümü o kitaptan.(1)

20. yüzyılın başında insanların % 90’ı köylerde yaşıyordu. Osmanlının son döneminde ve Cumhuriyetin başında da Türkiye’nin % 90’ı köylüydü, okuma-yazma da bilmezdi. Şimdi bazen komik şeyler oluyor, adamın biri “Nasıl olur efendim, ne olmuş sanki Cumhuriyette, biz şuna yetişemedik, bunu yapamadık” diyor, yani 2500 sene okuma yazmasız kalmış bir toplum. 1923 ile 1938 arasında, yani I. ve II. Dünya Savaşları arasında bir hamlede dünyaya erişebilirmiş gibi anlamsız sözler söylüyorlar. Onları okuyan cahiller de çok.

2025’te öngörülerine göre, dünya halkının 5 milyarı kentlerde yaşayacak. Fakat ilginç olan şu ki, bunun üçte ikisi fakir ülkelerde. O tarihlerde dünyanın pek çok ülkesi ne kadar çaba gösterse de 500 yıl dünyayı sömürmüş Batılılar gibi zengin değil, yine fakir ülkeler olacak. Ama kent denilen yerleşmeler daha büyük ve kalabalık olacaklar. Bu istatistiklikleri de Batılılardan öğreniyoruz. Çünkü Türkiye’de istatistik politikasının kendimizi doğru tanımakla ilişkisini henüz gerçekleştiremedik.

1950’de dünyada nüfusları 8 milyonu geçen iki kent vardı: Biri Londra, biri Paris. 2000’de ise nüfusları 10 milyonu geçen 22 tane megalopolis vardı. Bugün sayıları 30’u bulan bu megalopolislerin 25’i en az gelişmiş ülkelerdedir ve bunların 20’si Asya’dadır. Bunların 2025’te en büyük olacakları tahmin edilen 10 tanesinin içinde bir tane gelişmişi var: Tokyo. Bu, megalopolislerin genelde fakirlik gösterisi olduğunu gösteriyor. Londra’yı, New York’u ve Paris’i çıkarın; Almanya’da, İtalya’da, Fransa’da var mı megalopolis? Hayır, Avrupa’nın neresinde var megalopolis? Fakat işte Lagos, Karaçi türünden acıklı yerler, fakir ülkelerde hızlı kanser gibi büyüyor.

Bizim fakirliğimizi de İstanbul kanıtlıyor.

İstanbul, Türkiye nüfusunun % 20’sini içeriyor. 75 milyona 15 milyon. Nüfus tahminlerine göre 2050’de İstanbul’un nüfusu doğuma bağlı olmadan otomatik olarak 23 milyonu bulacak. Küçük kentlerde çok daha dramatik değişmeler var. Orta mektebin birinci sınıfını Denizli’de okudum, dünya savaşından önce. Denizli’nin nüfusu 15 bindi, bugün 650 bin, 17 kat artmış. Denizli diye benim bildiğim bir kent kalmadı, kalamadı. Benim tarihini yazdığım İstanbul da, camiler olmasa yok.

Bu değişikliklerin doğasını kavramakta zorluk çekiyoruz. Bu çok büyük sayısal değişikliklere tekabül eden sosyal, eğitimsel, ekonomik değişmeler (gelişme değil) yönsüz, tanımsız hatta insan kişiliğini yozlaştırıcı. Aralarında bir kesiklik var. Kendi içinde tutarlı olmayan bu tanımsız büyüme ve bir ölçüde kontrol edilemediği için yozlaşma, sayısız sorun yaratıyor. Benim gençliğimde Anadolu’nun kentlerinin 20 ilâ 50 bin nüfusları vardı. Büyük kentler 70-80 bin nüfusluydu. 1933’te bugünkü İstanbul nüfusu kadar insan yaşıyordu Türkiye’de.

Birdenbire köyden kente sıçramış insanlarla dolmuş metropoller, megalopolisler yarattık. Bu azmanlaşma göz açıp kapayana kadar gerçekleşti. Buna karşın bugün ulusal gelirimizin yarısını yıllık borç faizine yatırıyoruz. Bir tüketim sarmalına girdik. Fakir fukara sokaklarda alışveriş için dolaşıp duruyor. Büyüklük, zenginlik alameti değildir. Çin dünyanın ikinci ekonomisi, ama Çin yine fakir bir ülke. Eskiden zengin ülke herşeye egemendi, en çok üretiyordu, en çok satıyordu, bugün fakir bir ülke daha çok satıyor, daha çok üretiyor. Bunlar tersine dönmüş düzenlerdir. Yeni dünya ekonomisinin parametreleri değişti. Bunu anlamazsak boşuna konuşmuş oluruz.

Üç çeşit kent var genelde. Avrupa kökenli bir gelişmeyi temsil eden kentler var: Roma, Paris ve Londra başta geliyorlar. Amerikan kökenli bir değişik kent gelişmesi var: New York bunun değişmez örneği. Bir de 1960’tan sonra bütün dünyada ve Türkiye’de de, ha babam şişen ve sonunda megalopolise kadar uzanan çok merkezli kentler var. Daha doğrusu kent unvanlı agglomeralar var. Geri kalmış ülkelerin kentleri üçüncü tipi oluşturuyorlar.

Bu kent olgusu bağlamında İstanbul bizim için çok önemli. Çünkü Türkiye’nin nüfusunun % 20’si burada yaşıyor. Dünya coğrafyasındaki kontrolsüz çılgın büyüme açısından İstanbul bir paradigmadır, ama kendi özgün geçmişi nedeniyle de hâlâ özgün bir şehir ve hâlâ çok güzel bir şehir, daha çirkinleştiremedik. Ülke ekonomisinin yarısı burada konuşlanmış. İstanbul Türkiye’ye eskiden beri örnek olur. Bu onun tarihî rolüdür. İstanbul’da olanları Kayseri’de de Mardin’de de yapıyorlar. O taklitlerin ilk örnekleri de, İstanbul adı altında, Ümraniye ya da Bağcılar’da oluyor.

Anımsamakta yarar var: İstanbul hiçbir zaman Avrupa kenti olmadı. Ortaçağdan bir Galata, sonra onun uzantısı Beyoğlu, birkaç tane de sultan sarayı. Onun dışında İstanbul benim çocukluğumda da, hatta 1970’te koruma planını yaparken bir Avrupa kenti değildi, bir Türk kentiydi. Bugünün İstanbul’u, metropoliten alanın plânsız büyümesi, olumsuz estetik nitelikleri ve yoksulluğuyla, yapı teknolojisi çok ilerlemiş olsa da övünülecek bir yerleşme değil.

Türkiye’de planlanmış bir kentten söz etmek zordur. 1980 senesinde MIT’de hocalık yaparken uluslararası İslam’a çok yakın bir ilgi vardı. Devlet bunu örgütlüyor ve para veriyordu. MIT’te, Amerika’nın en meşhur kent plancıları geldi, “İslam’da kent nasıl gelişecek?”diye bir seminer yapıldı. “Türkiye’de bir plan uygulaması hiç görmedim” dedim. Oradaki birçok kişi planların uygulanmadığına inanmadılar. Oysa mekanizmayı ben yaşarken öğrendim. Bir zamanlar bir Boğaziçi Planı yapıldı, 6 ay içinde bu Boğaziçi İmar Plânı’na 134 tane mücavir plân eklendi, sonradan hiçbir şey uygulanmadı. Kimse kontrol edip de, “Bu uygulandı, bu uygulanmadı, plân şöyleydi, böyle oldu” filan da demedi. Kanımca hiçbir boyutu ile izlenmeyen, eleştirilmeyen planlama süreçleri (buna planlama denirse) utanç vericidir.

Bütün dünyada fakir megalopolislerde kontrolsüz bir alansal büyüme var. Fiziksel, sosyal, ekonomik bir balon. İster Dudullu’ya gidin, ister Bağcılar’a gidin, nereye isterseniz uzayıp duruyor İstanbul; kontrolü yok, sınırı yok. Onun için nüfusunu da sayamıyorlar. İstanbul’u bilen var mı? Güncelleşmiş bir plan mı var? Dünyada eşi olmayan bir köstebek trafiği var.

Türkiye nüfusunu öğrenemedim. Bizim nüfus, devletin verdiği 72 milyon mu, Avrupalıların verdiği 75 milyon mu, yok bilmem bu sene yayımlanan bir almanaktaki 77 milyon mu? Kimse bilmiyor. İstanbul’un nüfusu sokaktaki şoföre sorsanız, 25 milyon bile olabilir. Türkiye’nin en büyük kenti, ekonomisinin yarısının üstüne oturduğu kentin nüfusunu bilmeyen bir toplum olur mu, oluyor.

Yeni merkezler oluşuyor. İstanbul’da kaç tane Beyoğlu var? Zaten bunların sayısı, miktarı, alanı, işlerinin yüzdesi, bunlar arasındaki oranlar, hizmet verdiği kent alanları oranı, ulaşım sorunları, boyuna şişen kent balonunda konumları tesadüfi. Bir plan sonucu değil. Bir yatırımcı, bir politik ilişki plan yerine geçiyor. Bu balonlaşma bizim gibi kültürel gelişimini tamamlamadan büyüyen Asya, Afrika kentlerinde de var. Fakat Paris’in nüfusu çevresiyle beraber aşağı yukarı 12 milyona varıyor, ama bir merkezi var kentin: 2 milyon 800 bin kişi yaşar, 19. yüzyıldan bu yana Paris odur ve değişmez. Champs-Élysées, Champs-Élysées kalır. Seine kıyılarına gökdelenler gelmez. Avrupa kentlerinin tarihî merkezleri değişmez.

Bunun nedeni tarihseldir. Osmanlı İstanbul’u gelişmemiş, küçük bir kentti. Yenisine değil, eskisine el atmakta toplum neden bu kadar cesur? Gençliğimizde İstanbul küçük ve doğal yapısını koruyan bir kentti: İstanbul’un Suriçi 1440 hektardı. 1970’te belediye için hazırladığım bir koruma planı raporu ve 15 bin hektarlık bu alanı kapsıyordu. Fakat 1970’e kadar Üsküdar’ın Boğaziçi, Kadıköy’ün bir kısmı, Fatih, Suriçi, Aksaray, Davutpaşa vs. ahşaptı. Şimdi bu dokunun % 1’ini bile bulamazsınız.

2015’te 33 megalopolis’in 27’si, dünyanın en fakir ülkelerinde olacakmış. Bu sayısal röperi unutmayalım. Türkler korkak bir millet değil, yangından da korkmaz, depremden de korkmaz. En azından korkmuyorduk. İstanbul deprem kuşağında olmasına karşın çok kötü inşa edilerek büyüdü. Fakat şimdi korkuyoruz. Balon büyümeye devam ediyor, neden? Çünkü Türk ekonomisinde en çok para getiren toprak ve yapı spekülasyonu. Bunu sağır sultan bile duydu.

Bütün bu gelişmeler, temelde toplum yapısı ve kültürü ile ilişkili. Politikacıların Türkiye’yi şöyle değiştireceğiz, 10 senede böyle olacak, 15 senede böyle olacak filan diye hızlı büyümeye bağlı bir çabuk zengin olma idealleri hep vardı. Bu bazen küçük Amerika olma türünden megalomaniye dönüştü. Balonun havası spekülasyondur. Partiler arasında da pek fark olmuyor. Hepsi yüzlerce yıl topraksız yaşamış bir halkı temsil ediyorlar.

Öğrenemediğimiz bir şey var: Batıda kentsel gelişme Avrupa’nın dünyayı sömürgeleştirme süreci içinde oluşan bir şeydir. Avrupalı, sanki dünya mütemadiyen kendi geçmişi düşündüğü gibi olacakmış sanıyor. Biz de onlardan öğreniyoruz. Güzelleşecek, daha büyük olacak, daha zengin olacak. Aslında öyle bir şey olmayacak, giderek daha fakir olacak ya da daha azla geçineceksiniz. İklimsel değişiklikler ve enerji sıkıntısına gelince umut daha az. Kentler toplum sınıfları arasındaki eşitsizliği daha fazla yansıtacak. Enerji dar boğazına girildiği zaman gökdelenleri ısıtamayacağız, asansörleri çalıştıramayacağız, yapıların yarısı boş kalacak. Bizim gibi bu uluslararası tüketim çarkının girdabında dolanan toplumların 150 yıllık eskimiş kavramlara sarılarak düzgün kent inşa etmeleri olanaksız.

Kent, kültür, demokrasi derken hangi kentten bahsediyoruz? Mardin’den, İstanbul’dan, Paris’ten, Londra’dan, Amerika’dan mı? Kentin hangi bölgesi? Ümraniye mi, Beyoğlu mu? Kültürün hangi boyutu? Amerikan kültürü mü, Avrupa kültürü mü, Türk kültürü mü, İslam kültürü mü? Büyük boyutlarda bunların sayısı sonsuzdur. Kaldı ki karşınıza saf bir şey çıkmaz. Boeing’in içinde peşrev çaldığı zaman insan hangi ortamdadır? Sıradan insanın kafası bunlara ilişkin doğru dürüst tanımlanmamış kavramlarla iyice karışmıştır.

Dünyadaki değişme sürecini Türk medyasından öğrenemezsiniz. Özgürlüğü sınırlı, eğitimi yetersiz halkın o bilgiyi tüketmesi ise söz konusu değil. Oysa yabancı basın dünyanın ve Batının başına gelebilecek felaketleri irdeliyor. Economist gibi en ünlü kapitalist dergiler bile özeleştiri yaptıkları zaman şaşıp kalıyorsunuz. İçinize bir korku düşüyor, Avrupa ve Amerika böyle olursa biz ne olacağız diye düşünüyorsunuz.

10 yılda yapılmış ve uygulanan bir kent planı var mı Türkiye’de? Geçenlerde İngilizler "planning real" diye bir kavram ürettiler. Bu temelde “halkın katılımı ile planlama”. Mahalleyi mi, bu bölgeyi mi planlayacağız, halkın katkısıyla yapılsın. İngilizler programı yürütüyorlar. İtalyanlar yapamadılar. Burada toplumun demokratik yapısıyla ilgili bir durum var. İngiltere’de 1217’den bu yana kralla halk arasında yapılmış bir anlaşma, Magna Carta var. Bu anlaşmadan sonra halka verilen özgürlükler İtalya’da yok. Bütün İngiliz Anayasası, hatta yazılı olmayan Anayasa hukuku onun üzerine kurulur. İtalyan hukuku, Fransız hukuku ise, Roma hukuku üzerine kuruludur. Roma hukukunda güçlü bir bürokrasi var, merkeziyetçilik var, halkın idareye katılmasına izin verilmiyor.

Osmanlı’da bir sultan ve onun kulları olduğu için bizde “katılımcılık” kavramı hiç olmadı. İslam hukukunun kent ile ilgisi “Hizba” ile kurulur, sınırlıdır. Kent toprağına ilk sahip olan önceliklidir. Sonradan gelen ilk geleni rahatsız etmeden binasını yapmak zorundadır. Kaldı ki o çağın kentleri bir iki katlı basit yapılarla kuruluyorlardı. İslam hukuku bugünkü kent bağlamında bir şey söyleyemez. Zaten kimse bir şey dinlemiyor. Türkiye’de belediye yeni bir kurumdur. Ve politikaya gömülmüştür. Belediyeler planlama otoritesidir diye kendimizi aldatmayalım. Devlet bürokrasisi de bunu gerçekleştiremez. Üniversiteden mezun olan bir kent plancısı da bir uzman ortamında yetişmedikçe, özgür olmadıkça ve sorumluluk kendisine verilmedikçe bir uzman olma şansına sahip değildir. Politikacının hınk deyicisidir.

Hiçbir plan uygulanmıyor demek yerine, plan olmadığını söylemek daha doğru. İstanbul bir kent değil. Beyoğlu mu, Şişli mi, Cerrahpaşa mı, Sulukule mi, Boğaziçi mi, Kadıköy mü, Kartal mı, Bağlarbaşı mı? Ben İstanbul tarihçisiyim, ama İstanbul’u bilmiyorum. Gittiğim her yerde şaşırıyorum. Günde iki üç saat, dört saati yolda geçen insanlar kenti. New York bizden akıllı. New York da zor bir trafik şehridir, ama metrosu var. Amerikalı cebine koyduğu saat gibi bir şey olan otomobili kent içinde dışlamış. % 60 New Yorklu kendi arabasını kullanmıyor; metro ve otobüs kullanıyor. Bizde karnı aç olan adam otomobil almaya kalkıyor.

Türkiye’de tümüyle toprak sömürüsü anlamına gelen yüksek yapıdan başka bina yapılmıyor. Kuşkusuz yapımı da, işletmesi de daha pahalı. Amerika, konut kredisi yüzünden 2008 krizine girdi. Krediyle herkes ev aldı, sonra kredi faizini arttırdılar, insanlar ikinci yıldan sonra ödeyememeye başladılar. 62 banka battı Amerika’da. Harvard’ın Nobelli ekonomi profesörü Amartya Sen “Amerikan hükümeti 700 milyar Dolar yardım yapıp batan şirketleri, bankaları kurtarmaya çalışıyor. Niye 2000 dolar borcundan dolayı evi elinden alınan fakir Amerikalıya yardım etmiyor bu devlet?” diye soruyordu. Yanıtı belli. İnsanın önemini yitirdiği bir sömürü düzeninde yaşıyoruz. Bunun adı liberal ekonomi.

20. ve 21. yüzyıllar aklı tahta oturtan, fakat akıldışı olan herşeyi para için yapan dengesiz bir tarih çağıdır. Yaşam çelişkilerle doludur. Bir kişi birisini öldürse cinayet olur, ama bir ordu 100 bin kişi öldürse kahraman olur. Büyük cinayet kahramanlık oluyor. Bankalar da öyledir, bankalar kurtulur, vatan kurtulur, demokrasi kurtulur, kapitalizm kurtulur, zenginler kurtulur, fakir insanlar evlerini kaybederler. Bu tür sözler komünizm propagandası filan değil, çünkü komünizm vefat etti, komünizm diye bir şey yok. Şimdi komünist partileri dahil herkes kapitalist. İnsanların halinden söz ediyorum.

“Demokrasi” kavramının kentlerin balonlaşmasıyla ilişkisi nedir? Özgürce kaçak inşaat yapmak demokrasi ise, % 60 kaçak inşaatlı Türk kentleri demokrasinin şenlendiği yerlerdir. Demokrasi olgusuna daha ciddi bakarsak, Thomas Jefferson’un 1770’de Cahil ülkelerde demokrasi olmazsözünü anımsamak gerek. Bu bir parti sorunu değildir, bu toplum kültürü sorunudur. Hiçbir devlet idaresi toplum ortalamasından yüksekte olamaz. Milyonlarca insan o devlette memur olarak, öğretmen olarak, işçi olarak çalışır. Partiler bunlardan daha yüksek kültür seviyesinde olamaz.

İktidar toplumun entelektüel düzeyinin üzerinde program geliştirse de bunu uygulayamaz. Ortalama kültürün üzerinde bir devlet idaresi hayal etmemelidir. Devrim dönemleri, savaş dönemleri özel dönemlerdir. Ülkeleri yönlendiren toplumların kültür düzeyidir. Toplumları yönlendiren de dünyanın egemenlik yapısıdır. Arabı da, Eskimoyu da Türkü de, Amerikalıyı da hizaya sokar. Daha uygar olan daha çabuk, az uygar olan daha yavaş sıraya girer. Gecikmenin de bedelini halklar öder. Demokrasi yerine düşünce özgürlüğü demedikçe bir şey değişeceğini sanmıyorum. Çünkü demokrasi lafının arkasına istendiği kadar yalan saklanıyor.

Namık Kemal, “Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten” diyordu. Evet aklı kaldıramazsınız, dolayısıyla toplumun ortak aklı ne kadarsa, o toplumun devleti de o kadar akıllı olabilir. Her çağda aklı en çok kullanan toplumlar önde gitmişlerdir. Bu gün de aynı. Bunun göstergesi düşünce üreten akıllı adamların toplumdaki statüleridir. Osmanlı devletini bitiren, toplumun Ortaçağda kalan kültürüdür. Biz halkı okutmadan, üniversite açmadan, bilimadamı yetiştirmeden, filozof yetiştirmeden, dünya çapında sanatçı yetiştirmeden, koca bir imparatorluk yaşattık. Ben Cumhuriyet döneminde yaşarken 1930’larda, 1934 senesinde Elazığ’daydım, 1935–1936 senesinde Eğridir’deydim, 1937 senesinde Denizli’deydim, sonra da Ankara’da yaşadım. Ankara nüfusu 150 bindi, halkı Ortaçağda yaşıyordu. Biz 1950’lerden sonra Anadolu’da dolaşırken, güneş battığı zaman bütün köyler de uykuya yatardı. İstanbul’da birçok mahallede gazyağıyla aydınlanan geceleri biliyorum. Nereden nereye geldiğimizi unuttuk, sayıları da unutuyoruz. Devrimler ne oldu diye, devrim ne yapmış filan diyorlar. Devrim biziz, bu odadakiler. Devrimin hâlâ ulaşamadıkları ise kırsal halk.

Bugün başka bir olgu daha var: Yenileşmemiz. Eskiden bazı şeyler 400 yılda değişiyordu, 200 yılda, 100 yılda değişiyordu. Şimdi 2 yılda değişiyor, ufak bir teknolojik değişiklikle beraber eski kurguyu yerinden oynatmak gerek, yoksa işe yaramıyor. Üniversiteyi bitirdiğim zaman İstanbul’un nüfusu 1 milyon değildi, o döneme göre plancılık öğrendik. Almanlar, Fransızlar geldiler, kentler planladılar. Ankara için 300 binlik bir plan yapıldı. Şimdi Ankara 6,5 milyon. Geçmişte 100 yıllık olan bir süreç, bugün 2 yılda sonlanıyor. Savaş teknolojisi dehşet verici. Washington’da düğmeye basıyorsun, pilotsuz uçak Asyalıları öldürüyor. İletişim teknolojisi izlenemeyecek kadar hızlı. Bir ülkenin geriliği yeni teknolojiye adaptasyonu ile orantılı. Türkiye’de bu hesabı yapan var mı?

Türkiye’nin bugün bütün kaynaklarından elde ettiği elektrik 40 bin megavat. Oysa dışarıdan gelen enerji fiyatı her gün artıyor. Bir yandan da dışarıdan bize enerji satanlarla neredeyse kavga edeceğiz. Rüzgâr enerjisinden istifade etmek için ilgili bakanlığa 72 bin megavatlık proje önerilmiş. Onların bir kısmı geçersiz de olsa, 50 bin megavatlık rüzgâr enerjisi var. Güneş enerjisi olanağı ise 300 bin megavat. Öyleyse neden yeterli enerjiyi üretemiyoruz? Çünkü altyapıyı hazırlamak, yerleşmiş menfaatleri yerinden etmek para, politik karar ve uzman gerektiriyor. Yetişmiş adamı yok, bürokrasinin kafası basmıyor, onun için yapamıyoruz. 72 bin megavatlık proje Bakanlığa verilmiş. 1.500 megavatlık müsaade alınmış.

Kent toplum tarihinde en temel olgudur. Onun için kentle ilişkili olmayan hiçbir uygarlık olgusu yoktur. Kentinizin ne kadar hastalığı varsa, siz de o kadar hastasınız. Biz Türkiye bağlamında büyük kent için, küçük kent için, orta kent için, potansiyellerine göre, enerji potansiyeline, üretim potansiyeline göre ayrılmış boyutlarda hiçbir program yapamamışız. Ne kültürü bizimkisi? Blucin, cep telefonu kültürü mü, başörtüsü kültürü mü? İstanbul’un neresi, hangi İstanbul? Ümraniye mi, gökdelenlerin yapıldığı Maslak mı? Türkiye için bir kent modelimiz yok. Olabilir miydi? Peki, Türkiye’nin kültürü nedir, hangi kültür, ne kültürü? Yemek kültürü mü, elbise kültürü mü, göbek atma kültürü mü? Yoksa alışveriş merkezi kültürü, gökdelen kültürü mü? Hiç düşünüp soruyor muyuz? 10 sene evvel Niğde’nin bir kazasında kerpiç evinde oturan bir adamı apartman katına oturttuğunuz zaman ne oluyor? O adamın kültürü nasıl değişiyor? Soru sormasını da bilmiyoruz. Onun için felsefe de hiç olmamış.

Türkiye’nin kültürünü tanımlayan bir düşünür biliyor musunuz? Diyarbakır’ı mı, Mardin’i mi, Gaziantep’i mi, üniversitelerde öğretileni mi, öğretilmeyeni mi kültür parametreleri olarak seçeceğiz? İçi boş resimli kitaplar halkın yaşam kültürünün ve davranışlarının nasıl değiştiğini size anlatıyor mu? Bir tarafta demokrasi, bir tarafta kent, bir tarafta kültür olan bir üçgen. İstanbul’a gelen köylülerin ya da kasabalıların ev içi kültürü. Ne okurlar bu insanlar, nasıl davranırlar, hangi çağdaş kavramlardan haberleri var, bilimsel açılımları neyle sınırlı? Dinozoru nereye koyuyorlar? Biyoloji, jeoloji, antropoloji, sanat bu evlere ulaşıyor mu?

Biz Çin’den evvel devrim yaptık ve zaten Avrupa’da oturduğumuz için Avrupalı gibi olduk. Osmanlı döneminde de saraydan başlamak üzere, Avrupalı gibi yaşayanlar vardı. Çin’de 50 milyon piyano öğrencisi varmış. Geleneksel Çin musikisi değil, Batı klasik musikisi öğrencisi. Devlet politikası dünyanın en üst düzeyde ürettiği bilgi, sanat ve insan gücüne yetişmek hatta geçmek üzere programlanmış. En gelişmiş toplumlar ne yapıyorlarsa ona erişmeye çalışıyorlar. Ve ön sıralara geçiyorlar. Amerika’da 6 milyon öğrenci var. Nüfusa orantılı olarak bizim de hiç olmazsa 1 milyon piyano öğrencimizin olması lazım. Müzisyenlere sordum, 2 bin tane bile yok. Biz Çinlilerden 70 yıl önce ilkelerle devleti örgütledik. Çin bizim kadar geri kalmış, bizden 20 kat büyük ve adam başına geliri bizim yarımız kadar olan bir ülke. Fakat dünyanın birinci sanayi gücü olmak üzere. Buna paralel olarak 50 milyon piyano öğrencisi var. Bizim ne sanayide, ne sanatta, ne de herhangi bir alanda ön sıralarda bir yerimiz yok. Kent planlarının bu kültür ve performans ortamında gerçekleşmesi ancak mucize ile olasıdır. İçi boşalmış kavramları slogan olarak kullanıp kendimizi aldatarak yaşamak olanaksızdır. Sayılara vurulacak doğru bilgiler dışında ticari ve politik reklamla yaşayamayız. En başta yapmamız gereken, dünya ile her alanda niceliksel ve niteliksel bir karşılaştırma yaparak, hangi basamakta durduğumuzu öğrenmektir.

Bu, meslek kurumlarının yapması gereken asıl iştir.

Petrolcü Araplar çölde Disneyland, Las Vegas, kar pisti yaptıkları için çağdaş mı oldular? Geleceklerini garanti altına mı aldılar? Buna kargalar bile güler. Benzin bitince ne olacak? Onu düşünmeye vakitleri yok? Demokrasi ile ilişkisi olmayan despotik rejimler. Büyük bir tarihin, nasıl yorumlanırsa yorumlansın, mirasçısı olarak çöl Arapları gibi yaşayamayız. Neokapitalizmin egemen olduğu geri kalmış ülkelerde demokrasi yok, İslam’da yok, Çin’de yok, Rusya’da yok.

Şunu vurgulamak istiyorum. Mimarlar, kent plancıları kendilerini yetiştiren toplumun çok üstünde bir şey yapamazlar. Fakat kendi alanlarının evrensel konumunu nesnel olarak öğrenecek analizleri yapabilirler. Tartışma temel kavramlarda, eski tümüyle içeriğini kaybettiği için, “Bugün için neye kent diyeceğiz” ile başlamalı. Kent nedir? İstanbul’un durumu ayrılarak, büyük kentlerin, ülkenin potansiyelleri ve yaşamsal gereksinmeleri konusunda sayısal minimumların saptanmasını gerektirir. Onları ve içlerindeki insanları yaşatmak, barındırmak ve üretime katılmalarını sağlamak için. Sayısal büyüklükler sınırlanmalı mı, sınırlanmamalı mı? Bunları canlı doğa gibi kendi hallerine ya da cahil kalabalıkların eğilimlerine bırakamayız. Burada meslek adamlarının yönlendirici olmaları gerekir. Şimdi her şeyi yönlendiren sadece spekülasyon. Bu da karşımızdaki manzarayı doğuruyor. Kuşkusuz meslek adamları da buna yardımcı oluyorlar. Fakat onları suçlamak yanlış olur. Bu toplumun insanları, mimar, mühendis, doktor ya da hoca oldukları zaman toplum üyeliğinden istifa etmiyorlar. Yaşama veda da edemezler. Eğer biz hemen önümüzdeki birkaç yılda enerji bilinçli bir mimari ve kent üretimi yoluna girmezsek kent planlamasından bir şey beklemek alay olur. Kuşkusuz 10-15 yıllık üretim öngörüleri devletin acil işidir. Bunlar sayısal, doğru verilere, bilimsel öngörülere dönüşmezse kentler ne planlanır, ne de sağlıklı büyür.


Ulusal kültürden söz ediyoruz. Hangi kültür? Biz Müslümanız. Peki, Suudi Araplar gibi mi olalım, İran gibi mi olalım, Mısır gibi mi olalım, Cezayir gibi mi olalım? Kendimiz gibi olalım. Avrupalı gibi mi olalım, Amerikalı gibi mi olalım? Kafamız Mısırlı, bedenimiz Avrupalı, isteklerimiz Amerikalı gibi olamayız.


Sevgili mimar arkadaşlar,

Türkiye’nin sayısız sorunu, çağdaş dünya vizyonuna sahip bir bilgi seviyesine ulaşamayan bir toplum olmamızdan kaynaklanıyor. Bu ortamda ne bilim, ne üretim, ne kent, ne kültür gelişemez. Daha doğrusu hastalıklı gelişir. Türkiye’nin de sorunu, bütün dünya ile birlikte hızlı büyümeye ayak uyduramamaktır. Dünya da sağlıklı gelişmiyor. Dünya basını bunu vurguluyor. Bir milyarı aç, yarısı yarım doyan, tümü paraya tapan liberal kapitalist bir uygarlık oyunu. Senaryo Batıdan, hepimiz de zoraki oyuncu.

 

NOTLAR

* Doğan Kuban’ın, Mimarlar Odası’nın düzenlediği Kent, Kültür ve Demokrasi Forumları’nın 13-16 Ekim 2011 tarihleri arasında gerçekleşen İstanbul Buluşması’nda sunduğu metnidir.

1. Rem Koolhaas, Stefano Boeri, Sanford Kwinter, Nadia Tazi, Hans-Ulrich Obrist, 2000, Mutations: Harvard Project on the City, AKTAR, Barselona, New York.

Bu icerik 4501 defa görüntülenmiştir.