365
MAYIS-HAZİRAN 2012
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

DOSYA

2012 / XIII. Ulusal Mimarlık Ödülleri

YAYINLAR



KÜNYE
MESLEK ETİĞİ

Mimarlık ve İnsan Hakları (1)

Hossein Sadri, Dr., Girne Amerikan Üniversitesi, Mimarlık Bölümü

Dünya kentlerinde, var olan yoksulluk ve sosyal adaletsizliğin yanı sıra çalışma, sağlık, eğitim ve barınma gibi birçok insan hakkının ihlali de söz konusu. Bu hak ihlalleri, kentlerle ve mekânsal koşullarla etkileşim içinde. Bu noktada mimarlara daha fazla iş düşüyor. Yazar, mimarlık ve insan hakları perspektifinden ele alındığında yetersiz kalan meslek etik kodlarının, mekânsal hakların bilincinde acil olarak yeniden üretilmesi gerekliliğine dikkat çekiyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün 2009 yılı raporu “Sadece Ekonomik Kriz Yok, Bir de İnsan Hakları Krizi Var” başlıklı bir giriş yazısıyla başlamaktadır. Dönemin Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Irene Khan’ın kaleme aldığı bu yazıda, günümüzde milyarlarca insanın güvensizlik, adaletsizlik ve onur kırıcı muamelelere maruz kaldığına dikkat çekilmektedir. Khan’a göre, gıda, iş, temiz su, arazi ve barınma yokluğu ve aynı zamanda eşitsizlik, güvensizlik, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, şiddet ve baskıların artması global bir insan hakları krizine sebep olmaktadır. (2) Khan’ın yazısında ayrıca, bu insan hakları krizi mağdurlarının çoğunun kentlerde yaşadıkları, bunların da en az bir milyarının varoşlarda ve yetersiz barınma koşullarında hayatlarını sürdürdükleri ve temel hizmetlerden yoksun, güvensizliğin, şiddetin ve zorla tahliyelerin günlük tehdidi ile karşı karşıya bulundukları dikkate alınmaktadır. (3)

Bu açıklama, kentlerin durumunun dünya çapında ne kadar endişe verici olduğunu, yoksulluk ve sosyal adaletsizliğe ek olarak, çalışma, sağlık, eğitim ve barınma gibi birçok insan hakları ihlallerinin de kentlerde yaygın biçimde gerçekleştiğini göstermektedir. Bu hak ihlallerinden ortaya çıkan krizin, kentlerle ve mekânsal koşullarla karşılıklı etkileşim içinde olması, çağımızda mekânsal yetersizlikler ve insan hakları krizinin aynı anda ve birarada gerçekleştiğini göstermektedir. Bu karşılıklı etkileşim, birçok insan hakları ihlallerinin mekânsal koşulları etkilemesinden ve aynı şekilde mekânsal koşullardaki pek çok değişikliklerin insan hakları ihlallerine neden olmasından kaynaklanmaktadır.

Uluslararası Af Örgütü raporuna göre, bugün dünya çapında her 6 kişiden 1’inin varoşlarda yaşaması, mekânsal yetersizliklerin, insan hakları krizinin ve aralarındaki etkileşimin önemli bir boyutunu ortaya koymaktadır. Zira varoş mekânları, giderek artan kentleşme hızı ve konutların erişilebilir olmayışı, yoksulluk, ayrımcılık, çatışmalara bağlı ülke içi göç, doğal afetler ve iklim değişikliği, şirketlerin kamusal topraklara ve mekânlara el koyması gibi insan hakları ihlallerinin bir sonucu olarak oluşmaktadırlar. (4) Aynı zamanda da varoşların, kötü fizikî ve çevresel koşulları, kent merkezlerinden ve kamusal hizmetlerden uzak kalmaları ve buralarda yaşayanların sürekli karşı karşıya kaldıkları zorla tahliyeler, sağlık, çalışma, eğitim ve güvenlik gibi hakların ihlaline yol açmaktadır. (Resim 1)

Varoşlarda gerçekleşen hak ihlallerine ek olarak, kentsel dönüşüm projeleri ve kamusal mekânların işlevsizleştirilmesi sonucu ortaya çıkan ihlaller, mekân ile ilgili insan hakları ihlallerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadırlar. Son yıllarda kentlerde yaygın biçimde merkezî veya yerel yönetimler tarafından gerçekleşen kentsel dönüşüm projeleri, genellikle “çöküntü bölgeleri” olarak nitelendirilen, yoksunluk koşullarında yaşayan insanların barındığı bölgelerde uygulanmaktadır. Bu projelerin uygulanması bölge sakinlerinin evleri, işleri, sosyal ilişkileri ve sosyal dayanışma ağlarını kaybetmelerine neden olabilmesi, mekânsal koşullar ve insan hakları ihlallerinin birbiriyle karşılıklı ilişkisini somut bir şekilde yansıtmaktadır. Ayrıca, kamusal mekânların özelleştirilmesi, dönüştürülmesi, bazen işlevsizleştirilmesi ve hatta yasaklanması, mekân ile ilgili insan hakları ihlallerinin başka bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu çerçevede insanların örgütlenme ve kanaat özgürlükleri, sosyal ve kültürel aktivitelere, politikaya ve karar verme mekanizmalarına katılım hakları ihlal edilmektedir. Kentsel mekânlar süratle daha dışlayıcı olmakta, yoksunluk durumunda yaşayanlara, farklı olanlara ve incinebilir tüm gruplara kapanmaktadır. (Resim 2)

Bunlara örnek olarak, Türkiye’de 1980’lerle başlayan kentlerdeki hızlı değişim ve dönüşümler çerçevesinde, kentlerin çevresinde gerekli yaşam standartlarından ve kentsel imkânlara erişimden uzak kalan kentsel bölgelerin sayıca artması; kentlerdeki birçok gecekondu ve “çöküntü” olarak nitelendirilen mahallelerde uygulanan kentsel dönüşüm projeleri sonucundaki yıkımlar; kamu malı ve halka ait olan birçok kamusal mekânın özelleştirilmesi, meydanların işlevsizleştirilmesi veya kullanıma kapanmasından ve bunlar sonucunda ortaya çıkan hak ihlallerinden bahsetmek mümkündür. Kuzey Ankara Kent Girişi Projesi’yle kent çevresindeki yetersiz barınma koşullarında yaşayan insanların evlerinin tahrip edilmesi, Sulukule Mahallesi Dönüşüm Projesi çerçevesinde Romanların tarihî mahallelerinin yıkılması ve halkın kent dışına transfer edilmesi, Ankara’da Kızılay Meydanı'nın işlevsizleştirilmesi ve İstanbul’da Taksim Meydanı’nın siyasal kullanımlara kapatılması, mekân ile ilişkili insan hakları ihlallerini sergileyen örneklerdirler.

Bu örneklerden yola çıkarak, insan hakları ihlallerinin önüne geçmek için mekânsal koşullarda insan haklarına uygun değişikliklerin gerçekleşmesi ve aynı zamanda mekânsal koşulların iyileşmesi için insan hakları ihlallerinin durdurulması gerekmektedir. Diğer bir deyişle, birçok insan hakkının (örneğin sosyal adalet, eşitlik, özgürlük, demokratik temsil, barınma, çalışma, sağlık, güvenlik, kültürel ve sosyal aktivitelere katılım) yerine getirilmesi mekânsal koşullarda insan haklarına uygun değişikliklerin gerçekleşmesine bağlı olduğu gibi, uygun barınma koşullarına sahip konutların, huzurlu ve yaşanabilir mahallelerin, insanları biraraya getiren kentsel mekânların ve herkese açık kamusal mekânların oluşturulması da insan haklarının yerine getirilmesine bağlıdır.

Bu nedenle de, çağımızın krizi olarak nitelendirilen insan hakları ihlalleri probleminin çözümünde bir adım atabilmek için, mekânsal koşullar ve insan hakları ihlalleri arasındaki karşılıklı ilişkiyi teorik bağlamda ele almak gerekmektedir. Bunu gerçekleştirebilmek için bu yazıda, mekân ve insan hakları arasındaki bu karşılıklı etkileşim, mekân kullanımı ve oluşumu açısından iki farklı perspektiften incelenmektedir. Zira mekânın insan haklarıyla etkileşim içerisinde bulunması, mekân kullanımı açısından, mekânın fizikilik dışında diğer boyutlara da sahip olmasından ve aynı anda hem bireysel hem toplumsal ihtiyaçları cevaplandırmak için kullanılmasından ve mekân oluşumu açısından, mekânın sosyo-kültürel ve aynı zamanda ekonomi-politik bir ürün olmasından kaynaklandığı bilinmektedir.

Mekân Kullanımı ve İnsan Hakları

Mekân kavramının fizikî boyutu dışında, mental olarak taşıdığı anlam ve insan hayatıyla ilişkisi, Heidegger tarafından incelenmiştir. Heidegger, mekânı kullanarak, üzerinde inşa yaparak ve özetle ikamet ederek insanın varolduğuna ve bu var olmanın ve barınmanın aynı zamanda barışta olma anlamı taşıdığına dikkat çekmektedir. (5) Bu mekânı kullanma, barınma ve barış içinde olma, Lefebvre’in tanımıyla, fizikî ve mental mekânları tamamlayan ve mekânın üçüncü özelliği sayılan, sosyal mekân olarak karşımıza çıkmaktadır. (6) Ancak “sosyal mekân” tanımı, mekân kullanımının toplumsal boyutuna odaklanması ve insanların özel ve kolektif kullanımlarını gözardı etmesi nedeniyle, özellikle toplumsal yapıdan dışlananlar, azınlıklar ve incinebilir grupların barınma pratiklerini ifade etmek için yetersiz kalmaktadır.

İnsanların barınma pratiklerini üç farklı kategoride ele alan Schulz, mekânın farklı kullanım biçimlerini ortaya koyarak, sosyal mekân kavramının tek başına yetersizliğini açığa çıkarmaktadır. Schulz, barınma pratiklerini özel, kolektif ve kamusal olarak üç farklı türe ayırır: “Özel barınma”yı, kişinin kendi kimliğini tanımlayabilmesi için kendine özel bir alana geri çekilmesi olarak; “kolektif barınma”yı, insanların bütün farklılıklara ve çeşitliliklere rağmen birbirleriyle karşılaşma olanağının sağlanması olarak ve “kamusal barınma”yı, ortak değerlerin belirtildiği ve korunduğu bir forum olarak belirlemektedir. (7)

Heidegger, Lefebvre ve Schulz’un mekân, mekân kullanımı ve barınma pratikleri üzerindeki düşünceleri, mekân kullanımının insan hayatı üzerindeki kapsayıcılığını ortaya çıkarmaktadır. Buradan hareketle, mekânın sadece fizikî boyut taşımadığı, insanın, gündelik hayatına, bireysel ve toplumsal olarak var olmasına, birçok sosyal, kültürel, ekonomik ve politik ihtiyacının yerine getirilmesine ve aktivitelerinin gerçekleşmesine imkân sağladığı, dolayısıyla insan haklarının yerine getirilmesi ya da ihlal edilmesiyle karşılıklı etkileşim içerisinde bulunduğu ortaya çıkmaktadır.

Mekân Oluşumu ve İnsan Hakları

Doğal oluşum süreci dışında, mekânın oluşum sürecini üretim ve kolektif gerçekleştirme olarak iki farklı kategoride tanımlayabiliriz. Mekânın üretim süreci, mimarlığın da rol aldığı iktidar, sermaye ve kurumsal bilginin hegemonyası altında gerçekleşen bir süreçtir. Tüm üretim biçimlerinde de olduğu gibi değişim değeri ve rant elde edebilmenin yanı sıra, mekân üretimi mekânların kullanımını kontrol altına almayı hedeflemektedir. Lefebvre mekân üretiminin, mekânları hiyerarşik düzene soktuğunu, homojenleştirdiğini, bölüp parçaladığını ifade etmektedir.

Mekân üretiminin aksine, kolektif gerçekleştirme süreci, insanların gündelik yaşamları ve ihtiyaçlarıyla ilişkide, daha yatay bir toplumsal yapıda veya topluluklarda ve iktidar ilişkilerinin asgari düzeyde rol aldığı bir süreçte ortaya çıkmaktadır. Kolektif gerçekleştirme sürecini isimlendirmek için Lefebvre, Fransızcada bir sanatçının tüm eserleri için kullanılan “oeuvre kelimesini kullanmaktadır. Bu kelime Latincede “çalışmak ve tamamlamak” anlamına gelen “opus” kelimesinden türemektedir. Lefebvre sosyal mekânların düşünsel ve sanatsal bir ürün olduğuna, toplumun tüm üyelerinin eylemlerinden ve gündelik yaşanan deneyimlerinin uygulanmasından ortaya çıktığına ve cismanileştiğine inanmakta, bu zaman ötesi ve çok aktörlü üretim biçimine “oeuvre” ismini vermekte, bunun için eski kentin mekânlarını örnek göstermektedir. (8)

Mekânın oluşum süreçlerinin insan hayatına etkisi nedeniyle, mekân ve insan hakları çalışmalarında bu süreçlerin dikkate alınması, özetle insan haklarına uygun mekânların var olması için bu süreçlerin insan haklarına uygun bir biçimde gelişmesi, yani üretim sürecinin kolektif gerçekleştirme sürecine dönüştürülmesi gerekmektedir. Harvey’e göre, “hayatlarımızın aşırı stresli, yabancılaştırıcı ya da sadece aşırı renksiz, rahatsızlık verici ve tatmin etmeyici olmasından kurtulmak için, farklı bir tür kent inşa ederek bu gidişatı değiştirmeye ve kendimizi yeni bir imaj altında yeniden yaratmaya hakkımız vardır”. (9) Zira hayatı değiştirmenin aynı zamanda mekânı değiştirme anlamına geldiğinin altını çizerek Lefebvre, sosyal ilişkileri değiştirmenin sosyo-mekânsal ilişkilerin değiştirilmesi anlamında olduğunu; yani eşitlik ve adalet içerisinde insan olarak yaşamımıza devam edebilmemiz için yeni ve özgürleştiren bir mekân üretimine ihtiyacımız olduğunu açıklamaktadır. (10)

MEKÂNSAL HAKLAR

Mekân ve insan hakları arasındaki ilişkinin mekân kullanımı ve oluşumundan hareket ederek her biri ile ilgili korunması, yerine getirilmesi ve saygı duyulması gereken birer hak olarak tanımlanması mümkündür. Lefebvre bir çözüm önerisi olarak ortaya koyduğu “kent hakkı” kavramı çerçevesinde mekân kullanımı ve mekân üretimi ile ilgili bu iki hakkı “temellük hakkı” (11) ve “oeuvre hakkı” (12) olarak isimlendirmektedir. (13)

Temellük hakkı, mülkiyet hakkından farklı olarak, zaman ve mekâna el koyma anlamındadır. Temellük hakkı, gündelik yaşamda mekânın insanlar tarafından dolu ve bütün kullanımıdır. Purcell’e göre temellük hakkı, mekân içinde yaşama, oynama, çalışma, onda temsil edilme, onu tanımlama ve işgal etme hakkıdır. (14) Son bir yılda gerçekleşen işgal eylemlerinde, örneğin Mısır’da Tahrir Meydanı’nı, Londra’da St. Paul Katedrali Meydanı’nı, New York’ta Wall Street’i ve Kıbrıs Lefkoşa’da sınır bölgesini işgal etme eylemlerinde, bu hakkın kullanımından doğabilecek güçlü siyasi etkiler ortaya konulmuştur. (Resim 3)

Lefebvre, sınırlı kamu kaynaklarını elde etmek, kamusal alanları, kentin formunu ve materyalitesini şekillendirmek ve gündelik yaşamda vatandaşlığa erişim sahibi olmak için soyut mekânların oeuvre’a dönüşmesi gerektiğini açıklamakta; bu çerçevede de oeuvre hakkını ortaya koymaktadır. Bu hakkın temel amacı, kentsel mekânın kontrolünü sermaye ve devletten alıp kentte yaşayanlara aktarmak ve böylelikle kentsel mekânın temelini oluşturan güç ilişkilerini yeniden yapılandırmaktır. (15) Bu nedenle de Purcell bunu “katılım hakkı” olarak, yani devletin, sermayenin ve kurumsal bilginin mekân üretimiyle ilgili karar alma süreçlerinde kent sakinlerine merkezî rol tanıyan bir hak olarak tanımlamaktadır. (16)

Ancak oeuvre hakkı, katılım hakkına ek olarak, farklılıklara saygı ve incinebilir grupları desteklemeyi de içermektedir. Zira Mitchell’in de vurgu yaptığı gibi, çeşitli insanların kent için farklı projeleri olabilmektedir. Kent bir oeuvre olarak, bu farklı projelerin kenti şekillendirme konusundaki uzlaşmasıyla ve bu kolektif projelerin uygulanmasıyla oluşmaktadır. (17) Böylelikle de oeuvre, farklı insanların farklı yaşama ve ikamet etme biçimlerine olanak sağladığı gibi, kentteki ihtiyaçlarının karşılanabilmesi ve hayallerinin gerçekleşebilmesi için, özellikle incinebilir grupların desteklenmesiyle gerçekleşebilmektedir.

Mekân kullanımı ve oluşumundan hareketle, mekânlara el koyma ve temellük hakkı, mekânları değiştirebilme hakkı, insanların mekân oluşumu süreçlerinin merkezinde yer alması ilkesi, bu süreçlere katılım hakkı, tüm farklılıklarla mekânlarda barınabilme hakkı ve incinebilir grupların desteklenmesi ilkesi, mekânsal haklar olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Mimarlık ve Mekânsal Haklar

Tepe, yapabilme gücünden bahsederek, bu gücün artması nedeniyle bunun kullanımından doğabilecek etik sorunların, bu sorunlardan etkilenebilecek insanların sayısının ve dolayısıyla insanlığın geleceğine yönelik kaygıların da artmasına işaret etmektedir. (18) Mimarlık mesleğinde de, biriken yetki ve yapabilme gücü, özellikle mekânsal hakların ihlali konusunda kaygı vericidir. Bu kaygılardan hareketle, yapabilme gücüne sahip ve insanların hayatıyla doğrudan ilişkili olan diğer meslekler gibi, mimarlık mesleğinde de, meslek etiği ciddi bir önem taşımaktadır. Etik olmayan tutum ve davranışları önlemeye yönelik, çeşitli uluslararası örgütler ve meslek kuruluşları tarafından yayımlanan kodlar ya da normlarla mimarlık etiğinin ilkeleri şekillendirilmektedir.

Ancak çoğunlukla mimarların kişisel sorumluluklarına yer veren bu kodlar, mekânsal hakların yerine getirilmesi, korunması ve saygı duyulmasında yeterli olamamaktadırlar. Zira sadece mimarlar değil, toplumun tüm üyelerinin aktif olarak rol aldığı bir alan olarak mimarlık alanı, çok kapsayıcı bir alan olması nedeniyle sosyal, politik, ekonomik ve kültürel tüm faktörlerden etkilenmekte ve onları etkileyebilmektedir. Bu nedenle de, mekânsal hakların yerine getirilmesi, toplumun genel olarak idare biçimine ve toplumla ilgili uygulanan politikalarla ilişkisi nedeniyle çok boyutlu ve kolektif bir çalışma olmalıdır. Bu alanın küçük bir parçasını kapsayan, mimarlık mesleği, sadece üretim süreciyle ilgilenmesi nedeniyle, oeuvre hakkı sınırlarında kalmakta, bu meslekte tanımlanan kişisel sorumluluklar temellük hakkını kapsamamaktadır.

Hâlbuki mimarlık alanının profesyonelleri olarak mimarlar, iktidar ile doğrudan ilişkileri ve alandaki bilgi birikimine hâkimiyetleri nedeniyle sürecin bütününü etkileyebilme gücüne sahip olmaktadırlar. Bu nedenle de, kendi çalışmalarındaki kişisel sorumluluklarına ek olarak, mekânsal haklarla ilgili farkındalığı arttırmak, hak ihlallerinin önüne geçme yöntemleri geliştirmek ve halkın haklarını korumak için kolektif mücadele ve savunuculuk yürütmek gibi kolektif sorumluluklara sahiptirler. Bu sorumlulukları mimar örgütlerinin yayımladığı çeşitli bildirgelerde ve yürüttükleri birçok kampanyada görebiliriz.

SONUÇ: MİMARLIK VE İNSAN HAKLARI

Mimarlık alanındaki aktivizme yön veren bildirgeler ve mimarlık mesleğinin meslekî normlarını tanımlayan etik kodlar, mimarlık ve insan hakları perspektifinden incelendiklerinde yönlü ve yetersiz bulunmaktadırlar. Bunun en önemli nedenleri, bu metinlerin mekânsal haklardan hareket ederek oluşturulmamaları, dolayısıyla mekânsal hakların bir kısmını özellikle de mekân kullanımıyla ilgili hakları içermemeleri, daha da önemlisi mimarlık meslek alanında rol sahibi olmayan ancak bu alandan ve meslekten etkilenen tüm insanları, özellikle incinebilir grupları kapsamamaları, ayrıca global genel geçerliğe sahip olabilecekleri, diğer sosyal ve politik hareketler ve savunuculuk faaliyetleri ile ortaklaşabilecekleri bir zemine oturmamalarıdır.

Bu sorunlar, mimarlık etiğiyle ilgili üretilmiş olan metinlerin çok aktörlü bir süreçle ve çok boyutlu amaçlarla değil, sadece mesleki örgütler tarafından örgüt içi belgeler şeklinde üretilip öteye geçememesinden; ve bu metinler üretilirken mesleğin imajının ve piyasasının korunması gibi genel çıkarların korunması amacının etik amaçların önüne geçmesinden kaynaklanmaktadır.

Günümüzde gittikçe daha da artan mekânsal hakların ihlalleri, etik temeline dayandırılarak ve mekânsal hakların bilincinde oluşturulan etik belgelerin ortaya çıkarılmasının gerekliliğini ve aciliyetini göstermektedir. Bu belge, mimarların meslekî pratiklerindeki kişisel sorumlulukları ve mimarlık alanıyla ilgili kolektif sorumluluklarını içeren, akademik çalışmalarla beslenen, mimarların yanı sıra mekânla ilgili tüm aktörlerin uzlaşmasıyla etik ve insan hakları temelinde olmalıdır.

 

NOTLAR

1. Bu makale Gazi Üniversitesi FBE Mimarlık ABD bünyesinde, Prof. Dr. Nur Çağlar’ın danışmanlığı ve Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin eş danışmanlığında 2010 yılında doktora tezi olarak kabul edilen, Hossein Sadri’nin “Mimarlık ve İnsan Hakları” başlıklı tezinden üretilmiştir. Bu çalışma TÜBİTAK-BİDEB tarafından, Yabancı Uyruklular için Doktora Burs Programı kapsamında 2006-2010 yılları arasında, ayrıca yürütücülüğünü Prof. Dr. Nur Çağlar’ın, araştırmacılığını yazarın yaptığı “Post-Modern Dönem Mimarlık Teorilerinde İnsan Hakları” başlıklı bir araştırma projesiyle, Gazi Üniversitesi BAP çerçevesinde desteklenmiştir.

2. Khan, 2009, s.2.

3. Khan, 2009, s.3.

4. Amnesty International, 2009, s.2.

5. Heidegger, 1975, ss.146-149.

6. Lefebvre, 1991, ss.1-11.

7. Schulz, 1993, s.13.

8. Gottdiener, 1993, s.131.

9. Harvey, 2006, ss.83-84.

10. Lefebvre, 1991, ss.53-59.

11. Le droit à l’appropriation - bien distinct du droit à la propriété.

12. Le droit à l’oeuvre - à l’activité participante.

13. Lefebvre, 1968, s.155.

14. Purcell, 2003, ss.577-578.

15. Lefebvre, 1968, s.132.

16. Purcell, 2003, s.578.

17. Mitchell, 2003, s.18.

18. Tepe, 2000, s.1.

KAYNAKLAR

Amnesty International, 2009, “Slums Human Rights Live Here”, ACT 35/004/2009, Amnesty International, Londra.

Gottdiener, M. 1993, “A Marx for Our Time: Henri Lefebvre and The Production of Space”, Sociological Theory, sayı: 11(1), ss.129-134.

Harvey, D. 2006, “The Right to the City”, Divided Cities, (ed.) R. Scholar, Oxford University Press, Oxford, ss.83-103.

Heidegger, M. 1975, Poetry, Language, Thought, (çev.) A. Hofstadter, Harper & Row Publishers, New York.

Khan, I. 2009, “Sadece Ekonomik Kriz Yok, Bir de İnsan Hakları Krizi Var”, Uluslararası Af Örgütü Raporu 2009, Uluslararası Af Örgütü Yayınları, ss.1-13.

Lefebvre, H. 1968, Le Droit a La Ville, Editions Anthropos, Paris.

Lefebvre, H. 1991, The Production of Space, (çev.) D.N. Smith, Blackwell Publishers, Oxford.

Mitchell, D. 2003, The Right to the City: Social Justice and the Fight for Public Space, Guilford Press, New York.

Purcell, M. 2003, “Citizenship and the Right to the Global City: Reimaging the Capitalist World Order”, International Journal of Urban and Regional Research, sayı: 27(3/09), ss.564-590.

Sadri, H. 2010, Mimarlık ve İnsan Hakları, Gazi Üniversitesi, FBE, yayımlanmamış doktora tezi, Ankara.

Schulz, C.N. 1993, The Concept of Dwelling, Electa / Rizzoli, Milano.

Tepe, H. 2000, Etik ve Meslek Etikleri: Tıp, Çevre, İş, Basın, Hukuk ve Siyaset, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara.

Bu icerik 4482 defa görüntülenmiştir.