340
MART-NİSAN 2008
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

İNGİLİZCE ÖZET / ENGLISH SUMMARY
TÜRKÇE ÖZET
YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK EĞİTİMİ

Dönüşüm Sürecinde Mimarlık Eğitimi: Üçüncü Bir Bilgi Alanına Doğru

Marvin J. Malecha

Prof. Dr., North Carolina State Üniversitesi, Tasarım Bölümü Dekanı; EAAE Onursal Üyesi

► Makale, 2006 yılında European Association for Architectural Education (EAAE) News Sheet’in 76 numaralı özel sayısında (ss.21-39) İngilizce ve Fransızca olarak yayımlanmıştır. Makaleye www.eaae.be/eaae2/documents/NewsSheets/20060976.pdf adresinden ulaşılabilir.   İngilizceden Çeviren: Almula Köksal

ÖNDEYİŞ

Mimari kuram ve uygulamalar açısından eşi bulunmaz fırsatlar sunan, inanılmaz değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir çağdayız. Mimarlığın her alanı, sürekli bir gözden geçirme ve yeniden biçimleme süreci içinde. Bu alanda belki de en dikkat çeken dönüşüm, bir projenin hayata geçirilmesini mümkün kılan araçların dönüşümü. Yeni tür ofis organizasyonları, birbirine uzak yerlerde bulunan ve farklı düşünce yapılarına sahip aktörlerden oluşan organizasyonların kurulabilmesini mümkün kılmıştır. Denizaşırı proje üretimi Amerika’da faaliyet gösteren uygulamacıların, Çin ve Hindistan’daki profesyonellerle resmî iş ilişkisi kurmasına neden olmuştur.

 

Günümüzde iş üretimi, 24 saat boyunca kesintisiz akan bir serüven olarak görülmektedir. ABD’deki mimarların dünyanın dört bir yanında mimarlık yaptığı ya da dünyanın dört bir yanındaki mimarların ABD’de mimarlık yapabildiği bu yeni kültürel ortamda bölgesel, eyaletler arası, ulusal ve uluslararası sınırlar anlamını yitirmekte; belki de çoktan yitirdi bile.

 

Bu yeni pratiğe ait yöntemler ve araçlar gelişip yaygınlaştıkça, aynı senaryo farklı kültürel ortamlarda kendini tekrar etmektedir. Yeni yapım teknolojileri ve malzemeleri, mimarları biçim ve karşılığın doğası üzerinde düşünmeye teşvik etmiştir. Yeni üretim teknolojileri, daha önce akla bile gelmeyen biçimsel deneyleri mümkün kılmıştır. Bununla birlikte, yeni dijital olanakların mimari alana entegrasyonuyla ilgili en önemli husus, bilgi yönetim sistemlerinin uygulanması gibi görünmektedir. Tasarımdan üretime ve yapıma dek alınan kararların koordinasyonu sorunu, mimarların çok iyi donanımlı, düşünce üreten birer lider olarak eğitimi konusunu çok daha önemli kılmaktadır. Her gün yeni bir tür malzemenin, yeni ürünlerin, yeni işlemlerin ve yeni imkânların birbiri ardına piyasaya çıkışı, bu duruma uygun yeni uygulamaların neler olması gerektiği konusunda dikkatle düşünmeyi gerektirdiği için, araştırma ve burs mesleğin can damarı haline gelmiştir.

 

Daha önce yapılmayanı yapıp, bunu radikal biçimde sunmak, mimarın üzerine düşen sorumlulukların en başında gelir ve bu durum, mimarlık pratiğinin en temel özelliklerinden biridir. Yalnızca bu nedenle bile, meslek için gerekli olan bilgi birikiminin yine meslek içi kaynaklardan beslenmesi önem kazanmaktadır. Mimarlar, tasarım sürecinde kullanabilecekleri bilgi birikimini yaratabilmek için araç ve malzemelere ihtiyaç duyar; ama bunları üretebilmek için illa da başka disiplinlerin desteğine ihtiyaç duymaları düşünülemez. Eskiden beri süregelen bir inanışa göre mimarlık eğitiminde en önemli olan şey, mimarlık, mimarlıkta yaratıcı düşüncenin gelişimi ve mimarinin hayata geçirilmesi üzerine düşünebilme becerisini öğrencilere kazandırma görevidir. Yaşanmakta olan değişim-dönüşüm süreci bu inanışı daha da güçlendirmektedir. Ancak, şu ana kadar uygulanagelen pratikler mesleğin önünde yükselen yeni sorunların aşılmasında yeterli olacak mıdır, yoksa yeni yöntemlerin mi üretilmesi gerekmektedir? Yeni bir bilgi alanı mı ortaya çıkmaktadır?

 

ÜÇÜNCÜ BİLGİ ALANINA DOĞRU

 

Bilgi ağacının meyvesini yemeden önce yılan Havva’nın gözlerini çoktan açmıştı. Tekvin (Genesis) bize şöyle der: Havva ağacın “yemişle yüklü” olduğunu, yani “göze hoş göründüğünü” ve “ondan yiyeni bilgeleştireceğini” gördü. Anladı ki, bunlar insanoğlunun üç temel ihtiyacıydı: fiziksel, estetik ve entelektüel. Ve ağaç bu üç ihtiyacı da doyurmayı vaat ediyordu. Mantıklı düşünce işbaşında; hayal gücü de öyle. Havva’nın o an için henüz bilmediği şey, bunun, kuralları çiğnemek anlamına geldiğiydi.

 


Edward Rothstein, New York Times, 2 Ağustos 2003


 


Edward Rothstein’ın burada ima ettiği düşünce, ‘bilginin,’ çağdaş üniversitelerdeki fen ya da beşeri bilimler (humanities) bölümlerine özgü bir şey olarak görüldüğü geleneksel düşünceye karşı bir önermedir. Tekvin’den alınan bu bölümde okur, bilginin üç farklı alanıyla karşılaşır. Birincisi, yani fiziksel alan, bilimsel yöntem olarak bilinegelen katı bir düşünce sisteminin egemenliği altındadır. Bu alan, varolanla ilgili bilgilerin daha iyi anlaşılmasına, davranış kalıplarının çıkarılmasına ve işletim kuramlarının geliştirilmesine adanmış ve katı bir şekilde kodlanmış bir araştırma sürecidir. Üçüncüsü, yani entelektüel alan, beşeri bilimler olarak bilinen alandır. Davranışlar ve davranış modelleri üzerinde gerçekleştirilen bu disiplinli düşünce sayesinde fizik dünyaya ait olanı (şeyler), bir kültür ve zaman bağlamı içine oturtulabilmektedir. Bu alan, bir toplumun kural ve beklentilerinin çiğnenmesinin sonuçlarını araştırır. Bu özelliği, doğrulukları kanıtlanmış bile olsa yaratıcı/yenilikçi düşüncelerin geleneksel davranış normlarıyla çatıştığı durumlarda özel bir önem kazanır. Bu açıdan bakıldığında hayattayken adı pek duyulmamış birinin ölümünden uzun süre sonra değerinin anlaşılması hiç de alışılmadık bir şey değildir; çünkü geleneksel / kabul edilmiş normların dışında kalan davranış ve pratiklerin kabul görebilmesi için uzun bir süre geçmesi gerekmektedir. Keşfedilmiş olanın üzerine düşünce üretmek entelektüel alanın sınırları içine girer. Entelektüel, üzerinde kafa yormak üzere sorulmuş soruların iç yüzlerini anlatır bize. İkinci alan ise, yani estetik, bilgi birikiminin gelişim sürecine bambaşka bir açıdan bakar. Bilinen, yaygın kullanımına göre “estetik” terimi, fiziksel ve entelektüel bilgi alanlarının kesinlik ve disiplin standartlarına ulaşamamış yapay bir yorum olduğu izlenimi vermektedir. Estetik teriminin bu (yaygın) kullanımı, ‘tanımlanamayan olana’ ‘varolan’ üzerinden ulaşma çabalarını önemsizmiş gibi göstermektedir. “Göze hoş görünme” terimi, bu süreçteki sayısız olasılığın varlığına işaret eder; fen, mühendislik ve beşeri bilimler alanlarına ait genel kabul görmüş pratiklere her bakımdan eşit bir bilgi alanının var olduğunu gösteren bir terimdir bu.


 


Mimarlık, olasılıklar üzerine kurulu disiplinlerden biridir. Tasarıma dayanan disiplinler, oldukça gecikmeli de olsa, fen bilimlerinin ya da beşeri bilimlerin bir alt kolu olarak değil de, kendine ait bir geçmişi, kendine özgü bir düşünme ve edim biçimi olan –ki, bu son iki özellik insanlığın başarı ölçütü olan sacayağının üçüncü ayağını oluşturur– bağımsız birer disiplin olarak ortaya çıkmaya başlamışlardır. Bu görüşün kaynağı temelsiz bir kendini beğenmişlik değil, fen ve beşeri bilimler alanında doğruluğu pek çok kez kanıtlanmış bir çıkarımdır. “D Okulu” konseptinin doğup geliştiği Stanford Üniversitesi’yle ortak bir endüstri / ürün tasarımı firması olan IDEO örneğinde olduğu gibi, tasarım pratikleri biçiminde kendini gösteren (yeni) bir konumdur bu. İş dünyası ve toplumsal araştırmaların bütün bölümleri yaratıcı düşünce ve eylemin evrimini anlamaya çalıştığı için sürekli olarak peşinde koşulup cevabı aranan bir sorudur. Bununla birlikte, bu disiplin içinde yer alan bizler, sahip olduğumuz bilgi birikimiyle yeterince ilgilenemedik. Mimarlık alanında şu ana kadar gösterdiğimiz çaba ise acınacak derecede yetersiz.


 


Mimarlık alanında faaliyet gösteren uygulayıcı ve eğitimcilerin önüne bu yeni konumu sahiplenip korumak için bir fırsat çıkmıştır.


 


ARAŞTIRMA MESELESİ


Mimari tasarım atölyesi eğitimi tek başına araştırma değildir. Uygulamalı eğitim de tek başına araştırma sayılamaz. Bunlar ne bilgi üretmek, ne de deneyim sağlamak durumundadır. Bunlar başkalarının performansını daha iyi hale getirmez ve her ikisi de tamamen kişisel, başkalarına devredilemez edimlere tabidir. Dolayısıyla, mimari tasarıma ait bilgi alanını gözönüne aldığımızda, araştırma yöntemleri eğitimini genel eğitim ve uygulama çabalarıyla bütünleştirmek zorundayız. Bu, öncelikle yöntemin doğruluğuna odaklanan, sonra da araştırılması gereken konulara yönelen özgürleştirici bir yaklaşımdır. Bu, yapı malzemeleri ve teknolojileri alanındaki baş döndürücü hıza ayak uydurabilmek amacıyla geliştirilmiş düşünce yapısıyla bütünleştirilmesi gereken bir bakış açısıdır. Bu bakış açısı, tasarım atölyelerinin araştırma hedefleriyle de bütünleşmelidir. Bu konuda titiz olunmazsa, bir atölyenin araştırma konuları diğer bir atölyeninkinden ayırdedilemez hale gelir. Yeni teknolojiler, hem öğrenciler hem de öğretmenler için olası yeni öğrenme ve öğretim biçimleri sunar. İşlerimizi, deneyimle güçlenecek ve temeli üzerinde çok daha yaşamsal bir mesleğin yükseleceği bilgiyi üretecek o sarsılmaz doğrulukla bütünleştirmeliyiz.


 


Şu soruya verilecek yanıt, belki de en öncelikli konumuzdur: Neden sürekli olarak bir eserin güzelliğine, sürecin doğruluğundan daha çok değer veriyoruz? Güzellik elbette ki bizim nihai amacımız olmalıdır. Yaptığımız işlerde, sonu gelmez bir ilerleme ve keşfe yer yok mudur? Eğitimciler olarak misyonumuz, özgür düşünceyi teşvik etmek ve yeni şeyler keşfetme ruhunu canlı tutmak olmalıdır. Başarıyı yalnızca son ürünün kusursuz olup olmadığına bakarak ölçersek, sürecin önemini gözardı etmiş oluruz. Eğitim süreci içindeki çabalarımız yalnızca bu tür bir değerlendirmeye yönelirse, yalnızca araştırma yöntemlerinin değerini düşürmekle kalmayız, elde edilecek sonuçların kabul edilebilirliğini de ciddi ölçüde kısıtlamış oluruz. Böylesi dar bir bakış açısı, meslektaşlarımız arasında tutucu tutum ve davranışları körükler. Başarısızlığa tahammül azalır ve dolayısıyla araştırma ve keşfe daha az istek duyulur. Bu da, en yenilikçi genç tasarımcılar arasında bile dogmatik bir yaklaşım tarzı doğmasına yol açar.


 


UYGULAMA İLE KURAM ARASINDA


Mimariyi bir öğreti (disiplin) olarak ele alan çalışmalar ile mimarinin bir meslek olarak uygulamaları arasındaki uçurum giderek derinleşmektedir. Bu fark, uygulama kültürünün gelişimi içinde anlamlı olan bir farktır. Mimarlık öğrencileri birer mimar olarak nasıl düşünmeleri ve fikir üretmeleri gerektiğini anlamak durumundadırlar; ayrıca, eylemlerinin olası sonuçlarını gözönünde bulundurmayı da öğrenmelidirler. Birer öğrenci olarak, uygulamada çok hızlı şekilde değişmesine rağmen mimarlık öğretisinin dilini, tarihini ve kültürünü özümsemek durumundadırlar. Bu fark, İngilizcenin içinde bulunduğu sürekli değişim / gelişim sürecinde olan bitenden pek farklı değildir. İngiltere’nin dili ve edebiyatı Amerika’nın dili ve edebiyatına pek benzemez. Los Angeles’ın arka sokaklarında konuşulan İngilizce ise bunlara hiç benzemez. Bununla birlikte, mesleki hazırlık gözönüne alındığında, mimarlık öğreticileri kuram ve uygulama arasındaki mesafeyi kapatmak için ellerinden gelen gayreti göstermelidirler. Şurası tartışmasız bir gerçektir ki, bu mesleğin uygulayıcıları, mesleğe yeni başlayan profesyonellere yardım eli uzatmada en az kuramcılar kadar sorumluluk sahibidirler. Kuram ile uygulama arasında ise, bir yandan uygulayıcılar arasında yeni bir eğitim anlayışını başlatıp beslerken, diğer yandan mesleğin icrası kısmındaki bilimselliği yükseltecek önemli bir fırsat sunan, mimarlık mesleğinin yeni bir çalışma alanı yer alır. Bilimsel bir disiplin olarak mimarlığın kuram ve uygulama arasında varlığını sürdürebilmesi için, kuram ve uygulama arasında şeffaf bir ilişki geliştirilmesi gereklidir. Bu süreç ise, ancak, her iki taraf da deneyimdeki zayıf yönleri ve boşlukları görüp kabullendiği zaman başlayabilir.


 


 


Mimarlık eğitiminde, heyecan verici pek çok eğitim programının uygulanmakta olduğu su götürmez bir gerçektir. Öğrencileri mesleğe hazırlama sürecinde pek çok eksikliğin olduğu da aynı derecede doğrudur. İlkinin varlığını önemsiyorsak, ikincinin varlığını da kabul etmemiz gerekir. Buna paralel olarak, işyerlerindeki çalışma ortamının her aşamasında yeni öğrenme biçimlerinin etkin bir şekilde rol oynadığı da bir gerçektir. Amerika Mimarlar Birliği’nin (AIA) üyelik, pek çok eyaletin ise lisanslama işlemleri için önkoşul olarak zorunlu kıldığı ‘sürekli eğitim’ ve Stajyer Gelişim Programı, uygulama sürecinde bilgi araştırması konusuna olan yaklaşımı köklü biçimde değiştirmiştir. Bu konunun uygulama üzerindeki gerçek etkileri yeterince anlaşılamamıştır. Yeni malzemeler, araçlar, yeni organizasyon modelleri, sınır-ötesi hizmetler ve teknolojiler öyle hızlı gelişmektedir ki, pek çok mimarlık bürosu bir savunma tepkisi içine girmektedir. Kuram ve uygulama arasındaki bu ayrılık, uygulama alanında, mimarlık eğitimindeki geleneklere karşı yeni araştırma biçimleri geliştirildiği ölçüde derinleşmektedir. Araştırma, bu boşluğu kapatmak için son derece verimli bir alandır. Elimizdeki araçların uygunlukları denenmiş ve kullanılmaya hazırdır. Örnek olay incelemesi yöntemi, çalışanlar için akademik uygulama dersleri ve eğitimciler için alan uygulaması formasyonu, stajyer gelişimi ve ömür boyu eğitim konularında karşılıklı çabalar, bütün bunlar işbirliğinin mümkün olabileceğini göstermektedir. Bu yolda ilk adım, tarafların, birbirlerinin bakış açısına saygı göstermesiyle atılacaktır. Toplumun gereksinimlerine hitap eden, uygulamayla ilgili acil çözülmesi gereken sorunlara yönelik ve geleceğin tasarımcılarının eğitimine zenginlik katacak mimarlıkla ilgili soruların formüle edilmesiyle hayat kazanacak bir işbirliği ilişkisidir bu. Bu sorular sayesinde, gerçekçi ve ihtiyaçlara cevap verebilecek bir araştırma planının oluşturulmasını teşvik edecek ağlar kurulabilir ve bu ağlar üzerinden deneyim ve uzmanlıklar paylaşılabilir. Enerji politikaları, büyüme yönetimi, acil durum planlaması ve ucuz konut edindirme gibi konular, toplumu ilgilendiren sorunlara örnek olarak verilebilir. Bilgi yönetim sistemleri (BIMS) malzeme araştırmaları, (farklı yerlerdeki servis büroları ve uzaktan yapım yönetimi aracılığıyla üretilen ve genel yükleniciyi tasarım geliştirme ekibinin başına getiren elektronik belge geliştirme gibi) yeni proje teslim modelleri ise işyerlerini ilgilendiren araştırma projeleri için birer esin kaynağıdır.


 


 


Bir okulun sınırları içinde bu tür bir araştırma yönteminin gelişimi, bir yandan sınıf ortamını zenginleştiren örneklere gerçek bir derinlik kazandırırken, diğer yandan, gerek duyulan akademik düzeye ulaşılacağını müjdeler. Mesleğin her bir üyesinin öğrenci olduğu bir dönemdeyiz. Tasarım bürolarının, yapı tipleri alanındaki liderlik ile bilgi üretimi arasındaki bağlantıyı vurgulamak amacıyla, kendilerini öğrenen organizasyonlar olarak tanımlamalarına gittikçe daha sık rastlamaktayız. Sürekli eğitime yapılan vurgunun bu tür ifadesi, uzun yılların deneyimine sahip olunduğunu vurgulayan geleneksel tanım karşısında çok daha fazla önem kazanmıştır. İlişkiler “ateşle imtihan edilir,” fakat eğitimciler ve uygulayıcıları bu mesleğin sürekli akışı içinde biraraya getirecek olan şey, söylemin yoğunluğudur. Eğer eğitimciler bu zorluğa göğüs germezse, üniversitelerdeki mimarlık eğitiminin tekrar beşeri bilimlerin bir alt dalı haline getirilmesi kuvvetle muhtemeldir.


 


BULUNDUĞUMUZ YER: EVRİM / DÖNÜŞÜM / DEVRİM


Amerikan Deneyimine İÇERİDEN Bir Bakış


Amerikan sisteminin en güçlü yanı, birbirlerinden oldukça farklı kurumlarda yine birbirinden farklı lisans seçenekleri sunmasıdır. Bu sistem, yeni oluşturulan ve mimarlık mesleğinin bugününü geleceğe bağlamayı vadeden eğitim programları ile öğrencilere sunulan geleneksel akademik lisans seçeneklerinin güçlü yanlarını biraraya getiren bir sistemdir. Bu çeşitlilik, zaman içinde daha da zenginleşmiş, yeni teknolojilerin ortaya çıkışında olduğu gibi, eskiler artık kendilerine ihtiyaç duyulmayana kadar varlıklarını sürdürmüştür. Bu dönem, Amerikan mimarlık lisans eğitiminde, tek bir lisans terminolojisi oluşturmaya çalışmanın yalnızca mümkün olmadığının değil, aynı zamanda bunun pek de arzu edilmediğinin açıkça ortaya çıktığı bir dönemdir. Lisans programı önerileri, akademik bir yapılanma içinde mümkün olan her seçeneğin yer aldığı bir listedir. Bu listede, hepsi de mimarlık alanında olmak üzere, geleneksel 5 yıllık lisans programı; 4 yıllık akademik hazırlık ile birleştirilmiş 1 yıllık lisans programı; 4 yıllık akademik hazırlık ile birleştirilmiş 2 yıllık mesleki yüksek lisans programı; mimarlık dışındaki bir alanda lisans derecesi bulunan kişilere yönelik 3 ya da 3,5 yıllık yüksek lisans programı ve 7 yıllık doktora programı gibi seçenekler bulunmaktadır. Bu programlar, kentsel planlama ve tıbbi mimari (medical architecture) gibi alanlardaki araştırmaları desteklemek amacıyla, mimarlıkta yüksek mühendislik (master of science in architecture) unvanının verildiği farklı kurumlardaki uzmanlık programlarıyla birleştirilmiştir. Öyle görünüyor ki, bu seçenek bolluğunu sadeleştirme çabaları daha çok seçeneğin ve ateşli tartışmaların doğmasından başka bir işe yaramıyor. Kimilerine kaotik görünen bu manzara, aslında sağlıklı bir düşünce ekosisteminin güç kaynağıdır.


 


Küreselleşme, Amerika’daki üniversitelerde önemli bir tartışma konusu olmuştur. Bununla ilgili eğitim programları Avrupa’da uzun zamandır var, ama Amerika’daki kuruluşlar ile Asya, Orta ve Güney Amerika, Afrika ve Avustralya’daki kuruluşlar arasında başlatılan ilişkilerin sayısı katlanarak artmakta. Uluslararası eğitim-öğretim faaliyetlerine gereken önem veriliyor ve uluslararası eğitim alan öğrenci yüzdesi, bir programın verimlilik ölçütleri arasında, o programın iyi olup olmadığını gösteren bir işaret olarak sıklıkla yer alıyor. Pek çok üniversite uluslararası bir eğitim programını müfredatlarına almakta ve bu program bir lisans derecesiyle mezun olabilmek için aranan önkoşullardan biri olmaktadır. Uluslararası eğitim denince artık bir okulun, fiziksel olarak, yurtdışında şube açması akla gelmediğinden, bu konuda çok sayıda yeni yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Ortak araştırma ve öğrenci değişim programları, geleneksel lisans programlarının yanısıra sponsor destekli araştırma, lisansüstü eğitim ve misafir akademisyen uygulamalarını da içeren yeni bir “uluslararasılık” kavramına temel oluşturacaktır. Buradan aldığımız açık mesaj şudur: Gelecek, geleneksel ulusalcılık kavramlarının ötesinde uzanmaktadır.


 


ABD sınırları içinde faaliyet gösteren mimarlık okullarının sayısı, gittikçe kalabalıklaşan ve çeşitlenen nüfusun gereksinimlerini karşılamak üzere gün geçtikçe artmaktadır. Pek çok eğitim kurumu bu tür yeni eğitim programlarını çok farklı kültürel bağlamlarda uygulamaktadır. Devlet üniversitelerinin mimarlık eğitimindeki hakimiyeti hâlâ sürmekte ise de, sanat okulları, sosyal bilimler alanında faaliyet gösteren küçük üniversiteler ve hatta bağımsız mimarlık okulları gibi kimi kuruluşlar da akreditasyon belgesine sahiptir. Bu tür okulların sayısının artması, performans standartlarının yüksek tutulmasını sağlayan ve oldukça katı bir akran-denetim (peer-review) sürecini gerektiren bu akreditasyon sayesinde olmuştur.


 


Mimarlık eğitimini, Mimarlık Okulları Birliği (Association of Collegiate Scholls of Architecture-ACSA), Amerikan Mimarlar Enstitüsü (The American Institute of Architecs-AIA), Mimarlık Kayıt Kurulları Ulusal Konseyi (National Council of Architectural Registration Board-NCARB), Amerikan Mimarlık Öğrencileri Enstitüsü (American Institute of Architecture Students-AIAS) ve Ulusal Mimari Akreditasyon Kurulu’nun (National Architectural Association Board-NAAB) da yer aldığı bir tali dernekler ve kuruluşlar gurubundan bağımsız, tek başına düşünmemek gerekir. Bu kurum ve kuruluşların her biri, uygulama ile kuram arasında ilişki kurulması ve bir ortak müfredat yürütülmesine önemli katkılarda bulunur.


 


BULUNDUĞUMUZ YER: EVRİM / DÖNÜŞÜM / DEVRİM


Avrupa Deneyimine DIŞARIDAN Bir Bakış


Avrupa’daki mimarlık eğitiminin 20. yüzyılın son, 21. yüzyılın ilk on yılında geçirdiği dönüşüm süreci, dışarıdan bakan bir gözlemci için oldukça dikkat çekicidir. Bu dönemi önemli kılan şeyler, piyasa koşulları ve kültürel güçlere karşı oluşan tepki ve Bologna Mutabakatı (Bologna Accord) adı verilen, Avrupa üniversitelerindeki bürokratik uygulamaları ortak bir düzen altına alan ilkelerdir. Bu dönem, bölgesel ve ulusal miraslara sahip çıkıldığı kadar, onlara meydan okunduğu da bir dönemdir. Bir yandan lisansüstü unvanlar konusunda mimarlık okulları arasında ortak bir uzlaşma yolu aranırken, diğer yandan bağımsızlık ve ortak standartların reddi gibi konular da gündeme gelmektedir. Amerika’daki kurumlar üzerinde etkili olan güçler Avrupa’da mayalanmaktadır. Avrupa’da yürütülen çalışmalarda akademik bilimsellik beklentisi, Amerika’dakilerin kat kat üzerindedir.


 


Avrupa’daki kurumların başa çıkması gereken en önemli konu, köklü yöntem ve araçların çeşitliliği ile bu çeşitliliği homojenleştirmeye yönelik güçler arasında bir denge tutturmaktır. Ders kredilerinin Avrupa Birliği’ne üye ülkeler arasında bir okuldan diğerine aktarılabilmesi öğrenciler açısından büyük kolaylık gibi görünse de, programlar arasında ortak bir çekirdek müfredat standardını da beraberinde getirmemelidir. Daha doğrusu, mesleki müfredatlar arası performans standartları oluşturma çabalarını sürdürmek, bireylerin mesleki uygulama yetkilerinin verilmesi ile ilgili beklentilerinin karşılanmasını sağlayacaktır. Bu ürün-odaklı yaklaşımın, kurumların zaman-mekân geleneklerini sürdürebilmelerine imkân sağlayacağı açıktır. Dışarıdan bakan biri için son on yılın belki de en dikkat çekici yanlarından biri, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerdeki eğitim kurumlarının, aralarındaki ortak müfredat bağlantılarını yeniden yapılandırma konusunda gösterdikleri çabadır. Araştırma, mesleki icra ve öğrencilerin birer tasarımcı gibi düşünebilme becerileriyle ilgili ortaya atılan sorular da bu çabaya dahildir. Avrupa Birliği ilkeleri doğrultusunda üye ülkeler arasındaki sınırlar birer birer ortadan kalktıkça, eğitim kurumları arasında olagelen akademik personel trafiği de gittikçe hızlanmaktadır. Öğretim kurumları, değerlendirme işlemini birer program geliştirme aracı olarak kullandığı için, bu kurumların akran-denetim uygulaması da ilginç değişimlere uğramaktadır. Zorunlu olandan çok, gönüllük esasına dayanan bir değerlendirme süreci, öyle görünüyor ki, en az diğerleri kadar kesin ve yararlı bir program geliştirme aracıdır.


 


Kurumlar arası değişim programlarının sayısı arttıkça öğretim elemanlarının kültürü de değişmektedir. Avrupalı eğitimciler arasındaki farklı dillere sağlanan fırsatlar –ki bu Amerika’da pek sık rastlanan bir durum değildir- birbirinden tamamen farklı kurumlar arasındaki fikir alışverişini daha da zenginleştirmektedir. Aynı durumun öğrenciler arasında da geçerli olduğunu görmek şaşırtıcı olmasa gerek. Eğitim-öğretim kadrosunun ve içinde bulundukları eğitim kurumunun çabalarına şahit oldukça, öğrenciler, okul tercihlerini, kendilerinin ileriye dönük amaçlarını eğitim kurumunun amaç ve hedefleri doğrultusunda belirlemelerinin ne tür yararlar sağlayacağını da göreceklerdir. Bu karşılıklı etkileşim süreci, Amerikan sisteminde pek çok kereler görülmüştür. Şüphesiz ki öğrenciler, Avrupa’daki kurumların kendilerine sunduğu bütün seçenekleri dikkatle değerlendireceklerdir.


 


Kültürel ve politik etkiler sonucu yaşanması mümkün kalıcı bir değişim / dönüşüm olasılığı, bizi, son yüzyıldır bir değişim süreci içinde olan mimarlık eğitiminin doğası üzerinde ciddi olarak düşünmeye sevk etmektedir. Avrupalı eğitimci için, mimarlık mesleğinin gelişimine yön verebileceği, değişime liderlik edebileceği bir fırsattır bu.


 


YENİ DEĞİL AMA YENİ”


Mimarlık ve tasarım eğitiminin durumu üzerine alaycı bir tavır takınarak düşünmek ve bütün bunları daha önce de gördüğümüz ve yakında hepsinin geçeceği yargısına varmak, kulağa oldukça hoş geliyor. Her şeyden önce, bir eğitim kurumunun bir şeyleri değiştirme gücü tamamen o kurumun akademik kadrosunu oluşturan bireylere ve o bireylerin tasarrufundaki kaynaklara bağlıdır. Ayrıca, değişim ve dönüşüm dediğimiz şey, aslında, aynı şeylerin her seferinde farklı bir görünüm / biçim altında tekrar tekrar ele alınmasıdır. Mesleki hazırlık süreci, hâlâ beceri geliştirme, eleştirel düşünebilme kabiliyeti, liderlik gelişimi, etik kurallar bütünü ve belli ölçüde bir genel eğitimin birleşiminden oluşan bir süreçtir. Ne var ki içinde bulunduğumuz zaman, eğitim açısından radikal dönüşümler zamanıdır. Latince “Yeni değil ama yeni” (non nova, sed nove) özdeyişi, bu zamanın gerçekliğini çok iyi ifade etmektedir. Yeni olan nedir, o halde?


 


Kişisel bilgisayarlar ve onların uzantıları olan dizüstü bilgisayarlar yalnızca iletişim ve enformasyon araçlarında değil, bireyin iç dünyasındaki kendi öz-imgesinde de dönüşümlere neden oldu. Esnek olmayan, sabit akademik müfredatlar bu değişime ayak uydurmakta yetersiz kalmaktadır. Öğrenciler çift anadal fırsatları peşinde koşmakta, alternatif eğitim yolları aramakta, kendilerine uygun bir yol çizebilmek için anadal, hatta okul değiştirmekteler. Bir zamanlar entelektüel bir sabit mönü gibi olan eğitim programları, günümüzde, birden fazla restoranın birlikte hazırladıkları açık büfe servis haline gelmiştir. Her geçen akademik yılla birlikte eyalet ve uluslararası sınırlar daha sık aşılmakta, kurumlar arası akademik personel değişimleri daha sık gerçekleşmekte, geleneksel eğitim süreci daha çok internet desteğiyle güçlenmekte ve stajyerlik kurumu gittikçe gelişmektedir. Öğrenciler ders sırasında ağ bağlantılarını kullanarak eğitmenin verdiği kaynakları internetten kontrol edebiliyor artık. Derslerin işlenme biçimleri, aynı anda gerçekleşen sayısız uyaranın yer aldığı yeni ve daha karmaşık öğrenme yaklaşımları karşısında gerekli esnekliği gösterebilmeli ve beklentileri karşılayabilmeli. Sınıf-içi öğrenme süreçlerinin bu kadar farkına varılıp, öğrenme üzerine bu kadar düşünüldüğü başka bir zaman dilimi olmamıştır. Peki, ama bu ne anlama gelmektedir?


 


Eğitim programının temel taşı onu uygulayan kişiler, yani akademik personeldir ve bu durum hâlâ geçerlidir. Ancak, akademik personelin görev tanımı değişmektedir. Öğretim üyelerinin akademik çalışmalara ve yeni bilgilerin üretilmesine liderlik etmesi beklenir. Geleneksel Amerikan land-grant (arazisi eğitim amacıyla devlet tarafından bağışlanmış eğitim kuruluşları) statüsündeki devlet üniversitelerinde görev yapan öğretim üyelerinden, toplumsal gereksinimlerin karşılanmasına yönelik faaliyetlerde daha çok yer almaları ayrıca beklenir. Teknolojik yenilikler nasıl ki öğrenci olmanın tanımını değiştirdiyse, akademik personel üzerinde de değiştirici / dönüştürücü bir etki yaratmıştır. Ortak çalışma mekânlarından artık pek söz edilmiyor. Örneklerine sıkça rastladığımız gibi, bir kişinin çalışma arkadaşları dünyanın dört bir yanına yayılmış olabiliyor. Akademik çalışmalar artık aynı kurumdaki kişilerin biraraya gelerek ortak bir çalışma yürütmesine daha az ihtiyaç duyduğu için, bireysel ilgi alanları ortak amaçlardan ayrılarak farklılaşmaktadır. Bir yandan da akademik çalışmaların artması gerektiğinden, öğretim üyeleri, öğretim faaliyetlerini ne zaman ve nasıl gerçekleştireceklerini kendilerinin belirleyeceği, daha özgür ve esnek çalışma ortamları talep etmektedirler. Bu durum da, klasik ders programı planlama taktikleri konusunda ilginç sorular akla getirmektedir. Üniversitelerde kadrosu bulunan öğretim üyelerinin yıllık performans değerlendirmeleri gittikçe daha katı bir şekilde yapılmaktadır. Akran-denetimi artık bir istisna değil, nerdeyse bir zorunluluk. Bu sürekli denetleme kültürü nedeniyle akademisyenler çok daha aktif. Bir akademisyenin terfi ya da çalışmalarına daha iyi finansman sağlayabilmek amacıyla bir üniversiteden diğerine geçmesi artık olağan karşılanıyor. Kurum dışı destek kaynakları akademisyenlerin başarı ve etkililikleri üzerinde gittikçe daha fazla önem kazanıyor. Uygulama alanında çalışan akademisyenlerden, bina yapımıyla ilgili deneyim ve bilgilerini kurama ve basılı kaynaklara dönüştürmeleri bekleniyor.


 


Öğrenci ve akademisyen olma kavramlarının geçirdiği köklü değişim, onların yer aldığı üniversiteler için de geçerli. Modern üniversiteden beklenen, bulunduğu bölgenin ekonomik dinamosu olmanın yanısıra, öğrencilerinin entelektüel kapasitelerini de yükseltmektir. Üniversiteler, farklı ilgi alanları olan karmaşık toplumsal ve politik topluluklardır. Bu topluluk, değişen koşullar nedeniyle, kamu desteğine daha az bağımlı olmaya, ama bunun karşılığında bireysel yardımlara, sanayi sektörü ile ortaklığa, projelerin sponsorlar tarafından finanse edilmesine ve devlet veya federal ödeneklere ve araştırma fonlarına daha çok ihtiyaç duymaya başlamıştır. Öğrencilerin ödediği okul ücretleri gittikçe yükselmekte, eğitim kurumları öğrencilerin sürekli daha iyi servis bekleyen tüketiciler gibi davrandıkları ticari hizmet kurumları haline gelmektedir. Amerika’daki öğrenci nüfusunun önemli bir kısmı, üniversite eğitimini, daha fazla para kazanacakları bir iş bulma aracı olarak görmekte ve eğitim sürecinde, mezun olduklarında daha kolay iş bulmalarına yarayacak bilgiler talep etmektedir. Bu kesim, politikacılar ve üniversitelerden performans değerlendirmelerini ürün-odaklı haline getirmelerini talep eden nüfuzlu aileler tarafından desteklenmekte, mezunlarla ilgili araştırmalar, mezuniyet dereceleri ve eğitim modellerinin amaca uygunluk verileri yakından takip edilmektedir.


 


Bu, sayıları sürekli değişen ve yüksek beklentileri olan bir gurup öğrenci, etkililiklerini sınıf dışında da kullanmaları beklenen akademisyenler ve yalnızca öğrencilerinin bireysel refahını değil, içinde bulunduğu bölgenin ekonomisini de gözeten üniversitelerden oluşan bir kesimdir. Tekrar “yeni değil ama yeni” tartışmasına dönersek, bilgi düzeyini yükseltme ve parlak beyinler yetiştirme temel sorumluluğu hâlâ önemini korumaktadır. Edindiğimiz tecrübelerden çıkarılacak en makul sonuç şudur: Sürekli değişimin varlığı kabul edilmeli ve yüksek entelektüel faaliyetlere gereken değer verilmelidir.


 


ELEŞTİREL DÜŞÜNCEYİ TEŞVİK GEREKLİLİĞİ


Merak etme ve sorgulama, üniversite yaşantısının ayrılmaz parçaları ve son derece önemli mesleki pratik göstergeleridir. Mimarlık ve genelde yapı endüstrisi, yeni bilgi türlerinin yaratımına bağımlıdır. Üniversite deyince bir zamanlar en son akla gelen “araştırma” kavramı, artık, meslek hayatımızın varlığı ve esenliği için vazgeçilmez bir unsur haline gelmiştir. Yeni yapı malzemeleri, bina türlerindeki köklü değişimler, yeni düzenlemelerin tasarım üzerindeki artan etkileri ve en ufak bir hata karşısında dava açmaya hazır bir toplum, araştırma kavramı ve uygulamasıyla yakından ilgilenmemizi gerektirmektedir. Tasarımcılardan gelen yeni fikirler aracılığıyla yeni yapı malzemelerini araştırmadan başlanılan inşaat çalışmaları artık geride kalmıştır.


 


Tasarımcılardan beklenen şey, karmaşık bina sistemlerini seçme, maliyet yönetimi, bina tasarımının yanısıra danışmanlık hizmetine de ihtiyaç duyan gruplar için müşteri hizmetleri sunma sorumluluklarını da üstlenmeleri ve projeleri zamanında teslim etmeleridir. Değişiklik talimatı (change order) gibi hata payı % 1’in altında olan hassas durumlarda verilecek kararlar, kulaktan dolma bilgilere dayanarak alınamaz. İnşaat sektöründe, güvenilir teknikler aracılığıyla elde edilen sağlam bilgilere ihtiyaç vardır. Kurallara uygun ve düzenli araştırma yöntemleri bu mesleğin ayırdedici özelliklerinden biri haline gelmiş, eleştirel düşünce tasarımcıların ayrılmaz bir parçası olmuştur.


 


Sürekli eğitimin, ya da ömür boyu öğrenimin önemi hemen hemen bütün sektörlerde uzun zamandan beri tartışılmaktadır. Bizden beklenen şey yüksek entelektüel faaliyettir. Sürekli bir öğrenme faaliyeti içinde olmamız istenir. Bilgi kayıt altına alınıp depolanmaya zaman bırakmayacak bir hızda çoğalıyor, dolayısıyla eski normlar geçerli değil artık. Durup elimizde ne olduğuna bakmaya, önemli olup olmadıkları üzerinde düşünmeye zamanımız neredeyse yok. Öğrenmenin kaynağı olan bilme isteği, harekete geçmeden önce bilgi birikimi kadar önemli hale geldi. Üniversitenin geleneksel nosyonları bu düşünce nedeniyle zor durumda, çünkü diploma kavramı eski değerini yitirmiş durumda. Böyle bir eğitim ortamında bireyler, tarihleri ve olayları ezbere tekrar etmekten ziyade, ellerindeki bilgiyi “iş”e dönüştürerek başarılı olmaktalar.


 


Bir zamanlar Amerikalılar, başarılı olmanın sahip olduğun bilgilerden geçtiğine inanır ve başarılarıyla gurur duyarlardı. Bu felsefenin modern versiyonuna geri dönüyor gibiyiz. Ne var ki, kanunlarımız gerçek referansları gözönüne alıyor. Üniversiteler için fon ayrılmadan önce dışarıdan destek alıp almadıklarına, bulundukları bölgelerde yaşayan insanların refahına katkıda bulunup bulunmayacaklarına, sonuçlandırdıkları araştırma faaliyetlerine, mezunların eğitimini aldıkları meslekte üretken olup olmadıklarına ve akademik çalışmaların etkili olup olmadığına bakılıyor. Mesleki eğitim müfredatını ulusal ölçekte bir standart haline getirme çabaları, üniversitelerdeki eğitim-öğretim araştırmalarının hızını önemli ölçüde kesmektedir.


 


Eğitim faaliyetlerini belirlenen standartlara yükseltmek amacıyla konan akreditasyon kriterlerini karşılamak amacıyla, kısa vadeli hedeflere ulaşmak için önemli bir çaba sarf edilmekte. İşe yarıyor mu peki?


 


Yeni uzaktan eğitim teknolojileri, bu konudaki eğilimleri konvansiyonel öğrenme yollarından daha da çok ayıracaktır. ABD’de, sektör tarafından uygulamalı ve kuramsal eğitime her yıl milyarlarca dolar harcanmakta. Sektörün kendi içinde üretilen eğitim programları, öyle görünüyor ki, çok daha etkili ve değişen pazar koşullarına paralel olarak risk almaya yönelik olacak. Yeni eğitim programları geliştirmeye yönelik deney ve araştırmalar, belki de gerçekten, üniversite dışında gerçekleşecek.


 


 


İçinde bulunduğumuz zaman, tasarım eğiticileri için, ipleri ellerine alarak alanlarını geleneksel kabul görmüş bilgi alanları arasından çekip çıkarmanın zamanıdır. Bu mücadele kazanılabilir mi?


 


BURADAN NEREYE?


 


Bu yazıda dile getirilen gözlemler aslında ne anlama geliyor?


 


Entelektüel Faaliyetlerde ve Eğitim Programlarında Esneklik Prensibi Benimsenmelidir:


Değişimin kesin bir gerçek olduğu kabul edilirse, ki öyledir, entelektüel düşüncede ve eğitim programları tasarımında esnekliğin benimsenip beslenmesi bir zorunluluktur. Artık geçmişte kalan bir eğitim anlayışının ürünü olan katı ve değiştirilemeyen müfredat modeli, günümüzdeki devingenliğe izin vermeyen bir stratejidir ve gelecekteki uygulamaların hızına da ayak uyduramayacaktır. İnşaat sektörünün her aşamasında görülen değişimler, bu görüşü daha da güçlendirmektedir. Bununla birlikte, bu düşüncenin en güçlü argümanı, bireysel öğrenme kavramı konusunda her geçen gün çoğalan bilgilerdir. Gelecekteki eğitim modelleri yalnızca programın yeri ve zamanına göre değil, bireyin öğrenme tarzına göre de belirlenecektir. Öğretim üyeleri ve öğrencilerin hem eğitim programına katıldığı, hem de birbirleriyle yakın ilişkiler kurduğu bir kültür çok daha hareketli bir topluluğun göstergesidir. Herkes, önceden belirlenmiş modellere ve geleneksel beklentilere karşı kendi kişisel gündemlerini oluşturma arayışında. Herkes, yeni teknolojilerden tutun da toplumsal uygunluğa ve sürdürülebilir ve yenilenebilir çevreye kadar uzanan, ortak ilgi alanlarına sahip insanlar arayışında.


 


Eğitim, dikkatini tekrar tasarım eğitimine ve onun, ölçülebilir sonuçlara dayanan birebir eğitsel ilişki olarak sahip olduğu güce yöneltmiştir. Tasarımcı eğitimi ve pratiği, “kitlesel kişiselleştirme” (mass customization) kavramının iyi bir örneğidir.


 


 


Akademik Bilgi Kültürü Teşvik Edilmelidir:


Amerikalı eğitimci Earnest Boyer, Scholarship Reconsidered adlı monografisinde şu görüşü ortaya atmıştır: Yeni bilgi arayışı, bilginin uygulanması, bilginin entegrasyonu ve eğitimde bilginin kullanılması. Bunlar, ayrı ayrı ya da hep birlikte, akademik bilgiyi tanımlar. Geçmişte, araştırma ve öğretim akademik ortama, uygulama ve entegrasyon pratiğe dahil ediliyordu. Günümüzde ise, bu dört unsur hep birlikte hem kuramsal hem de uygulamalı eğitimin temelini oluşturmaktadır. Yeni tür bilginin keşif ve gelişim yeri olan okullar ve büro, yalnızca bina yapım sürecini değil, toplumsal yaşam biçimi üzerinde de önemli etkileri olan yapı malzemeleri ve yasal düzenlemelerin gelişimini de daha iyi anlamamızı sağlar. Araştırma sürecinin katı disiplininin büro ortamına aktarılması bu nedenle son derece önemlidir. Yeni yetişen mimar adaylarına tasarım dünyasının geleceği için bir yatırım aracı olarak araştırma becerisi kazandırmak da eşit derecede önemlidir. Bilginin uygulamaya aktarılması için tasarım bürolarından daha iyi bir yer bulunamaz. Böyle bir ortamda fikirler havada uçuşur. Yapılan işin fiziksel boyutu ortama o kadar hâkimdir ki, uygulama sorunları ikinci planda kalır. Akademik bilgi entegrasyonu, birbirinden tamamen farklı bilgi parçalarını biraraya getirerek yeni bir bütün oluşturmaya, disiplinlerarası faaliyetleri yararlı hale getirmeye çalışır.


 


Bu bütünleştirici yaklaşım, pratikte, tasarımın doğal bir parçasıdır. Büyük çaplı projelerde, farklı disiplinlerden gelen otuz ya da daha fazla danışmanın bulunması normaldir. Bu kişilerin her biri, hedeflenen sonuç üzerinde etkili olabilecek farklı bir bilgi kaynağı sağlar. Buna benzer bir durum akademik kurumlarda da görülür ve bu, onların ayırıcı özelliklerinden biridir. Çok-disiplinli proje eğitiminin başarıyla verilmesi, ABD’deki yüksek öğrenim kurumlarının olumlu yanlarından biri olarak görülmektedir.


 


Akademik bilgi uygulaması, bireylerin faaliyetlerini belli bir konu ya da proje sınırları dahilinde tutmasını sağlar. Bu çalışma biçiminin ABD’deki tarihi, John Dewy’nin Enstrümentalizm Kuramı kadar eskidir. Bu, uygulama ortamında akademik bilginin kesinliğini gerektiren bir edim biçimi, akademik ortamda ise edimin sınanmasını gerektiren bir düşünme biçimidir.


 


Bir zamanlar akademisyenlere özgü olarak kabul edilen akademik bilginin eğitimde kullanılması, artık pratikte de kendini göstermektedir. Yeni bilgilerin, öğrenme yöntem, araç ve düzenlemelerinin birbiri ardına ortaya çıkışı nedeniyle artık bir zorunluluk halini almış ömür boyu öğrenme süreci ve bazı alanlarda lisanslama için gerekli kılınan sürekli eğitim, öğretim sürecine gerçeklik boyutu kazandırmıştır. Tanımı gereği akademi, tasarımın temel ilkeleri ve çağlar boyunca tasarım düşüncesi üzerine daha çok yoğunlaşır. Bürolar ise, doğrudan, bir yandan çalışanların yeterlik düzeylerini koruma ve geliştirmeyle, diğer yandan da işyerinin yeni çalışma alanlarına açılma kapasitesini artırmakla ilgilidirler. Her iki durumda da kuram ve uygulama, okulda olduğu kadar büro ortamında da birarada var olmaktadır. Akademik bilgi, hızlı bir dönüşüm içinde olan bir dünyada gerekli olan değişmez bir kesinlik sunar, uygulama ile akademi arasında ortak bir alan sağlar.


 


Üniversite ile Uygulama Arasındaki Tümleşik İlişki Geliştirilmelidir:


Profesyonel çalışma ortamı bir eğitim-öğretim kurumu olmaya doğru ilerlerken, okullarda iş dünyasının koşulları doğrultusunda yatırımlar yapılmalıdır. Kuram ile uygulama arasındaki boşluğu kapatmak amacıyla ortaya atılan ve uzunca bir süre gündemde kalan “büroda eğitim–okulda pratik” kavramı, bu sefer, bürolarda çalışan herkesin hem öğretmen hem de öğrenci olduğu ve yeni bilgilerin üretildiği bir bağlamda yeniden karşımıza çıkmıştır.


 


Pratik dünyanın talepleri, öğrencileri mesleğe hazırlarken bütün konuların akademik müfredat kapsamında ele alınabilmesini imkânsız hale getirir. Dolayısıyla, mesleğe yeni başlayan bir bireyin gerekli bütün akademik referanslara sahip olmasına rağmen mesleki yeterlik bakımından eksikleri olduğu bir ara dönem bulunmaktadır. Geçmişte akademik kurumlar bu dönemi görmezden geliyor, bunun akademik yeterliğin kapsamı dışında olduğunu iddia ediyorlardı.


 


Profesyonel bürolar, kuramsal mesleki eğitimin bireyleri, üretkenliğin mesleki başarı teminatı olduğu bir çalışma ortamına hazırlamada yetersiz kaldığı endişelerini sıkça dile getiriyorlardı. Bazı bürolar stajyerlere verdikleri önem ve onlara sağladıkları fırsatlarla tanınırken, diğerleri yeni mezunları işe almayı reddediyordu. Stajyerlerin büronun çalışmalarına dahil edilip edilmemeleri, büronun benimsediği kültüre bağlıydı. Günümüzde ise, her firmanın çalışanları için eğitim-öğretim fırsatları sağlamak zorunda olmalarından dolayı uygulama kültürü hızla değişmekte. Bu durum, okullar ile tasarım pratikleri arasında ortak bir zemin oluşturacak yeni bir ilişki başlatma fırsatı doğurmuştur. Henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş bu ortak zeminde, bürolarla ortaklaşa hazırlanan eğitim-öğretim faaliyeti bireye iş başındayken sunulmaktadır. Bu tür bir eğitim organizasyonu, mimarlık eğitiminin en son ve en parlak buluşudur.


 


SONDEYİŞ: AZAMİ ETKİLEME ZAMANI


 


Yaptığımız işin bir etki yarattığı, bir şeyleri değiştirebildiği bir zamanda öğretmek ve çalışmaktan başka ne isteyebiliriz ki? İçinde bulunduğumuz zaman tam da böyle bir dönemdir. Abraham Lincoln’ın bir yazısında söylediği gibi, “Sessiz geçmişin dogmaları, fırtınalı bugünde işe yaramaz.” Küresel kültür, dolayısıyla mimarlık eğitimi fırtınalı günler yaşamaktadır. Bununla birlikte, yaptığımız işin kalıcı etkiler bırakacağı günler olduğuna inanıyorum. İçinde yaşadığımız dönem, bakışlarımızı yarınlara çevirme ve gördüklerimize uygun olarak davranma cesareti isteyen bir dönemdir. Böyle bir dönem, artık açıkça geçmişte kalmış pratikleri bir kenara bırakarak, değerli bir geleneğe son verme ihtimali olan bir programı başlatacak enerjiyi damla damla biriktirmek için soğukkanlı bir zihin ve sağlam bir hâkimiyet ister.


 


Akademik disiplinler arasındaki sınırları ortadan kaldırmanın zamanıdır. Kuramcılar ile uygulayıcıların birlikte, uyum içinde hareket etmeleri gereken bir zamandır bu zaman. Yeni modellere ihtiyaç vardır. Bu da, varolanın ötesini görebilme yeteneği ister. Özgürce dans edebilmek için, kendi koyduğumuz kısıtlamalardan kendi isteğimizle sıyrılmayı gerektirir. Bu zor görev başarıya ulaşabilir mi? Eğer ulaşırsa, gelecekteki mimarlık eğitimci ve uygulamacı kuşaklarına iyi bir miras bırakmış oluruz.


 


Bu zor görev başarıya ulaşabilir mi?


 


 


Bu icerik 5135 defa görüntülenmiştir.