350
KASIM-ARALIK 2009
 
MİMARLIK'TAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Giriş
    Editör: Ayşen Ciravoğlu

YAYINLAR



KÜNYE
KAMUSAL ALAN

Kamu - Kamusal Alan - Kamu Yapıları - Kamusal Mekân: Modernite Öncesi ve Sonrası için Bir Terminoloji Tartışması

Neşe Gürallar
Yard. Doç. Dr., Gazi Üniversitesi, Mimarlık Bölümü

Türkiye’de mimarlık literatüründe “kamu” teriminin kullanımının “kamusal alan” tartışmalarına paralel olarak 1990’lardan sonra yaygınlık kazandığını belirten yazar, “kamusal alan”, “kamusal mekân”, “kamu yapıları” kavramlarını da mimarlık alanında / yazınında yeniden değerlendiriyor.

“Kamu ve mimarlık” gibi başlıklarda genellikle “kamu” teriminin zihinlerde “devlet”i çağrıştırır nitelikte kullanıldığı izlenebilir. (1) Ancak kamu kelimesini kolaylıkla devletle yer değiştirerek kullanabilir miyiz? Kamunun tanımına bağlı olarak “Kamu ve mimarlık” ikilisinin zihnimizde canlandırması gereken mimarlık faaliyet alanı, yapı grupları ve mekânsal açılımları neler olmalıdır? Tarihe dönük bir bakışın zihinlerde canlandırdığı “kamu” kavramı ile (yani modernite öncesi kamu ile) “kamu”nun güncel anlam ve çağrışımları (yani modernite sonrası kamu kavramları) birebir örtüşmekte midir?

Bütün bu sorular öncelikle “kamu” kavramını ele almamız ve ardından “kamu” kavramının mimarlık literatüründeki izdüşümünü netleştirmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Ardından yazı, Osmanlı-Sinan dönemi üzerine bir kamusallık tartışması ile devam edecek.

Kamu ve Kamusal Alan Kavramları Üzerine

“Kamu” içeriği bazen belirsizleşen, çoğu zaman karışan oldukça geniş bir tartışma alanını kapsayan bir kavram. Her ne kadar “devlet”e eş bir kavram olmasa da, “kamu” kelimesi bu gün bazen devlete yakın bir anlamda kullanılıyor. Örneğin “kamu iktisadi teşebbüsü” derken özel sektöre değil devlete, dolayısı ile hepimize, yani kamuya ait olan bir işletmeden sözediyoruz. “Kamu yapıları” dediğimiz zaman da, devlete ait yapılar akla gelebilir. Ancak ismi sıfata dönüştüren basit bir ek bu anlamı bulanıklaştırır. “Kamu yapıları” yerine “kamusal yapılar” dediğimizde sözkonusu yapıların devlete ait olup olmadığı belirsizleşir.

Kamu kelimesinin etimolojisi üzerine notlar burada yararlı olacaktır. Kamu kelimesi öztürkçe bir kökene sahip. İsmet Zeki Eyüpoğlu’nun, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü’nde kökeni “kamag” ve “kamuğ” olarak belirtilen kelimenin karşılığı “bütün, tüm, toplum, genel” olarak verilmektedir. Yani kamu kelimesinin özgün kullanımı, bugün “bazen” kullanıldığı şekli ile “devlet” anlamına gelmemekte idi. Yunus Emre’nin şiirlerinde rastladığımız ve bu gün hâlâ kullandığımız, “kamu âlem” deyiminde olduğu gibi, herkese, genele açık olan anlamına gelmektedir.

Bilindiği gibi 1931 yılında 1. Dil Kurultayı’nın ardından dilde öztürkçe kelimelerin kullanılması yolunda bir hareket başlatıldı. Kamu kelimesinin de bu çabalara karşılık Osmanlıca “umum/umumî” kelimelerine karşılık önerildiğini döneme ait yayınlarda izleyebiliriz. Sözgelimi, 1935 yılında, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Dördüncü Büyük Kurultayı tarafından onaylanan programı, metinde geçen kelimelerin Türkçe ve Osmanlıca karşılıklarını veren küçük bir sözlükle birlikte yayımlanır. Bu sözlükte “umumî” kelimesine karşı hem “genel”, hem de “kamusal” kelimeleri önerilmektedir. Kamusal kelimesinin karşılığına parantez içinde ayrıca Fransızca publique kelimesi de not edilir. Bu sözlükte “kamuğası” “menfaati umumiye”, “Kamutay” ise Büyük Millet Meclisi kelimeleri yerine önerilmektedir. Devletle hiç de karıştırılmayan bu kelime “kamusal haklar”, “kamuğasıya aykırı olmamak” (2), “kamunun hayatı ve genliği” [refahı] (3) ifadeleri ile parti programında yer alır. Meclis kelimesi yerine “kamutay”ın ve menfaati umumiye yerine önerilen “kamuğası” kelimelerinin dile yerleşmediğini biliyoruz. Kamu kelimesinin çeşitli metinlerde nasıl ve ne sıklıkta kullanıldığı, dilde geçirdiği yolculuk, pek bilinmeyen ve araştırmacısını bekleyen bir konu olarak duruyor. Ancak kamu teriminin yaklaşık 1990’lardan sonra kamusal alan tartışmaları ile yaygınlık kazandığı bir gerçek.

Kamu teriminin karşılık geldiği Osmanlıca umûm kelimesi ise âmm kökünden gelen Arapça bir isimdir. Ferit Devellioğlu’nun, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat’ında karşılığı “hep, bütün, cümle, herkes” ve “bütün insanlar, bütün halk” olarak verilmektedir. Bu ismin sıfat hali olan umumî ise “herkese ait, herkesle ilgili” anlamındadır. Umûm kelimesi hass (özel) olana ait olmayan bir genel çerçeve tarif eder. Osmanlıcadaki umûm ve hass kavramlarının tarih içinde kullanımları ve zamanla bunların yerine kamu ve özel kelimelerinin kullanılışı, modern anlamdaki kamu ve özel karşıtlığından farklı olarak kapsadıkları alanlar ve içerikleri üzerine de detaylı araştırmalara ihtiyacımız olduğu açık. Ancak Osman Nuri Ergin’in dev eserinde ufak bir seyahat bize umûm kelimesinin kullanışı ile ilgili bazı bilgiler verir. Bu eserde “umûma mahsus arabalar”, “umûmî bahçeler”, “umumî meydanlar” gibi ifadelerin ilgili kanun, tezkire ya da nizâmnâmelerde yer aldığı izlenir.

İzlediğimiz örneklerde, ne erken Cumhuriyet döneminde, ne de Osmanlı’nın son dönemlerinde kamu ya da umum kelimeleri kullanılırken devlet kastedilmemektedir. Ancak siyasal ve sosyal bilimlerde kamu kavramının siyasi bir etkinlik alanı olarak tariflenmesi ve yaygınlaşması, kelimenin popülerlik kazanması ile birlikte çelişkili kullanımlarını da ortaya çıkararak belirgin hale getirmiş olabilir. Almancada Öffentlich, İngilizcede public kelimeleri ile karşılanan bu kavramla ilgili başyapıtlar veren Hannah Arendt, Jürgen Habermas ve Richard Sennett’in kitapları 1990’lardan sonra Türkçeye çevrildi. Şüphesiz bu çeviri eserlerden önce de kavram akademik metinlerde yerini bulmuş idi.

Hannah Arendt’in kamusal ve özel alanı tartıştığı, 1958 yılında yayımlanan, Türkçeye 2000 yılında çevrilen, İnsanlık Durumu adlı kitabı, katılımcı demokrasi için temel bir eser olarak kabul edilir. Arendt (4) bu eserinde yaşamın özel ve kamusal alanlar olarak ayrışmasını “hane ve siyasî alana” karşılık görür ve ilk şeklini antik kent devletine dayandırır. Satır arasında mimariyi de “kamusal nitelikli [bir] sanat” olarak tanımlayan Arendt (5), “Kamu Alanı: Müşterek Olan” başlığı altında kamu teriminin birbiriyle “özdeş” olmayan iki açılımına işaret eder. Bunlardan birincisini “herkes tarafından görülebilir ve duyulabilir[lik]” [vurgu bana aittir, NG] ile açıklar. Arendt’e göre (6) “mahrem” olan kamusal oluncaya dek “belirsiz ve bulanık” kalmak durumundadır. İkinci açılımında ise kamu terimini “içinde özel olarak bize ait olandan ayrı, hepimiz için ortak [vurgu bana aittir, NG] olan bir dünya” olarak tanımlar. (7) Bu doğal olandan ziyade “insan elinden çıkma şeylerdir”. Zarif bir metaforla “çevresinde oturmakta olanlar tarafından ortak sahiplenilmekte olan bir masa gibidir” diye tanımlar. (8) Modern dünyada bu masa artık “sırra kadem basmıştır”. Arendt bu durumu “İnsanlar tamamiyle özel hale gelmişler, yani başkalarını görmek ve duymak ve onlar tarafından görülüp duyulmak olanağını yitirmişlerdir. Hepsi de kendi tekil deneyimlerinin öznelliğine hapsolmuşlardır; aynı deneyim sayısız kere yinelenmiş bile olsa yine de tekil olmaktan kurtulamayacaktır.” sözleri ile açıklar. (9)

Kamu ve kamusallık tartışmalarının bir diğer dev yapıtı şüphesiz Habermas’ın 1962 yılında yayımlanan, Türkçeye 1997 yılında çevrilen, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü adlı eseridir. Kamu teriminin günlük dildeki farklı ve birbiri ile çelişkili kullanımlarına işaret eden Habermas, bu çelişkili kullanımları çeşitli örneklerle açar. Bu örneklerden biri, bizim de tartışma ortamımızla ilgili olan, “kamusal binalar” deyimidir. Şöyle der: “Ancak salt bu ‘kamusal binalar’ lafı bile, sözkonusu binaların herkese açık oluşundan öte bir şeyi ifade ediyor; hatta bunların kamunun gidiş gelişine açık olmaları bile zorunlu değildir, bunlar devletin kurumlarını barındırırlar ve bizzat bu nitelikleri gereği kamusaldırlar. Devlet “kamu erki”dir. Bu sıfatını, kendi hukukuna tabi olanların ortak kamusal selâmetini sağlama görevine borçludur.” (10)

Arendt’te olduğu gibi, Habermas, antik Yunan şehir devletinde “ortak kullanılan” polis’in, “tek tek şahıslara ait olan” oikos’dan ayrıldığına değinir. Kamusal hayat “agora”da gerçekleşmektedir. Tarih boyunca devam eden bu gelenek “burjuva bir kamunun siyasal bilincinin oluşmasını” sağladıysa da, kamu bugün “çözülme eğilimleri” göstermektedir. “Alan olarak gittikçe genişlerken, işlev itibari ile gittikçe güçsüzleşiyor. Öte yandan kamusallık, hâlâ siyasal düzenimizin örgütlenme ilkesidir.” demektedir. (11)

Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü’nde kamusallığı yalın/tek bir kalıp olarak betimlemez, farklı dönemlere ait farklı tipolojilere işaret eder. Kitap boyunca tartıştığı bu tipolojiler, temsili kamu, burjuva kamusu, edebi kamu, siyasal kamu, kitlesel kamu, elitler kamusu olarak özetlenebilir. Habermas, Kamusal İnsanın Çöküşü (12) adlı eseri ile bu alanda oldukça önemli bir başka isim olan Richard Sennett’i “teşhisini yanlış bir modele dayandırmakla” yani, kamusallığın farklı tipolojilerini gözardı ederek “temsili kamuya özgü eğilimleri klasik burjuva kamusuna taşımakla” eleştirir. (13)

En geniş tanımını “aleniyet”le açıkladığımız, yukarıda sözettiğimiz gibi, “görülür ve duyulabilir” yani “aleni” olan, kamusal alanın en belirgin niteliğidir. Kamusal alanın resmî ya da sivil görünümleri, herhalükarda aleni olandır. Yine yukarıdaki açıklamalardan da çıkarılabileceği gibi, kamusal alanın bir diğer önemli niteliği “ortaklıktır”. Kısaca herkesin “görülür ve duyulur” olabildiği “ortak” (ya da ortak kullanıma izin verilen alanlar) kamusal alanlardır.

Aleniyet ve ortaklık, kamusal alanın, demokrasi ve politik etkinliklerle ilişkisi yanısıra, kent yaşamı ve günlük yaşamla ilgili geniş bir anlam alanına sahip olmasını sağlar. Böylelikle, mimarlık tarih ve kuramlarının inceleme konusu olan “mekân”la ilişkilendiği zaman kamusal alanı, yalnızca politik etkinlikleri değil, günlük yaşama ait rutinleri de kapsayan geniş bir alan olarak görebiliriz. Mekân sözkonusu olduğunda, her iki durum (politik etkinlikler ve günlük yaşam) üst üste gelebilir. Sözgelimi politik etkinliklerin sahnesi olan bir kent meydanı, aynı zamanda kentsel günlük yaşama ait rutinlerin de ayrılmaz bir parçası olarak bir aleniyet mekânıdır, hepimize ait, ortak olandır. Şimdi konuya biraz daha mimarlıktan bakabiliriz.

Kamu Yapıları, Kamusallık ve Kamusal Mekân

Türkiye’de mimarlık literatüründe “kamu” teriminin kullanımı “kamusal alan” tartışmalarına paralel olarak 1990’lardan sonra yaygınlık kazandı. Kamu teriminin Osmanlıca umûm kelimesi yerine önerildiği 1930’lu yıllarda, mimarların bu terime pek de rağbet etmedikleri, dönemin yayınlarından izlenebilir. Ev dışındaki yaşam için “cemiyet”, “içtimai hayat” gibi kelimeler kullanılır. Kamu terimi umûm kelimesi yerine tercih edilmediği gibi devlet anlamında da kullanılmaz. Örneğin, dönemin en önemli yazarlarından, Arkitekt dergisinin editörü Zeki Sayar, 1946 yılında “Devlet Yapılarının Bugünkü Durumu” başlıklı makalesinde kamu terimine yer vermez. Bu dönemde genel olarak kamu yapıları değil, devlet yapıları, resmî binalar ya da hükümet binası gibi ifadeler kullanılır. Kamusal mekân ifadesi de şüphesiz yoktur ve halka açık gibi tanımlamalar yer alır. Parti programında görüldüğü üzere, siyasi jargonda yer aldığını bildiğimiz kamu teriminin, Türkçe mimarlık ve şehircilik terminolojisine girişi için daha uzun yıllar beklemek gerekmiştir. Burada bu yolculuğu inceleyemeyecek ancak teriminin mimarlık terminolojisine girişi ve yaygınlaşmaya başlamasının başka bir araştırma alanına işaret ettiğini belirtmekle yetineceğim.

Bugün mimarlık terminolojisinde genel olarak kamu teriminin kullanımı bazen yapılar bazen de açık/kentsel alanlarla ilişkili olarak geçmektedir. Burada kamu kavramını kamusallıktan ayırmakta yarar var.

Devlet, Habermas’ın ifade ettiği gibi “kamu erki”dir, ona teslim edilen erki elinde tutandır ve bu nedenle kamu, “devlet”ten daha geniş bir alanı tanımlar. Kamu alanı iki ayrı niteliğe sahiptir: Bir yandan gündelik hayatta Arendt’in de tanımladığı gibi “ortaklığa”, hepimize ait olma durumuna işaret eder, diğer taraftan ise siyasi bir katılım ve varoluş mekânıdır. Bu nedenle kamu kelimesinin “devlet” olarak algılanmaması, tartışmada hedeflenen nokta devlet ise devlet terimi yerine “kamu”nun geçirilmemesi daha doğru olur.

Mimarlık terminolojisinden örnekler üzerinden devam ettiğimizde, sözgelimi tiyatro binaları kamu mülkü olmayabilir, özel şahıs ya da tiyatro gruplarına ait olabilir, ama kamu için varolurlar, yani kamusaldır.

Kamusallık ise herkese açıklık ile tarif edilmelidir. İster kapalı mekân ister kentsel açık alan olsun, kamusal mekân derken “erişilebilir” yani genel kullanıma izin veren yapı grupları ya da kentsel açık alanlar ifade edilmektedir. Burada “erişebilirlik” kamusallık için anahtar kavramdır. (14) Kentsel/kamusal açık alanlar, üzerinde kolaylıkla uzlaşılabileceği gibi herkesin kullanımına açık alanlar, parklar, meydanlar, sokaklardır.

Her ne kadar kamusal olan, özele karşıt bir kavram olarak kullanılsa da, bu iki kavramı birbirinden tamamen ayırdedilebilir, ayrı zarflar olarak algılamamak da gerekir. İki alanın birbirine geçişleri ile ilgili örnekler de tartışma konusu olagelmiştir. Kamusalın içinde barınan özel alana “telefon kulübeleri” örnek gösterilmektedir. (15) Benzer şekilde özelin yani mahremin esas kalesi olan ev içinde bile sınırlı da olsa bir kamusallıktan sözedilebilmektedir. Örneğin Sencer Ayata (16), Türkiye’de orta sınıf ailelerin salon mekânının günlük kullanımındaki kamusallığı araştırır.

Ev örneğinde olduğu gibi, özel olan kamusal bir durum yaratabilirken, kamuya ait bir yapı hiç de kamusal olmayabilir. Şöyle ki, erişebilir olmasa da bir yapı kamu malı olduğu için “kamu yapısı” olarak adlandırılmaktadır. Sözgelimi MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) yapısı, kamusal olmayan bir kamu malıdır. Burada kamuya ait olma durumu bir kamusallık belirlememektedir. Bu durum mülkiyet ilişkileri ile kamusallığı sınırlandıramayacağımızı gösterir. Benzer şekilde mülkiyeti özel kişi ya da kurumlara ait yapıların kamusallığından da sözedilebilir. Burada esas olan yine “erişebilirliktir”. Sözgelimi özel mülkiyete ait çarşılar, alışveriş merkezleri kamusal mekân kapsamında ele alınmalıdır. Çünkü bu mekânlar Arendt’in tarif ettiği gibi “görülebilir” ve “duyulabilir” olduğumuz alanlardır. Camillo Sitte, 1889’da kaleme aldığı yazısı ile, kamusal mekânların “açık hava” niteliğinin kayboluşundan yakınan, “kapalı” mekânlar içine alınışından (17) şikayet eden, geçmiş dönemlerin kamusal mekânlarına nostalji ile bakan belki de ilk yazar idi.

Bugün kamusal yaşam, Camillo Sitte’in daha 1889’da yakındığı gibi, özel mülkiyet altındaki alışveriş merkezleri gibi kapalı mekânlarda cereyan ediyor. Bu alanlar özel güvenlik firmalarının kontrolü altında erişilebilen, mekân üzerinde kullanıcıların hiçbir şekilde tasarruf hakkı olmayan, sosyal eylemliliklerin denetim altında olduğu, her noktası güvenlik kameraları ile izlenen mekânlardır. Ancak yine de tüm arızaları ile bugünün kamusal mekânları alışveriş merkezleridir. Bu arızalı kamusallık, Arendt’in, Habermas’ın ve Sennett’in hemfikir olduğu kamusal alandaki çözülmenin mekânsal/mimari karşılığı olarak görülebilir.

Osmanlı ve Sinan dönemine bakarken de kamuyu “devlet”ten daha geniş bir alan olarak kavramalıyız. Aynı zamanda kamu kavramını, özel alan ve mülkiyet ilişkileri dışında algılamamız gerekir. Kamu alanını mülkiyet ilişkileri ile sınırlandırmak, Osmanlı için bir kamusal alan olmadığı görüşünü geliştirmiştir. Nitekim kimi yazarlar Osmanlı’da bir kamusal alan olmadığı inancındadır. Örneğin (yakın bir zamanda kaybettiğimiz, değerli araştırmacı) Stefan Yerasimos (18),”İslam kentinde kamu alanından sözedilemez.” görüşündedir. Yerasimos’a göre hükümdar ya da vakıf gibi özel mülkiyete ait alanların ortak kullanımı bir kamu alanı yaratmaz.

Oysa az önce sözünü ettiğimiz gibi kamuyu hem gündelik hayata ait bir ortaklık alanı hem de siyasi bir varoluş alanı olarak tanımlarsak, “kamu”nun farklı görünümlerine işaret edebiliriz. Bu bağlamda Osmanlı camileri ve bu camilerin harim adı da verilen avluları, kahvehaneler ve hatta hamamlar Osmanlılar için kamusal mekânlardır. Camiler ve cami avluları, ev, özel hayat dışında insanların buluştuğu, görüştüğü, “görülebilir ve işitilebilir” olduğu kimi zaman “siyasi nümayişlerin” cereyan ettiği kamusal mekânlardır. Kahvehaneler iktidar hakkında dedikoduların yapıldığı, bir çeşit kamuoyunun oluştuğu mekânlardır. Nitekim Vak-ai Hayriye olarak bilinen, Yeniçeri Ordusu’nun kaldırışının ardından, yeniçerilerin toplandığı kahvehaneler ve berber dükkânları, tehlikeli bir kamu alanı olarak yerle bir edilmiştir. (19) Hamam kamusal mekân, siyasi bir arenadır; çünkü tarihte kimi ayaklanmaların, isyanların hamamlarda patlak verdiği bilinir.

Osmanlı İmparatorluğu ve Mimar Sinan bağlamında modernite öncesi bir kategori olarak “temsili kamu” tartışma ortamımız açısından özel bir önem taşır. Habermas’a göre “egemenliğin kamusal bir nitelikte temsil edildiği” temsili kamu (20) alanında siyasi erk “halk adına değil, halk ‘önünde’, kendi egemenliklerini temsil ederler”. (21) Bu “bir siyasal iletişim alanı değildir; feodal otoritenin hâlesi olarak bir toplumsal statüye işaret eder”. (22) Sanayileşme ve kentleşme ile ortaya çıkan burjuva kamusallığından önce kamusal bir alan vardı ve bu törenler, ayinler ile gerçekleşen temsili bir “kamu”yu tarif etmekte idi. Bu bağlamda, Topkapı Sarayı’nın avluları, siyasi, askerî törenlerin gerçekleştiği “temsili kamusal” alanlardır. Camiler, onu yaptıran sultanı çağrıştıran, devletin “temsil” edildiği yapılardır ve törensel cuma namazları ile temsilî kamunun gerçek sahneleridirler. Burada not edilmesi gereken, devletin temsilinin ille de yönetimle ilgili bir devlet yapısından beklenmediğidir. Zaten, bilindiği üzere modernite öncesi Osmanlı’da yönetim yapıları, yöneticilerin “özel” mekânından, yani “konaklardan” ayrışmış bir “kamu” mekânı değildi. Sözgelimi Ağa Kapısı hem yeniçeri ağasının ailesi ile birlikte ikamet ettiği konağı, hem de yeniçerilerin en üst düzey mevkii idi. Yani bir özel mekân, ev, Osmanlı için devletin temsiline dönük kamusal nitelik taşıyordu.

Özetle, tarihsel perspektif içerisinde Sinan dönemi ile ilişkili olarak tartıştığımız (modernite öncesi) “kamu ve mimarlık”, bugünkü anlamı ile (modernite sonrası) “kamu ve mimarlık”a denk düşmemektedir. Ancak farklı niteliklerdeki kamu ve kamusallıklardan sözedilebilmektedir. Bunun yanısıra kamu terimini devletle eş anlamda kullanmak, terimin kapsamını daraltmakla kalmamakta, mimarlık ve kentsel yaşam açısından çok önemli olan sivil alanı da yok saymaktadır.

NOTLAR

1. 2008 yılı Mimar Sinan Etkinlikleri kapsamında Kayseri’de düzenlenen “Kamu ve Mimarlık” konulu panelde “kamu” kelimesinin kullanımı tartışılan kavram üzerinde bir uzlaşma içinde olduğumuza işaret etmemekle birlikte “devleti” çağrıştırır nitelikte idi. Bu çağrışımın en açık işaretlerinden biri, yine aynı etkinlikler kapsamında ele alınan “Devlet ve Uygarlık” konulu afiş yarışması idi. Ayrıca toplantının “Mimar Sinan Etkinlikleri” kapsamında olması, tarihsel bir bakışı kaçınılmaz kılmakta ve Sinan döneminin en etkin aktörünün “devlet” oluşu, Sinan’ın devletin emrinde çalışan bir devlet mimarı oluşu, bu çağrışımı yeniden kuvvetlendirmekteydi. Kavramı tartışmaya açmak üzere yazı, sözkonusu panelde 11 Nisan 2008’de Kayseri’de sunulmuştur.

2. CHP Programı, 1935, s.5.

3. CHP Programı, 1935, s.6.

4. Arendt, 2000, s.65.

5. Arendt, 2000, s.79.

6. Arendt, 2000, s.92.

7. Arendt, 2000, s.95.

8. Arendt, 2000, s.95.

9. Arendt, 2000, s.103.

10. Habermas, 1997, s.58.

11. Habermas, 1997, s.61.

12. Sennett, 1996.

13. Habermas, 1997, s.20.

14. “Erişebilirlik” (accessibility) kavramının kamu alanı içindeki rolü için bkz. Light ve Smith, 1998.

15. Pollock, 1998.

16. Ayata, 1998.

17. Glazer ve Lilla, 1987, s.xiii.

18. Yerasimos, 1992, s.10.

19. Yeniçerilerin kaldırılışı İstanbul kent mekânında ve bu mekânın kamusal kullanımında önemli değişimlere neden olmuştur. Bu dönüşümlerin en etkili olduğu kentsel alanlardan biri de Beyazıt Meydanı’dır. Yeniçerilerin kaldırılışının ardından kurulan ordunun idari merkezi ve bu merkezle ilişkili olan Beyazıt Meydanı’nda gerçekleşen fiziksel dönüşümler ve kamusal kullanımlardaki değişim için bkz. Yeşilkaya Gürallar, 2003 ve Gürallar, 2009.

20. Habermas, 1997, ss.64-65.

21. Habermas, 1997, s.66.

22. Habermas, 1997, s.67.

KAYNAKLAR

  • Arendt, Hannah, 1994, İnsanlık Durumu, çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul.
  • Ayata, Sencer, 1988, “Kentsel Orta Sınıf Ailelerde Statü Yarışması ve Salon Kullanımı”, Toplum ve Bilim, sayı:42, ss.5-55.
  • CHP Programı, Mayıs 1935, Partinin Dördüncü Büyük Kurultayı Onaylamıştır, Ulus Basımevi, Ankara.
  • Ergin, Osman Nuri, 1995, Mecelle-i Umur-ı Belediye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 9 cilt.
  • Glazer, Nathan ve Mark Lilla,Ed. 1987, The Public Face of Architecture: Civic Culture and Public Spaces, Mac Millian, New York.
  • Gürallar, N. 2009, Emergence of Modern Public Space from a Traditional Mosque Courtyard; Istanbul, Beyazıt, Verlag Dr. Müller, Saarbrücken.
  • Habermas, Jürgen, 1999, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, çev. Tanıl Bora, Mithat Sancar, İletişim Yayınları, İstanbul.
  • Light, Andrew ve Jonathan M. Smith, Ed. 1998, “Introduction: Geography, Philosophy and Public Space”, Philosophy and Geography II: The Production of Public Space, Rownman-Littlefield Publishers, Oxford, s.3.
  • Pollock, Ian, 1998, “Local 411: Private Conversations in Public Space”, Leonardo, cilt:31, sayı:4, ss.295-297.
  • Sayar, Zeki, 1946, “Devlet Yapılarının Bugünkü Durumu”, Arkitekt, sayı:11-12, ss.249-250.
  • Sennett, Richard, 1996, Kamusal İnsanın Çöküşü, çev. Serpil Durak, Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
  • Yerasimos, Stefanos, 1992, “Tanzimat’ın Kent Reformları Üzerine”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, Ed. Paul Dumont ve François Gergeon, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, ss.1-18.
  • Yeşilkaya Gürallar, Neşe, 2003, Transformation of a Public Space in The Nineteenth Century İstanbul: Beyazıt Meydanı, yayımlanmamış doktora tezi, ODTÜ, Ankara.

Bu icerik 21960 defa görüntülenmiştir.