MİMARLIK
360
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Siena ve Palio
    Feride Pınar Arabacıoğlu, Arş. Gör. Dr., YTÜ Mimarlık Bölümü
    Burçin Cem Arabacıoğlu, Doç. Dr., MSGSÜ İç Mimarlık Bölümü

YAYINLAR



KÜNYE
YARIŞMA DEĞERLENDİRME

“Biz Troya’nın Neresindeyiz”: Troya Müzesi Yarışması Üzerine Bir Değerlendirme

Namık Erkal, Doç. Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü

2010 yılının bol mimarlık yarışmalı ortamının ardından, 2011’in ilk yarısında Türkiye mimarlık gündemini Troya Müzesi Proje Yarışması doldurdu. Troya’nın mitlerle örülmüş bir kültür varlığı olarak değeri, ören yerinin izlenilmesi zor katmanlaşması, Çanakkale Boğazı’na dökülen Karamenderes deltasının pastoral peyzajı gibi mimarlığı farklı şekillerde zorlayan olgular yoğun çalışmayı gerektiriyordu; bu anlamda müze projesinin Türkiye yarışma ortamında göreceli bir sakinliğe denk düşmesi, sürece katılımın yoğunluğu açısından olumlu oldu.

280 şartname Ankara’dan alındı; 241 yer görme belgesi Çanakkale ve Troya’da imzalatıldı; 16 Mayıs’ta 132 proje Ankara’ya teslim edildi; Mayıs sonunda jüri kararını verdi; 6 Haziran’da Ankara AKM’de kolokyum gerçekleştirildi; ödül töreni sonraya kaldı. Kolokyum sırasında izleyicilerden mimar Hasan Özbay, bu süreci yukarıdakine benzer bir şekilde özetleyerek Kültür Bakanlığı’nın yarışmacı mimarlar üzerinden Türkiye turizmine katkı sağladığını belirtti. Mimarlar Troya’yı görmüşlerdi; dahası, danışman jüri üyesi Baykan Günay’ın saptadığına göre yarışma sayesinde 1000 kadar mimar Homer’in İlyada’sını okumuş olmalıydı. 132 projeden kaç tanesinin Baykan Hoca’nın bu iyi niyetli istatiğini yansıttığı tartışmaya açık; ancak jürinin ana beklentisi, jüri üyesi Afife Batur’un kelimeleriyle, Troya’nın “mitolojik derinliği” ile ilişkiyi yorumlamak olarak bu toplantıda ortaya konuldu. Jüri başkanı Cengiz Bektaş kolokyum açılışında yarışmanın en genel anlamda bir kimlik sorunu üzerine kurulduğunu “Biz Troya’nın neresindeyiz” sorusuyla açarken, Troya yarışmasının bu ören yerini (Wilusa) Anadolu kültürünün bir parçası biçiminde değerlendirilmesinin kendi başına bir yorum olduğunu belirtti. Bu yorumun uluslarararası bir yarışma formatında yapılması için çok çaba sarfettiklerini ancak başaramadıklarını anlattı. Troya müzesi, coğrafi ve tarihî yansıması Gelibolu’nun aksine, uluslararası bir fikir edinme süreci ile gerçekleşememişti. Müzenin uluslararası yarışma ile elde edilmesi konusunda Troya kazı ekibinin görüşleri dahil birçok kişinin çabaları sonuçsuz kalmıştı. Ancak, bu durum ulusal Troya Müzesi yarışmasının sonucunun uluslararası önemde olmadığı anlamına gelmemeli.

Kültür Bakanlığı’nın alan için öngördüğü programın yarıya indirilmesi başarılmıştı; jüri üyesi mimar Cafer Bozkurt, bu alan indiriminin bile yeterli olmadığı saptamasını içtenlikle yaptı. Kolokyumdan devam edersek, jüri üyesi Ayşen Savaş, heyecan verici ancak hatırlanabilecek izleri az olan Troya ören yerinde yeniden bir şey üretmenin büyük bir mücadele olduğunu belirterek yarışmanın zorluğunun altını çizdi. Afife Batur Hoca ise bu zorluğu mitos ve mimarlık yapıtlarının görünür olmayışında ve katmanlar arasına gizlenmişliğinde yatması üzerinden tarifledi. Yine kolokyumda belirtildiği üzere projeler koruma planının yorumlanması yönünden eksik kalmıştı. Cafer Bozkurt 1/2000 plan açısından “aradıkları” önerilerin hiç kimseden (132 ekipten de) gelmediği saptamasını yaptı. Diğer jüri üyeleri farklı şekillerde yapılan seçimlerin kriterlerini anlatırken, bir yandan da gelen önerilerin çok farklı tipolojileri sunmasından ve Türkiye mimarlığındaki zenginliği yansıtmasından memnun olduklarını belirttiler. Afife Batur 13 farklı tipoloji tespit ettiğini; bunları en iyi temsil eden önerilere ödül vererek bu çeşitliliği sonuçlara yansıtmayı başardıklarını söyledi.

Genel olarak ödül alan projeler ve özellikle birinci proje, “iyi ve mimarca çalışılmış”, “ayrıntılardan kurtulmuş”, “bitmemiş” ve “kavramsal olmak açısından olumlu”, “kitlenmeyecek”, “Troya’ya karşı hiçbir şey söylemeyen”, “yeni katkılara açık” olma yönleriyle tanımlandılar jüri tarafından. Han Tümertekin ise kişisel duygusunu “bakıp da (işte) bu duygusu veren bir proje yoktu” diyerek ifade etti. Her ne kadar jüri kendi seçiminin arkasında dursa da, Tümertekin’in ifadesi ile tam olarak da istenen projeye rastlanmaması hissi önemliydi. Aynı samimiyetle sonuca baktığımız zaman, yazının girişinde belirtildiği üzere Türkiye mimarlarının çalışmaya odaklanmasını beklemek anlamında ferah bir zamana rastlayan Troya yarışmasının sonucunda, alanın ve konunun mekânsal ve kavramsal karmaşıklığının yansımasında mimarlığa katkı anlamında sonuçlara yeterince ulaşılabilmiş midir diye sorulabilir. Ya da, bir başka şekilde sorulacak olursa: Troya’da benzersiz durumların yarattığı “derinlikte”, mimarlık yapma biçimimizi sorgulayacak; Troya üzerinden mimarlık hakkında yeniden düşündürecek projeler ne kadar ortaya konabilmiştir?

Ödüllü projeler bu sayıda basıldı; bütün değer ve kalitelerinin, düşünce çeşitlilikleri ve temsil becerilerinin yanında yukarıdaki samimi çerçevede herkesin yorumuna açık. Umalım ki, jüri üyesi Murat Tabanlıoğlu’nun aradıkları “info box”ı bulduklarını söylediği ve birebir bu fikri mekanik bir dolaşım diyagramı üzerinden kurgulayan birinci proje, yapılma sürecinde Troya’nın uluslararası değerinin yanında kendi mimarlık değerini kabul ettirebilen bir yapıya dönüşür. Burada seçilen projeler üzerinden bir değerlendirme yapmaktan çok, yarışmanın kurgulanmasındaki bazı verilerin sonuçlara ne şekilde yansıdığını yorumlamak, gelecekte benzer değerde ve üzerinde fikir üretmeye olanak sunacak platformların hazırlanmasında katkı olabilir.

Kültür Bakanlığı’nın oluşturduğu yarışma jürisi, proje konusunun bağlamsal ve kavramsal karmaşıklığı ile koşut olarak kendi alanlarında Türkiye’nin en iyilerinden meydana getirilmişti. Bu güçlü jürinin düzenlediği yarışma şartnamesi, farklı düşüncelere ve olasılıklara zemin hazırlamak niyetiyle, üç ilişkili düzlemde oluşturulmuştu: Şartname, program ve kaynak belgeler. Birinci belge olan yarışma şartnamesi çok genel bir kurallar metni olup, proje konusunda özgünlük gibi çok genel başlıklar dışında hiçbir ön yönelimi ifade etmemeyi seçmişti. Burada yorum yarışmacıya bırakılmıştı; öyle ki daha sonra kolokyumda jüri üyelerinin belirttikleri “info box” ve “Troya’ya karşı hiçbir şey söylememek” gibi tanımları çağrıştıracak hiçbir ifadeye yer verilmemişti. Başka belgelerin değerlendirilerek verilmesi durumunda bu “tarafsızlık” çok yararlı olabilirdi ama Troya’nın sorunsallarına karşı belirli tavırların alınmaması belirsiz bir operasyon alanı ortaya çıkararak durumu daha ziyade tanımsız hale getirmişti; bu belki de yarışmanın açmayı çalıştığı özgürlük alanının en büyük açmazı idi.

İkinci veri proje programında ise, güncel müzecilik koşullarına paralel olarak sergi alanları kadar ziyaretçi servis alanlarına da ağırlık verilmişti; program olumlu biçimde Troya ziyaret süresini uzatmayı amaçlamaktaydı. Ziyaretçi ile ilişkili alanlar büyük metrekarelerde yoruma açık bırakılırken; depo, sergi hazırlık gibi akademik çalışma alanları detaylandırılmıştı. Söz konusu müze servis alanları, bir ören yeri arazi müzesi programından çok, bir metropol müzesi programı gibi mekanik bir işleyişi ortaya koymuştu. Burada açık mekânlarda dinlenme ve sergi alanları ile bütünleştirilmesi önerilen ziyaretçi mekânları ile özelleşmiş servis alanları tanımlanırken, sergi mekânları konusu da tamamen yarışmacıya bırakılmış; sergilemenin ortamına dair (bağlama referans vermek ya da bundan kaçınmak; eserlerin doğal ortamlarına benzer koşullarda mı yoksa idealize edilmiş soyut mekânlarda sergilenmesi beklendiği gibi) tercihler ortaya konulmamış ama envanter ve eser listesi eklenmişti. Kanımca program, bağlamın kısıtlarıyla beraber projeleri belirleyen en önemli unsur oldu; kendi tanımının sterilliğinde projelerde yerin altına konumlandırılmış olan depo ve servis alanları (ödül alan projelerin çoğunda depo ve çalışma alanları yerin altındadır) bu anlamda çok önemli. Bir şekilde yarışmacılardan çoğu bandanası, şortu ve tozlu sandaleti ile kazı yapan kişilerin bu müze yapısının içinde dönüşüme uğrayarak beyaz önlükler ve galoş takan teknisyenler olacaklarını düşünmüşler; benzer bir bağlam çatışması da ziyaretçiler açısından müze sergi mekânlarında ortaya çıkmış. Bu anlamda Troya’nın uzağına düşme durumu, yarışma mimarlarının bir ören yeri müzesi ve arkeolojik kazı alanının mekânsallığını kavramakta kendi mimarlık yapma biçimlerinde zorlanmaları kadar, yarışma şartnamesinin koşullarını sağlama kaygısına düşmelerinden kaynaklanmış olmalı. Yeraltına sığınmış steril mekân sorunu, aynı zamanda ziyaretçilerin içinde olması beklenen atölye gibi mekânlarda da geçerli. Bu anlamda açık alanlarla bütünleşen bir ziyaretçi forumu olması beklenen müze bir bilgilendirme kutusuna ya da çemberine dönüşebilmiş.

Şartname ve program yanında yarışmacılara kaynak olarak, birisi ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi Dr. Baykan Günay tarafından hazırlanan “Troya Parkı Raporu”; diğeri Tübingen Üniversitesi’nde Dr. Ernst Pernicka başkanlığında yaptırılmış “Troya Arkeolojik Arazi Yönetim Planı Raporu” ve kazı ekibinden Rüstem Aslan tarafından yazılan “101 soruda Troya” kitapçığı verilmişti. Yarışmanın beklentisi bu akademik ve popüler belgelerdeki bilgilerin mimar tarafından yorumlanması ve projeye aktarılmasıydı. Ancak burada yoruma bırakılan sorular mimari tasarımı aşan sorulardı ve katılan projelerden birçoğu haklı olarak bu sorulardan uzak durmayı benimsemişlerdi: Önce ören yeri mi gezilecek yoksa müze mi? Bu bağlantı hangi araçlarla kurulacak? Troya Milli Parkı ve müze arasında ne tür işlevsel ve ekolojik bağlantılar olacak? Yine bu bağlantı hangi araçlarla kurulacak? Köy ve müze arasında nasıl bir sosyal çerçeve öngörülmektedir? Soru-cevap aşaması da (pek çok benzer yarışmada olduğu gibi) bu sorulara cevap oluşturmamış; yollar ve çevre parsellere müdahale konusundaki çok özel sorulara “yapılamaz” şeklinde cevap verilirken, “Koruma İmar Planı” ile ilişkili sorulara “yarışmacının yorumuna bırakılmıştır” denilmişti. Bu anlamda yarışmacılardan beklenen 1/2000 ölçekli temsillerin anlamsızlaşması ve kimsenin “imar planına” öneri getirmemiş olmasının sebebi, verilen belgelerde bu konuların açık bırakılması ve mimari tasarımın ötesinde konuların ortada kalması. Arazi yönetim planının belirleyici noktalarının müzeyle ilişkilerinin tanımlanmaması sonucunda projeler genel olarak müze arazisi ile sınırlanmış oldu.

Son olarak da yarışma sürecini zorlayan, ancak değerlendirmede önemsizleşen bir olgu da müze arazisinin bütünlüğü: 100 bin metrekarenin üzerindeki proje arazisinin batı cephesinde Troya’nın Helenistik sonrası kent sınırının hendeği ve ötesinde nekropol kalıntıları ile önemli bir kısmında zeytinlikler bulunurken, ilk bakışta sorunsuz yapılanma hissi veren alan ana yola paralel kısım idi. Projelerin çoğunluğu arazinin bu sorunsuz alanına sıkışarak, alanının geri kalanını dekoratif bir pastoral öğe olarak ele almış, orayı kentsel bakışlarla çerçevelemiş. Ören yeri ve Troya Milli Parkı ile ekolojik ilişkilerin değerlendirilmesi ve Troya kültürünün bu anlamda temsil edilmesi, şartname eklerinin oluşturduğu izlenimin aksine, oldukça kısıtlı kalmış.

Biz Troya’nın neresindeyiz sorusu, Anadolu’yu içerdiği kadar evrensel kültürün parçası olmayı tanımladığı için, Türkiye mimarlık ortamı açısından düşünmeye değer. Özel anlamda ise Troya Müzesi yarışmasının süreci, şartnamesi ve katkı veren projeleri ile Troya’nın neresinde yer aldığı sorgulamaya açıktır. Sorgulamanın kazanan projenin kesinleşmesi ve detaylanması aşamasında da farklı paydaşlar tarafından yapılmaya devam edilmesi Troya’ya saygı ve onun üzerinden mimarlığa katkı açısından yararlı olacaktır.

Bu icerik 2682 defa görüntülenmiştir.