432
TEMMUZ-AĞUSTOS 2023
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
BİENAL

18. Uluslararası Venedik Mimarlık Bienali: Coğrafi ve Mesleki Merkezi Sorgulamak, Yıkmak ve Yeniden Dönüştürmek Üzerine

Esin Kömez Dağlıoğlu, Doç. Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü

Bu yıl 18.si gerçekleşen Venedik Uluslararası Mimarlık Bienali Ganalı-İskoç mimar, akademisyen ve roman yazarı olan Lesley Lokko küratörlüğünde düzenleniyor. (Resim 1) İlk kez Afrika kökenli bir küratör tarafından hazırlanan bu bienali, 18-19 Mayıs tarihlerinde yapılan ön gösterimde ziyaret etme şansım oldu.[1] Türkiye’den pek çok ünlü mimar ve basın mensuplarının da ziyaretçiler arasında yer aldığı bu ön gösterim oldukça hareketli ve yoğun bir katılımla gerçekleşti. (Resim 2) Lesley Lokko’nun da sıkça söz ettiği kaynaklara erişimdeki ve onların dağılımındaki adaletsizliklere rağmen hikâye anlatıcılığına bir küçük katkıyı, ön gösterime sponsorsuz ve “kendi başına” katılan bir kadın mimar ve akademisyenin izlenimlerini yansıttığım bu yazı vesilesiyle yapmayı umut ediyorum.

“Geleceğin Laboratuvarı” (The Laboratory of the Future) temasıyla düzenlenen ana serginin yarısından çoğu Afrikalı ya da Afrika Diasporasından olan ve cinsiyet temsilinin eşit olduğu 89 katılımcıya ev sahipliği yapıyor. Büyük şirketler ya da yıldız mimarlardan ziyade çoğunlukla bireysel katılımcıların işlerinin ya da küçük ölçekli takım çalışmalarının sergilendiği bu bienal hem coğrafi hem de mesleki merkezi en temelden sorgulamayı, yıkmayı ve dönüştürmeyi hedefliyor. Bu bağlamda en çarpıcı işler ise 6 kısımdan oluşan ana serginin “Tehlikeli İlişkiler” (Dangerous Liaisons) başlıklı bölümünde yer alıyor. Yazının devamında, bu bölümden seçtiğim birkaç örnek ile bienalin sorgulamaya açmayı hedeflediği birkaç ana kavram ve yaklaşımı paylaşmaya çalışacağım.

ÇOĞULCULUĞUN VE KATILIMCILIĞIN SESİ OLMAK

Mimarlığın “hikâyesi”nin yanlış değil ama eksik olduğunu ifade eden Lokko,[2] bu eksikliği bir nebze olsun giderebilmek için Uluslararası Venedik Mimarlık Bienali tarihinde ilk defa “Küresel Kuzey”den katılımcıların çoğunlukta olmadığı bir ana sergi hazırlıyor. Ancak buna rağmen bu “öteki dünya”dan katılımcıların işlerini geliştirmek, taşımak ve sergilemek için yeterli ekonomik destek bulmaktan vize almadaki sıkıntılara kadar yaşadıkları sorunların çokça göz ardı edilen adaletsizliklerine de değinmeden geçmiyor. 37 katılımcının yer aldığı “Tehlikeli İlişkiler” bölümünde her kıtadan, farklı coğrafyalardan ve çeşitli mesleklerden yenilikçi ortak çalışma biçimleriyle üretilmiş çalışmaların sergilendiği çok sesli bir hikâye anlatıcılığı görüyoruz ve bu sayede şu ana kadar göz ardı edilmiş pek çok hikâyeyle karşılaşma imkânı buluyoruz.

MİMARLIĞIN TANIMINI VE SINIRLARINI GENİŞLETMEK

Bienalde altı çizilen çok sesli hikâye anlatıcılığının en temel hedefi mimarlığın tanımını ve sınırlarını genişletmek. Lokko’ya göre mimarlık disiplininin gündemdeki acil sorunlar karşısında güncelliğini ve anlamlılığını tekrar inşa etmesi ancak peyzaj, ekonomi, veri, ekoloji, yapay zekâ, tarih gibi sayısız “öteki” alanla üretken bağlantılar kurmasıyla mümkün, zaten bölüme adını veren “Tehlikeli İlişkiler” başlığı da coğrafi ve mesleki sınırların ötesinde mimarlığın kendi alanını genişletecek bu bağlantılara işaret ediyor.[3] Bu bağlamda, katılımcıları mimar, tasarımcı, plancı, peyzaj mimarı, mühendis ya da akademisyen olarak adlandırmak yerine “uygulayıcılar” olarak tanımlayan Lokko, bu sayede hem Afrika’nın zengin ve karmaşık bağlamının hem de hızla melezleşen dünyanın farklı ve daha geniş bir mimar tanımına ihtiyaç duyduğunun altını çiziyor.[4]

YENİ MELEZ TEMSİL VE ARAŞTIRMA ARAÇLARI KULLANMAK

Bu genişletilmiş mimarlık tanımı, yeni ve melez temsil araçlarının kullanılmasının önünü açmakla kalmıyor bunu neredeyse zorunlu hale getiriyor. Ana serginin “Tehlikeli İlişkiler” bölümünde, mimarlığın geleneksel temsil araçları olan çizim ve maketlere ek olarak nispeten alışık olduğumuz ses ve görüntü yerleştirmeleri, kolaj ve haritalar ile pek de aşina olmadığımız dokuma ve nakış kullanımının öne çıktığını görüyoruz. Bu değişim yalnızca temsil değil araştırma araçlarında da melez ve yenilikçi yaklaşımları içinde barındırıyor. Örneğin bu bölümde sergilenen birkaç önemli çalışmanın temelinde adli teknikler ve gazetecilik yöntemlerinin kullanıldığı çarpıcı araştırmalar yer alıyor. Mimarlıkta artık daha yaygın bir şekilde göreceğimiz bu melez temsil ve araştırma araçlarının aynı zamanda yere özgü hikâye anlatıcılığının önemli bir yansıması olduğunun da altını çizmek gerekiyor.

KOLONİLEŞME VE KAPİTALİZMİN MİTLERİNİ SARSMAK

Ana serginin “Tehlikeli İlişkiler” bölümünde nakış ve dokuma tekniğini kullanan iki çalışma “Küresel Güney”den yere özgü hikâye anlatıcılığına da iyi birer örnek teşkil ediyor. Ekvator’dan Estudio A0’ın “Surfacing – The Civilised Agroecological Forests of Amazonia” başlıklı eseri, 21. yüzyılda Lidar teknolojisi kullanılarak Amazon havzasında yapılan aramalarda yalnızca zengin mineral yataklarının değil beraberinde bu bölgede geçmişte kurulmuş olan büyük-bölgesel şehirlere dair bulguların da gün yüzüne çıkarıldığına işaret ediyor. Beş bin yılı aşkın bir süredir amazon havzasında güçlü bir medeniyetin varlığını ortaya koyan bu bulgular, amazonları “vahşi” ve “yamyam” olarak niteleyen kolonileşme mitini de yerle bir etmiş oluyor. Sergilenen 10 duvar halısı ve tavandan sarkıtılan dokuma koniler Amazon havzasının çeşitli uygarlıklarını ve agroekolojik şehirciliğini temsil ediyor. (Resim 3) Güney Afrika Cumhuriyeti’nden Kate Otten Mimarlık da “Threads” başlıklı sergisinde, Johannesburg’u doğrusal ve ataerkil tarih yazımının aksine, kadın kolektifleri tarafından tiftikle dokunmuş ve el işçiliğiyle üretilmiş bir pelerin ile öyküleştiriyor. Yeşil rengin kentin zengin ve ayrıcalıklı alanlarını gösterdiği bu çalışmada, ağaçsız alanlar yoksul mahalleleri ifade ederken bu iki bölge kentin tarihinde önemli bir yeri olan altın madenciliğinin atıklarıyla bölünüyor. (Resim 4)

Yukarıdaki örneklerde de olduğu gibi, bienalde sergilenen pek çok işte, dünya kaynaklarının kullanımı ile maden ve mineral çıkarma operasyonlarının mekânsal etkileri üzerine araştırmalar önemli bir yer tutuyor. Bu çalışmalar, iklim krizinin temelinde yatan politik ve ekonomik mekanizmaları gün yüzüne çıkarmaları açısından oldukça önemli. Bu bağlamda, Grandeza Studio’nun “Pilbara Interregnum: Seven Political Allegories” başlıklı çalışması Batı Avustralya’nın kuzeyinde bulunan ve oldukça kurak ve az yoğunluklu bir nüfusa sahip olan Pilbara’nın, kapitalizmin ve kolonileşmenin sömürüsü altında önemli bir maden ve mineral çıkarma alanına dönüşmesinin etkilerini eleştirel bir dille ve oldukça yaratıcı yöntemlerle sorguluyor. Performans, araştırma, mekânsal pratikler ve tasarımın melez bir şekilde bir araya getirildiği bu çalışma, çözülmemiş yedi bölgesel ihtilaftan yola çıkarak geliştirilmiş yedi siyasi alegori ile kapitalizmin ve kolonileşmenin mitlerini sarsmayı hedefliyor. (Resim 5)

KANONLARI YIKMAK

“Tehlikeli İlişkiler” bölümü altında sergilenen işlerde sadece kolonileşme ve kapitalizmin değil, mimarlık ve şehirciliğin “batı odaklı” kurucu mitleri de sarsılmaya ve yıkılmaya çalışılıyor. Studio Barnes, “Griot” isimli çalışmasında mimarlığın kurucu kanonları arasında Afrika diasporasının eksik mirasının anlatısını yeniden inşa etmeyi hedefliyor. Dor, İon ve Korint düzenlerine karşı siyah mermerin dijital ve analog yöntemlerle oyulmasıyla elde edilen “kimlik kolonu”, diasporanın soy, kültür ve maddeselliğini temsil ediyor. (Resim 6) Bu kolonun Panteon üzerine analog yöntemlerle yapılan kolajı ise spekülatif ve alternatif bir geçmiş anlatısı sunuyor. (Resim 7) David Wengrow ve Eyal Weizman’ın, Forensic Architecture ve The Nebelivka Project ile birlikte hazırladığı “The Nebelivka Hypothesis” isimli çalışması ise Ukrayna’da yerin bir metreden daha az altında arkeologların pek çok yeni teknik kullanarak keşfettiği altı bin yıllık kent kalıntılarını adli mimari araçlarla analiz ediyor ve bir video yerleştirmesi ile sunuyor. (Resim 8) Bulunan kalıntıların merkezi olmayan, ekolojik ayak izi oldukça küçük, merkezi otorite ya da sosyal hiyerarşinin olmadığı bir yapılaşmaya işaret ettiğini vurgulayan araştırma, “kent” olgusun temelinde yattığına inandığımız kontrol, güç, bürokrasi, yağmacılık, adil olmayan kaynak dağılımı gibi kavramları yeniden sorgulamamız gerektiğini iddia ediyor.

UNUTULMUŞ / KESİNTİYE UĞRAMIŞ /GÖRÜNMEZ KILINAN HİKÂYELERİ ANLATMAK

Bienalin ana odaklarından biri mitleri yıkmanın ya da en azından sarsmanın yanı sıra unutulmuş ya da görünür olması istenmeyen hikâyeleri gün yüzüne çıkararak daha geniş bir kamuoyu ile paylaşmak. Güney Afrika Cumhuriyeti’nden Office 24-7 ve Lemon Pebble Architects tarafından hazırlanan “Drawing Memory into Being” isimli çalışma, ses ve görüntü ile desteklenmiş mekânsal yerleştirmesi ile oldukça etkileyici bir deneyim sunuyor. Sizi ezan sesleri ve dijital seccade yansımaları ile karşılayan ve boncuklardan örülmüş geçirgen bir perdeden süzülerek içine girdiğiniz bu mekân, Güney Afrika’daki Malay topluluğunun farklı güç odaklarının iş birliğiyle yerinden edilmesinin, yaşam ve ibadet alanlarının yok edilmesinin silinmiş ve kesintiye uğramış hikayesini görünür kılmayı hedefliyor. (Resim 9) Daha üst çerçevede ise bu çalışma da sömürge kapitalizmine, toprak haklarına, çevresel yıkıma ve sömürücü emek uygulamalarına bir eleştiri niteliği taşıyor. Bienalin şüphesiz en çok ses getiren eserlerinden biri ise Killing Architects tarafından hazırlanan “Investigating Xinjiang’s Network of Detention Camps” isimli çalışması. Xinjiang’da Müslümanların toplu olarak tutuklanması için Çin hükümeti tarafından inşa edilmiş gözaltı kamplarını inceleyen bu çalışma, baskı ve yasaklardan dolayı gazetecilerin ziyaret etmesi ve etkili bir şekilde araştırması mümkün olmayan bu kampları görsel ve mekânsal araçlarla mercek altına alıyor. Uydu görüntüleri, üç boyutlu modelleme araçları ve Çin hapishane binaları yönetmeliğinin incelenmesi ile birlikte kampların mimarisi ve işleyişine dair pek çok kanıt elde edilmiş ve eşleştirilmiş oluyor. Bienalde sergilenen çalışma, bir video yerleştirmesine ek olarak (Resim 10) daha önce burada tutuklu bulunmuş kişilerin portre fotoğrafları ve Mongolküre gözaltı kampının bir duvar resmini içeriyor. (Resim 11)

ELEŞTİREL MEKÂNSAL ARAŞTIRMALARA DAYALI GÖRSEL BİR HİKÂYE ANLATICILIĞI OLARAK MİMARLIK

Mimar Patrik Schumacher bu seneki bienalden hoşnutsuzluğunu dile getirdiği mesajında sergilerin ve ulusal pavyonların hiçbirinde “mimarlık” göremediğini söylüyor ve bunu disiplinin kendisini söylemsel olarak yok etmesi olarak tanımlıyor.[5] Schumacher’e göre Adjaye Associates tarafından siyah ahşap elemanlar ile tasarlanan üçgen prizma biçimindeki yapı (Resim 12) ve Çin pavyonu (Resim 13) dışında bienalde “mimarlık” görmek pek de mümkün değil. Görünen o ki bu bienal mitleri ve kanonları yıkarken yıldız mimarların tahtlarını da sallıyor. Oysa ana sergide yukarıda paylaşılan işlerde de görüldüğü gibi mimarlık artık sadece “bina yapma sanatı” olarak tanımlanmanın ötesinde eleştirel mekânsal araştırmalara dayalı görsel bir hikâye anlatıcılığına dönüşüyor. Burada önemli olan ise bu hikâye anlatıcılığının araştırma ve temsilinde kullanılan araç ve yöntemler. Schumacher’in eleştirisine katıldığım nokta kendisinin de not ettiği gibi Almanya, (Resim 14) Fransa, (Resim 15) İspanya, (Resim 16) Belçika, (Resim 17) Hollanda, (Resim 18) Finlandiya, (Resim 19) ve Kanada (Resim 20) gibi pek çok ülke pavyonunda güçlü bir görsel anlatının kurulmamış olması. Schumacher’in Almanya pavyonu için özellikle açtığı parantezi ben de burada yinelemek istiyorum. 2022 Venedik Sanat Bienali’nde 40 ülke pavyonunda kullanılmış malzemelerin atıklarını “Open for Maintenance” temasıyla bir araya getiren sergi, “malzemelerin yeniden kullanımı”na vurgu yapıyor. Bir “malzeme deposu”na dönüşen Almanya pavyonu, her ne kadar önemli bir mesaj içerse de kullandığı doğrudan ve bilindik dil ile zengin bir görsel ve mekânsal deneyim sunmaktan uzak kalıyor. Sonuç olarak pek çok ülke pavyonunun sınıfta kaldığı bu bienal, ana sergisinin özellikle “Tehlikeli İlişkiler” bölümüyle, günümüz politik ve ekolojik sorunlarına karşın mimarlığın sınırlarını yeniden keşfetmek için ufuk açıcı kapılar aralıyor.

NOTLAR

[1]

Metinde kullanılan bütün fotoğraflar 18-19 Mayıs 2023 tarihlerindeki bienal ziyareti sırasında yazar tarafından çekilmiştir.

[2] “The ‘story’ of architecture is therefore incomplete. Not wrong, but incomplete.” https://www.labiennale.org/en/architecture/2023/introduction-lesley-lokko

[3] “Gathered here as part of Dangerous Liaisons are practitioners working at the productive edge between architecture and its myriad ‘others’ – landscape, ecology, policy, finance, data, public health, AI, heritage, history, conflict, and identity, to name a few – through methodology, materials or matter, charting new territories of Professional and conceptual relevance and urgency.” Lesley Lokko’nun bienalde yer alan giriş metninden.

[4] “We have deliberately chosen to frame participants as ‘practitioners’, not ‘architects’ and/or ‘urbanists’, ‘designers’, ‘landscape architects’, ‘engineers’ or ‘academics’ because it is our contention that the rich, complex conditions of both Africa and a rapidly hybridising world call for a different and broader understanding of the term ‘architect’.” https://www.labiennale.org/en/architecture/2023/introduction-lesley-lokko

[5] Patrik Schumacher’in mesajı için bkz: https://worldarchitecture.org/architecture-news/fzhce/patrik-schumacher-where-is-architecture-at-venice-architecture-biennale-.html [Erişim: 11 Ağustos 2023]

Bu icerik 1026 defa görüntülenmiştir.