315
OCAK-ŞUBAT 2004
 
MİMARLIK'TAN

ODADAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • 9+1

    anlama / anla(t)ma / anla(ş)ma
    Tansel Korkmaz

    Dr., İstanbul Bilgi Üniversitesi, Tasarım Kültürü ve Yönetimi Programı

    9+1 Yuvarlak-Masa Toplantıları Moderatörü

ÖĞRENCİ BULUŞMASI

KONGRE: 15. YAPI VE YAŞAM: UIA 2005'e DOĞRU "KENTLER VE MİMARLIK" ÜZERİNE

  • Boşluğun Mimarisi
    Emre Demirel

    Araş.Gör., Hacettepe Üniversitesi,

    İç Mimari ve Çevre Tasarımı Bölümü

  • Günümüzde Koruma / Restorasyon Çıkmazı
    S.Sarp Tunçoku

    Yrd.Doç.Dr., Mimar - Restorasyon Uzmanı,

    Sivas - Cumhuriyet Üniversitesi,

    İnşaat Mühendisliği Bölümü

    Kayseri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Üyesi



KÜNYE
KORUMA

Günümüzde Koruma / Restorasyon Çıkmazı

S.Sarp Tunçoku

Yrd.Doç.Dr., Mimar - Restorasyon Uzmanı,

Sivas - Cumhuriyet Üniversitesi,

İnşaat Mühendisliği Bölümü

Kayseri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Üyesi

Tarihi mirasın korunması konusunda giderek artan ilgi ve ‘talep’, beraberinde birçok sorunu da gündeme getiriyor: Yapıların/yerleşimlerin doğru korunmaları için gereken disiplinlerarası ekiplerin oluşturulamaması; ülkemize gelen kimi yabancı ekiplerin, kazı bilgilerini elde ettikten sonra eserlerin ‘geleceği’ ile ilgilenmemesi ve kimi zaman bilgiyi paylaşmaması; laboratuar ve araştırma merkezlerinin kısıtlı olanakları; mevcut ihale sisteminde, koruma etaplarına eşit derecede ağırlık verilmemesi, gibi… Yazıda, sorunlar, çözüm önerileriyle birlikte sunuluyor.

Son yıllarda, gerek Kültür Bakanlığı’mızın düzenlediği sempozyumlarda, gerekse belediyelerce düzenlenen Tarihi Kentler Birliği gibi toplantılarda, tarihi yapıların korunmasında bakış açısının geçmişe kıyasla olumlu yönde geliştiğini ve bu konuda artan bir isteğin olduğunu sevinerek izlemekteyiz. Ülkemiz, tarihi yapılarımızın gelecek kuşaklara aktarımı konusunda, ilgili bakanlıklar ve yerel yönetimlerle önemli karaları somutlaştırma aşamasındadır. Bu yazının amacı da, böyle önemli bir aşamada, ‘koruma ile ilgili yönetimler–koruma kurulları–proje–uygulama–denetim’ sürecinde bugün yaşanan olumsuzluklara ve olası yanılgılara dikkati çekerek, koruma/restorasyon ilkeleri doğrultusunda önerilerle bu sürece katkıda bulunmaktır.

Koruma/Restorasyonun Algılanışındaki Sorunlar

Vakıflar bölge müdürlükleri, valilikler, özel idareler ve belediyeler gibi kurumlarımız kadar halkımızda da, geçmiş yıllara kıyasla, eski eserlere karşı ilginin ve duyarlılığın arttığı, gerek kurulumuza gelen projeler, gerekse yerinde incelemelerimiz sırasında gözlenmektedir. Geçmişten farklı olarak, bu yolda bağış ya da parasal kaynak sağlanmasında da hızlı bir artış vardır. Çoğu kez ticari ya da turistik rant beklentisi ile de olsa, böyle bir eğilimin önemli bir aşama olarak algılanması, bu hevesin kırılmaması gerekir. Ancak, bu tür bir eğilim, tarihi yapıların ‘tepeden-tırnağa’ yenilenip, ‘tepe-tepe’ kullanılması gibi çok ciddi bir tehlikeyi de beraberinde getirmektedir. Bir mumya duyarlılığı ile yaklaşmak gerekirken, bugün pek çok restorasyon çalışmasında, günümüze ulaşabilmiş yaşlı bir yapının kişiliği, ‘eti-kemiği’ fazlaca sorgulanmadan, ona restorasyon ya da koruma adı altında, bazen de kolunu-kanadını kırarak, kendisinin olmayan yeni giysiler ve kaldıramayacağı görevler yüklenmektedir. Ne amaçla olursa olsun, tarihi bir yapının uygarca kullanımı, onun sürekli bakımını sağlayarak aslını yaşatmaktır. Restorasyon ilkelerini göz önüne almadan yapılacak restorasyonlar, tarihi yapılarımızı kısa zamanda tanınmaz hale getirebilir. Nitekim, bugün kentlerimizdeki yeni yapıların çoğunda izlenen arabesk üslup ve mimari yozlaşma, günübirlik modalar ve çoğu zararlı malzemelerle tarihi yapı restorasyonlarına da sıçramak üzeredir.

Tarihi yapıların ‘mezbele’ ya da ‘harabe’ olarak gösterilmesiyle, koruma uzmanları tarihi yapıları ‘sevimli hale getirmek’, koruma kurulları da bu tür önerilere onay vermek durumunda değildir. Önemli olanın, eserin bozulmuşunun ya da kopyasının değil, aslının yaşatılması; bu yapıların kolayca ‘tahrifat’ yapamadığımız nüfus hüviyet cüzdanlarımız olduğu; eskiyle yaşamanın bir erdem ve ayrıcalık olduğu konusunda, ilgili tüm kurumların ve özellikle halkımızın bilgilendirilmesi gerekir.

Uygulamada Düşülen Hatalar

Bugün, ülkemizde tarihi yapılardan sorumlu ya da eski eserlerin onarımını yüklenmek isteyen, duyarlık gösteren pek çok şahıs ve kurumca restorasyondan anlaşılan, yapının mimari ölçümleri ve detayları ile belgelenmesi olan ‘rölöve’ ve yapının bugünkü durumunun değerlendirilerek değişmişliklerinin (varsa kayıp kısımlarının ya da olası eklerinin) belirlenerek, özgün halinin saptanması olan ‘restitüsyon’ projesi ile sadece yeni kullanım biçiminin belirlenmesi olan ‘sözde’ restorasyon projesidir. Özgün malzeme özelliklerinin ve onarım malzemelerinin saptanmasının ise sıradan bir çalışma ya da salt formalite gereği sunulan bir rapordan öte gitmediği, kurulumuza gelen projelerde de gözlenmektedir. Oysa, doğru bir onarım, ön araştırmalardan laboratuar analizlerine kadar restorasyon eğitimi almış mimar, malzeme kimyacısı, inşaat mühendisi, sanat tarihçisi, jeolog, biyolog gibi uzmanlar gurubunca yapılması gereken, uzun zaman, bilimsel araştırma ve özveri gerektiren bir malzeme çalışması ile mümkündür. Tarihi yapılarda kullanılmış olan taş, tuğla, harç, sıva, kerpiç, ahşap, çini, metal, cam vs. özgün malzemeleri oluşturan hammaddeler, karışım oranları ve hazırlama yöntemleri ile, bu malzemelerin fiziksel, mekanik, kimyasal özelliklerinin, zaman içindeki bozulmalarının ve özgün inşaat tekniklerinin saptanması ilk aşamada yapılması gereken çalışmalardır. Bu çalışma, rölöve ve restitüsyon projeleri kadar, tarihi yapının belgelenmesinin önemli bir parçası olmak zorundadır. Doğru onarım malzemesi ve onarım teknikleri, düşünülen yeni işlev ve restorasyon projesini oluşturan tasarım ilkeleri de böyle bir çalışmanın sonunda belirlenmelidir. Bu tür bir malzeme çalışması ile, restitüsyon aşamasında yorumlanamayan bazı eklerin, yapının geçirdiği evrelerin ya da yapım tarihlerinin doğru saptanması gibi önemli konularda son derece yararlı ipuçları elde edilebilir. Salt bununla da kalmayıp, güncel yapım tekniklerine ve yeni yapılarda kullanılabilecek daha sağlıklı yapı malzemelerine ışık tutacak bilgiler dahi ortaya çıkabilir.

Arkeolojik Alanlarda Durum

Ayakta kalabilmiş yapıların korunması kadar önemli diğer bir konu da, kazı yanında arkeolojik alanlarda yabancı ekiplerce yapılan koruma/restorasyon çalışmalarıdır. Batı ülkelerinde, ya da yerleşik kültür bilincine varmış örgütlü toplumlarda, restorasyon konusunun ülkemize kıyasla daha köklü olduğu kuşkusuzdur. Ancak, iyi koruma örnekleri olmakla birlikte, bazı ekipler ülkemizde yaptıkları koruma amaçlı onarım çalışmalarında ülkelerindeki kadar titiz davranmayıp, kendileri için yararlı tüm bilgi ve belgeyi elde ettikten sonra kazı yaptıkları alanın ve ortaya çıkardıkları eserlerin ‘geleceği’ ile fazla ilgilenmemektedirler. Sözde koruma amaçlı bazı müdahalelerde, restorasyon tasarım ilkeleri ya da estetik kaygılar bir yana, zararlı teknik ve malzemelerin kullanılmış olması, birkaç yıl içinde kötü sonuçlarını gösterecektir. Bu nedenle, sadece yabancı değil, tüm kazı ekipleri, kazı öncesi Bakanlığımıza sunmak zorunda oldukları kazı programı gibi, yapacakları bütün müdahaleleri detaylı bir proje ve yapılacak işin net olarak açıklandığı raporlarla sunarak, Kültür Bakanlığı’nın ya da koruma kurullarındaki restorasyon uzmanlarımızın onayını almalıdırlar.

Uygulama da ciddi biçimde denetlenmelidir. Pek çok yabancı ekibin, ‘bilgi deposu’ olarak gördükleri ülkemize önemli parasal desteklerle geldiği bilinmektedir. Bilimsel işbirliğine elbette gereken önem verilmeli, ancak özellikle parasal destek konusunda zaafa düşülmemelidir. Sağlıklı bir denetimin ve bilgi paylaşımının mümkün görülmediği durumlarda kazıya dahi izin verilmemesi yerinde olur. Aksi halde, en değerli arkeolojik alanlarımızın ‘bilgi talanı ya da deneme-yanılma’ alanları olması, kazı sonrasında da doğa ve define arayıcılarının ortak tahribatına açılması kaçınılmazdır.

Restorasyon Uygulamalarında Bugünkü İhale Sistemi

Yukarıda belirtilen olumsuzlukların yerleşmesinde önemli bir etken de, temelleri geçmişte atılan, proje ve uygulama olmak üzere iki aşamadan oluşan bugünkü ihale sistemidir. Proje ihalelerinde ve çalışma akışında rölöve ve restitüsyon aşamaları ağırlık kazanırken, özgün yapı malzemeleri ve hazırlama yöntemleri, özgün yapım teknikleri ve yapının içinde bulunduğu sorunların saptanması için gereken bilimsel araştırma sürecine hak ettiği ağırlık verilmemektedir. Proje ya da onarımı yüklenecek ekiplerin çoğunda, eğitim almış restorasyon uzmanı yoktur. Onarılacak tarihi yapı, güncel inşaat teknolojisinin kullanıldığı bir belediye imar yapısı ya da Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın denetiminde yapılan herhangi bir devlet yapısı ile, projeden uygulamaya kadar benzer kalıplarla ihaleye çıkılmaktadır. Oysa, bazı restorasyon çalışmalarında rastlandığı üzere, tarihi yapılarda sıva raspası (işlevini tümüyle yitirmiş sıvanın kazınması), temizlik veya temizlik kazılarında ortaya çıkan yeni bulgular ya da beklenmedik sorunlar, projenin, müdahale kararlarının, dolayısıyla uygulamanın akışını değiştirdiği gibi, parasal kaynak ve iş bitimi konulularında aksamalara, sorumlu yönetim ve yüklenici arasında anlaşmazlıklara ve başlanan işin yarıda kalmasına neden olmaktadır. Bundan da en çok zararı tarihi yapılarımız görmektedir. Bu nedenlerle, yukarıda belirtilen bilimsel çalışmalar sonuçlanmadan yapının yeni işlevi ve bu işlevin gerektireceği müdahaleler için yüzeysel kararlar verilmemelidir.

Araştırma sonuçlarına göre uygulamada, örneğin büyük ya da karmaşık sorunları olan bir tarihi yapının, nitelik ve sınırları proje aşamasında titizlikle belirlenecek ‘aşamalar’ halinde ihaleye çıkılması gerekebilir. Eksik bilgilerle, yarıda kalacak bir onarıma başlamamak, çoğu kez daha doğru bir karardır. Bu bağlamda, tarihi yapıların onarımlarıyla ilgili mevcut ihale sistemimizin, olup olmayacağı dahi tartışılabilecek malzeme birim fiyat tariflerine kadar gözden geçirilmesinde yarar vardır.

Araştırma ve Kurumsallaşma

Günümüzde koruma ile ilgili bilimsel çalışmalar ve bu çalışmayı gerçekleştirebilecek kurumlar, yapılmak istenen restorasyon sayısına kıyasla yok denecek kadar azdır. Bu kurumlar da, gerek kadro gerekse donanım bakımından sınırlı olanaklarla, çalışmalarını eğitim yükü ile birlikte yürüten birkaç üniversite bölümü ve laboratuardır. Bunun yanında, onarım yaptırmak isteyen vatandaşlarımız bir tarafa, büyük kentler dışında Anadolu’da tarihi yapılardan sorumlu ya da bu yapılardan sorumlu resmi kurumlarımızın dahi sınırlı sayıdaki bu laboratuarlara ulaşması ve malzeme analizi yaptırabilmesi son derece zordur. Mevcut laboratuarların da ülkemizde yapılan restorasyon çalışmalarının sayı ve hızına yetişmesi imkansızdır. Bu eksiklikler karşısında, adeta, ‘yangından mal kurtarma’ çabasıyla çalışan kurullarımızda, salt gelen projenin, dolayısıyla da yapının daha fazla sürüncemede kalmaması için, ister istemez ‘acil’ reçeteler dahi üretmek durumuna düşülmektedir. Bu zorlu koşullara karşın, ‘hıfzısıhha tahlil laboratuarları’ gibi çalışması beklenen mevcut laboratuarlarımız kadar, koruma kurullarımız da ‘işi’ yavaşlatan, engelleyen kurumlar gibi görülerek ağır ithamlara hedef olmaktadır.

Ülkemizde yer alan, coğrafi bölge özelliklerine ve yapım dönemlerine göre çok önemli farklılıklar gösteren tarihi yapılarımızın özgün malzeme özellikleri, malzeme hazırlama yöntemleri ve özgün yapım teknikleri hakkındaki bilimsel birikimimiz son derece sınırlıdır. Bu konularda detaylı ve doğru bilgi veren tarihi belge veya kaynaklar bulunmamakta, belki de arşivlerde gün ışığına çıkmayı beklemektedir. Bu nedenle de tarihi yapıların onarımları için ivedi olarak önerilecek hazır reçeteler yoktur. Bugün, doğru bir restorasyon için onarılacak her yapı, mimari ve sanatsal yönleri kadar, malzeme ve teknik açısından ayrı ayrı, detaylı olarak çalışılmak zorundadır.

Bu bağlamda, tarihi yapılar için yaşamsal bazı kararlar alınmasının, uygulama ve denetiminin yeterli uzman kadrosu olmayan müze müdürlükleri, vakıflar bölge müdürlükleri ve yerel belediyelerce yapılması bugün pek çok zorluğu getirirken, konuyla ilgili sempozyum ya da Tarihi Kentler Birliği toplantılarında gündeme geldiği gibi, koruma/restorasyon sorumluluğunun merkezi yönetimden yerel yönetimlere bırakılması düşüncesi günden güne ağırlık kazanmaktadır. Bu amaçla da, Tarihi Kentler Birliği’nin üye sayısı hızla artmaktadır. Bu gelişme, yerel yönetimlerin tarihi yapıları ve koruma sorunlarını sahiplenmesi, bunda içten ve kararlı olmaları yönünden son derece olumludur. Ancak, koruma amaçlı onarım ya da restorasyon gibi sorumlulukların, gerek farklı disiplinlerden uzmanlardan oluşan kadroları, gerekse bilgi birikimi açısından henüz hazır olmayan yerel yönetimlere tümüyle bırakılması istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Bu kez de tarihi yapıları ‘koruma çalışmalarından korumak, ya da restore edilmiş yapıları kurtarmak’ durumuna düşebiliriz. Geçmişte benzeri durumlar yaşanmıştır. Örneğin, 1950’li yıllarda Konya’da, gönüllü bir kuruluş tarafından iyi niyetle, ancak tarihi yapılarımıza zarar veren çimento katkılı harç ve sıva gibi malzemelerle yapılmış onarımlar, Anadolu Selçuklu Dönemi’ne ait pek çok yapıda ciddi fiziksel zararlara, çini, sırlı tuğla ve alçı işlemeler, hatta taş ve tuğla gibi taşıyıcı malzeme kayıplarına yol açmıştır. Aynı yapıları bu malzemelerden kurtarma çabası genellikle sonuçsuz kalmaktadır. Bugün, tarihi yapılarımız benzer hataları kaldıramayacak kadar yaşlı ve yorgundurlar. Bu nedenle, tarihi yapıların onarımlarının tümüyle yerel yönetimlere bırakılması konusunda acele edilmemelidir.

Uzmanlık Yapılanması ve Restorasyon Eğitimi

Korumadan sorumlu yönetimlerin, denetim organlarının, koruma kurullarının, proje ve uygulama ekiplerinin restorasyon eğitimi almış uzmanlardan oluşmasında büyük yararların olduğu ve bugünkü yapılanma içinde de, bu nitelikleri sağlayacak uzman sayısının kesinlikle yeterli olmadığı bilinmektedir. Bu nedenle, gerekli uzman birikimini sağlamak için restorasyon eğitimi veren üniversitelerin mimarlık bölümleri, programlarını mimarlık yanında kent planlama, arkeoloji, sanat tarihi, kimya, inşaat mühendisliği ve jeoloji gibi diğer bölüm mezunlarına da açmalıdır. Böylelikle, yapılacak lisansüstü tez konularının, koruma ile ilgili yönetimlerle iletişim içinde ve ülkemizde ivedi çözüm bekleyen koruma sorunlarına göre saptanmasıyla, hayata geçebilecek sağlıklı bilgiler üretilebilir. Restorasyon eğitiminin hem öğrenci, hem de eğitim veren kurum açısından pahalı, uzun zaman ve çaba gerektiren ciddi bir çalışma olduğu düşünüldüğünde, emek yanında ekonomik kayıp da önlenebilir. Restorasyon eğitiminin sadece mimarlık ile sınırlı kalması halinde, disiplinlerarası işbirliğini gerektiren koruma sürecinde, özellikle farklı teknik konularda restorasyon eğitimi almış uzman ve bilgi birikimine hiçbir zaman ulaşılamayacaktır.

Bu konu kapsamında, ‘restorasyon uzmanı’ tanımının da iyi yapılması gerekmektedir. Bugün, ‘bir şekilde’ restorasyon yapmış ya da birkaç onarımda çalışmış kişiler de ‘restorasyon uzmanı’ sıfatını kullanmakta, proje ve uygulama yetkisini dahi alabilmektedirler. Elbette ki uygulamada bir birikim sağlamak kolay değildir, bu konuda kazanılmış doğru bir birikim de kesinlikle değerlendirilmeli ve takdir edilmelidir. Ancak, az sayıda üniversitemizin 30-35 yıldır restorasyon eğitimi veren bölümlerinden mezun pek çok uzman meslektaşın apartman mimarlığı ya da birikimleri ile ilgisiz işler yapmak zorunda kaldıkları ve bugünkü yapılanma içinde olmaları gereken görevlerde bulunmadıkları düşünüldüğünde, yetersiz de olsa varolan bir potansiyelin dahi boşa harcandığı görülür. Bu nedenle, restorasyon eğitiminden geçmiş kişilerin diplomalarının yasal bir anlamının ve geçerliliğinin olması için, bu kargaşanın diğer mesleklerde olduğu gibi temel haklar açısından, hiç değilse bundan sonra giderilmesi gerekir. Bir mesleğin eğitimle kazanıldığı, kadro tayini veya görevlendirmelerle, ya da zamanla ‘kendiliğinden oluşan’ bir kavram olmadığı iyi bilinmelidir.

Sonuç

Tarihi eseri sevmenin özü, zamanın izlerini taşıyan eski bir ahşaba, ya da siyahlaşmış bir taşa dokunmakla duyulan heyecandır ve bu heyecanın içinde de bilgi yatar. Bugün bu fırsatı yakalamakla şanslı olan bizlerin, aynı heyecanı geleceğe taşımamızın bir borç olduğunu, bunu ödemenin tek yolunun da tarihi yapılarımızı, tüm çabamızla, en az müdahaleyle, ‘oldukları gibi’ yaşatmak olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Daha önceleri birincil engelin sadece parasal kaynak sıkıntısı olarak algılanması ve tüm olumsuzluklara rağmen, ülkemizin tarihi eser kavramı ya da koruma bilinci gibi konularda kat ettiği önemli aşamaların yadsınmaması gerekir. Ancak, bugün korumadaki gerçek çıkmazın teknolojiye yönelik, bilimsel bilgi birikimi ve restorasyon eğitimi almış uzman yetersizliği olduğunu anlamakta daha fazla gecikmemeliyiz. Ülkemizin coğrafi konumu ve içinden geçtiği tarihsel süreç gereği, tarihi eser birikimi açısından pek çok toplumun gıpta ettiği ‘çeşitlilik ve yoğunluk’, dikkat edilmediği taktirde bugün elimizden çıkmaya başlayan, kültürel olmanın da ötesinde kritik önemi olan bir mirastır. Bu çeşitlilik ve yoğunluk düşünüldüğünde, ülkemizin esaslı bir bilgi birikimine, metropollerden tarihi yapıların yoğun olduğu küçük beldelere kadar iyi örgütlenmiş, restorasyon eğitimi almış bir uzman ordusuna ve araştırma kurumlarına ihtiyacı vardır.

Yağmur suyundan zarar gören bir yapının özüne-özgünlüğüne dokunmadan, restorasyon uzmanı yardımı alınarak, gerektiğinde yapıya zarar vermeden sökülebilecek geçici bir çatı, basit bir saçak ya da yağmur suyu oluğu yapımı; tarihi yapı çevresinde su şebekesi ya da kanalizasyon kaçaklarının önlenmesi, zemin drenajlarının yapılması; insan tahribatının önüne geçebilmek için tahta perde ya da tel çit yapımı; bu eserlerin, özellikle yangına hassas ahşap yapıların yoğun olduğu mahalle ve sokaklarda devriye ya da bekçi kontrollerinin artırımı; ekonomik ışıklandırma çözümleri; ağır taşıt trafik kontrolü gibi büyük yatırım gerektirmeyen basit önlemlerle o yapıların yaşamlarının onlarca yıl uzatılabilmesi mümkün iken, tamamen onarımı için yıllarca ‘ödenek tahsisi’ beklemek ve harap oluşunu izleyerek sızlanmak alışkanlığının bırakılması gerekir. Bir taraftan, restorasyon uzmanlarınca yapılacak bir acil kurtarma planı doğrultusunda, eser sorunlarının acillik durumuna göre bu basit önlemler alınırken, diğer taraftan da yukarıda değinilen uzun vadeli çalışmalara pekala gereken ağırlık verilebilir. Bugüne kadar düşülen zaaf, uzun vadeli kararlılık ve sabır gerektiren bilimsel çalışmaların önemsenmeyerek sürekli ertelenmesi, çok daha doğrusu, bu konudaki inancın hiçbir zaman oluşmamasıdır.

Korumanın çok daha uzun köklerinin olduğu toplumlarda, koruma ya da restorasyon eğitimi veren üniversite birimleri yanında, konuyla ilgili bilimsel sorumluluğu üstelenen, devletçe de sıkı biçimde denetlenen çok sayıda araştırma enstitüsü ve laboratuarların olduğu, bu kurumlarda yüzlerce bilim adamının çalıştığı ve bu araştırmalar için ciddi bütçelerin ayrıldığı göz önüne alınırsa, ülkemizin birincil hedefi daha belirgin olmaktadır.

Bu icerik 23157 defa görüntülenmiştir.