MİMARLIK
360
TEMMUZ-AĞUSTOS 2011
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Siena ve Palio
    Feride Pınar Arabacıoğlu, Arş. Gör. Dr., YTÜ Mimarlık Bölümü
    Burçin Cem Arabacıoğlu, Doç. Dr., MSGSÜ İç Mimarlık Bölümü

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK TARİHİ

Hazîne-i Evrâk Binası ve Batılılaşma

Didem Boyacıoğlu, Y. Mimar

Fossati’nin tasarladığı ve 1848 yılında inşa edilen Hazîne-i Evrâk Binası, 2007 yılında geçirdiği başarılı restorasyon ile günümüzde Ulusal ve Uluslararası Araştırma, Arşiv Belgeleme ve Okuma Salonu olarak kullanılıyor. Yazar, Tanzimat Dönemi’nin Batıya öykünen anlayışı çerçevesinde inşa edilen yapının, “herşeyden önce kazandığı kurumsal kimlik ve bürokratik işleyişle bu yeni anlayışın bir ürünü” olduğunu söylüyor.

Batılılaşma, Batı gibi olma, Batıyı benimseme... Günümüz Türkiye’sinde hâlâ çok tartışılan bu kavram, kökleri 18. yüzyıla uzanmakla birlikte, Osmanlı tarihi içerisinde Tanzimat ile başlayan bir dönemi tariflemektedir. Devletin varolma mücadelesi içinde, herşeyden önce pragmatik bir yaklaşımla, kurtuluşu Batılılaşma doğrultusundaki değişimlerde arayan Tanzimat yönetimi, geleneksel düzeni devam ettirecek bir restorasyonu değil, devlet örgütünü yeniden düzenlemeyi öngörmektedir.1 İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı adlı kitabında şu saptamayı yapar: “Tanzimat insanının oluşumunda geleneğin payı vardır; ama geleneği değiştirme geleneği de Tanzimatçılarla başlamıştır denilebilir.”2 Bu yazıda, bahsi geçen değişim süreci ve Batılılaşma fikrinin Tanzimat mimarisine yansımaları, dönemin simge yapılarından biri olan Hazîne-i Evrâk binası üzerinden tartışılacaktır.

Bâb-ı Âli sınırları içerisinde yer alan Hazîne-i Evrâk binası, 1846-48 yılları arasında, Mimar Gaspare Fossati tarafından inşa edilmiş, iki katlı kâgir bir yapıdır. (Resim 1) Neo-rönesans cepheli, 19 x 23 metre ölçülerindeki bir plana oturan yapı, arşiv binası olarak tasarlanmıştır. Fossati bu yapı için birkaç alternatif tasarlamıştır. Bunlardan biri parçalı bir kütle görünümünde ve tek katlı olup, giriş cephesi boyunca yükselen plaster şeklinde kolonları bulunmaktadır.3 (Resim 2) Fossati’nin ilk tasarladığı yapı ise, 19 x 19 metre ölçülerinde kare planlı bir yapıdır. Ancak, uygulamada giriş cephesi aynı kalmak suretiyle derinliği arttırılmıştır.4 (Resim 3, 4)

2006-07 yılları arasında Mimar Acar Avunduk tarafından restore edilen yapı, Mimarlar Odası 2008 Ulusal Mimarlık Ödülleri’nde, Yapı / Koruma-Yaşatma Dalı Başarı Ödülü’ne layık görülmüştür.5 Yapı, günümüzde TC Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı “Ulusal ve Uluslararası Araştırma, Arşiv Belgeleme ve Okuma Salonu” olarak işlevini devam ettirmektedir.

Çağdaş Osmanlı arşivciliğinin başlangıcı sayılması nedeniyle, Hazîne-i Evrâk binası herşeyden önce işlevi ile dikkat çekmektedir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren resmî belgelerin korunmasına büyük önem verildiği padişah fermanlarından anlaşılmaktadır. III. Mustafa’nın, devlete ait kayıtların kaybedilmesinin cezai bir sorumluluk getireceğine dair fermanı ile Kanuni’nin, evrâkların sandıklarda saklanmasını emreden fermanı, bu duyarlılığı açıkça belgelemektedir.6 18. yüzyılın ortalarına kadar, Topkapı Sarayı Hazîne-i Âmire’sinde saklanan bir kısım evrâkın “Defterhâne hazinesi” adıyla anıldığı bilinmektedir.7 Dolayısıyla, Tanzimat bürokratlarının, devlete ait kayıtları “devletin hazinesi” olarak nitelendirip, arşiv için inşa ettirdikleri yapıya Avrupa’daki benzerlerinde8 olduğu gibi “arşiv” adını değil de, “hazîne-i evrâk” adını vermesi, içinde yetiştikleri geleneğin empoze ettiği bir davranış biçimi olması nedeniyle şaşırtıcı değildir. Geleneği değiştiren, Tanzimat dönemine kadar çeşitli mahzenlerde ve dağınık durumda bulunan belgelerin tasnifi ve tek elde toplanması için bir bina inşa edilmesi kararıdır. Bu kararın temel gerekçesi, Tanzimat’la birlikte gelen bürokratik kurumlaşma ve bunun sonucunda devlet dairesi denen yapı grubuna duyulan gereksinim olmalıdır.9 Hazîne-i Evrâk kurulmadan önce arşiv malzemesi At Meydanı’ndaki Mahzen-i Atik, Topkapı Sarayı, Bâb-ı Âli’ye yakın Tomruk Dairesi, Sultanahmet’teki Çadır Mehterleri Kışlası gibi farklı yerlerde saklanmaktadır. Bu durum ise aranan bir evrâğın bulunmasının zaman almasına ve işlerin aksamasına neden olmaktadır. Oysa Tanzimat’tan itibaren büyüyen bürokrasi daha fazla evrâkın kurumlar arasında dolaşmasına neden olmuş, bu durum belgelerin yeni bir sistemle saklanması ve tasnif edilmeleri ihtiyacını doğurmuştur.10 Hazîne-i Evrâk binası, atanan daimi personeli ve evrâk akışı için belirlenen prosedürleri ile depo olmanın ötesinde, bir devlet dairesi görünümündedir. Bu yeni düzenin gerektirdiği yeni yapı tipi ise mimarlıkta değişimi zorlayan unsurlardan biri olmuştur.

Değişim ihtiyacı karşısında Tanzimat yönetiminin geliştirdiği tavır ve düşünce biçimi, Hazîne-i Evrâk binasının inşası ile ilgili, Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin 31 Ekim 1846 tarihli toplantı mazbatasında açıkça görülmektedir. Bu mazbata ile “Defterhâne ve Bâb-ı Âli civarında bulunan mahzenlerde saklanan, devletin önemli işlerine ait belgelerin, buraların rutubetli olması sebebiyle çürümekte olması ve karışıklık dolayısıyla aranıldığında istenen belgelerin bulunmasının imkânsız hale gelmesi sebepleriyle, Avrupa’daki benzerleri uygun olarak, Bâb-ı Âli dâhilinde geniş ve muntazam, kütüphane şeklinde kâgir bir binanın inşaatına karar verilmiştir. Darülfünûn binasının mimarı Fossati’ye bir resmi yaptırılarak, yeni icat tuğladan ve yeni tarz üzere yapılmasıyla evrâkların rutubetten kurtulacağı düşünülmüştür. Binanın Hazîne-i Evrâk adıyla inşası ve oda oda ayrılarak, bir odasının Dâhiliye evrâkına ve diğerlerinin de Dâhiliye ve Hariciye evrâkına tahsis olunması, kâtiplerden uygun birisinin ‘mustahfız-ı evrâk’ tayin kılınması ve ayrıca gerektiğinde müracaat etmek maksadıyla içine coğrafya ve tarih kitaplarıyla, lüzumlu haritaların konulacağı bir ihtisas kütüphanesi yapılması karara bağlanmıştır.”11

Hazîne-i Evrâk binasının inşasında rutubet ve yangın en çok üzerinde durulan iki konu olmuştur. Başlangıçta tek katlı olması tasarlanan yapının bu şekilde rutubetten kurtulamayacağı düşünülerek iki katlı olarak inşa edilmesine karar verilmiştir. İnşaat tamamlandıktan sonra bile evrâkın yerleştirilmesinde acele edilmemiş ve binanın neminin çekilip tamamen kuruması beklenmiştir. Binanın yangına karşı eksiklerinin tamamlanması ise üzerinde önemle durulan ikinci konudur. Zeminin ahşap yerine mermerle kaplanması, kapı, pencere ve merdivenlerin sac ve demirden yapılması, bina yakınındaki dükkân ve arsaların istimlâk edilerek satın alınması ve Bâb-ı Âli tarafına boydan boya duvar çekilmesi alınan tedbirlerin bazılarıdır.12

Özetle, yeni yapı tipi ve inşa tekniklerine duyulan somut gereksinimleri karşılamak üzere “Avrupa’daki benzerlerine uygun yapı” talebini dile getiren bu mazbatayı ve yangın ve rutubete karşı alınan tüm önlemleri, Tanzimat yönetiminin pragmatik reformculuğu bağlamında değerlendirmek yerinde olacaktır. Batılılaşma doğrultusundaki değişimlerin devleti kurtarmanın tek yolu olduğuna inanan Tanzimat bürokratları, bu hedeflerini kısa vadede gerçekleştirecek pratik çözümler üretmek zorundaydılar. Bu nedenle, dönemin, Batıdan esinlenilen fikirlerden çok, Batıdan uyarlanan müesseseler ve nizamnâmeler ile anılması tesadüf sayılmaz. Gökhan Çetinsaya’nın “Kalemiye’den Mülkiye’ye” adlı makalesinde ifade ettiği gibi “hayat (sosyoloji) düşüncenin (ideoloji) önünde yer almıştır.”13 Burada sözü geçen bu iki kavramı “hayat= pratik” ve “düşünce=teorik” şeklinde yorumlamak da mümkündür. Osmanlı Batılılığa teorik planda hazırlanmış değildi, bunun en önemli kanıtı tarih, felsefe ve edebiyat alanındaki yavaş değişmedir.14

Mimarlık için de benzer bir tespit yapmak mümkündür. Bu dönemde Osmanlı mimarının Batılılaşma karşısında henüz düşünsel bir altyapı oluşturamadığı açıktır. Pratikte ise Batılı yapılara gereksinim vardır ve onları da birileri yapmalıdır.15 Sarayın eş zamanlı mimarları Balyan ailesi iken, Tanzimat yönetiminin Hazîne-i Evrâk binasının da dahil olduğu bir dizi resmî yapıyı İtalyan asıllı Gaspare Fossati’ye yaptırmış olması, herşeyden önce böyle bir pratik gerekçeye dayanmaktadır. Bu tercihi, yine pratikte meşru kılan bir diğer neden, Tanzimat’ın kurucularından olan Reşit Paşa’nın, yangına karşı bir önlem olarak Batı tarzında kâgir inşaata geçişin gerekliliğine olan inancı olmalıdır. Reşit Paşa 1836 yılında Londra elçisi iken, İstanbul yangınları ile ilgili dış basında yer alan yorumlardan çok etkilenmiş ve yurtdışından kâgir yapı inşaatını bilen mimarlar getirtilmesi gerektiğine karar vermişti16. Bu anlayışa bağlı olarak, Hazîne-i Evrâk binasının inşası için, Reşit Paşa’nın Fossati’yi görevlendirmiş olması, yapının özel işlevi de göz önüne alındığında, doğal karşılanmalıdır.

Nitekim, tuğla yığma tekniğiyle inşa edilen yapıda, yangına karşı ek önlem olarak, kat döşemeleri, merdiven ve kapı kanatlarında metal konstrüksiyon kullanılmış olması son derece Batılı bir uygulamadır.17 (Resim 5) Fossati, bu konudaki deneyim ve bilgi birikimini, mimarlık eğitiminin sonunda, diploma projesi olarak hazırladığı “Bir başkent için bir arşiv binası” tasarısı ile Tanzimat yönetimine ispatlamış olmalıdır.18 Bu noktada, Fossati’nin mimarlık eğitimi almış bir mimar olmasının altını çizmekte fayda vardır. Laik bürokrasinin ve laik eğitimin ön plana çıkmaya başladığı bir dönemde, Osmanlı aydını arasında başlayan medreseli-mektepli ayrımına, bir de mektepli-alaylı ayrımı eklenmiştir ki, bu da akademik eğitim almış meslek adamları karşısında, geleneksel usta-çırak ilişkisinden gelen hassa mimarlarının neden ikinci plana düştüğünü bir başka açıdan açıklamaktadır.19 Bu nedenle, Tanzimat ile Fossati’nin birlikte anılmasını, pratik gerekçelere bağlamanın yanı sıra gelenekselcilere karşı bir güç gösterisi olarak da yorumlamak mümkündür.

Tanzimat yönetiminin değişim konusundaki bu kararlılığı ve Batılılaşma amacının meşruiyetini kanıtlayacak bir kentsel dekora duyduğu gereksinim, Batılı imajın ithal edilmesi ile sonuçlanmıştır.20 İthal edilen “Batı” imajının, tüm dünyada uluslararası bir dil olarak kabul gören neo-klasik ve neo-rönesans üsluplarında vücut bulması şaşırtıcı değildir.21 Aynı zamanda bu tercih, bu üslupların yüklendikleri simgesel anlamla da ilişkili gibi görünmektedir. Fransız İhtilali sonrası, kendilerini Atina’nın özgür yurttaşları gibi gören ihtilal insanları, saray ve aristokrasinin üslubu olarak gördükleri barok ve rokoko üsluplarını reddederek, akılcılık ve positivizmin simgesi neo-klasik üslubun imparatorluk çapında benimsenmesine yol açmışlardır.22 Tanzimat Fermanı’nın içerdiği özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi kavramlar gözönüne alındığında, değişimin mimari üslubunun tercihinde, bu simgesel ifadenin önemi olduğu düşünülebilir.

Tanzimat yönetiminin bu anlayış içerisinde yaptırdığı, Hazîne-i Evrâk binası, neo-rönesans özellikler taşımaktadır. Plan ve cephe tasarımında katı bir simetri hakimdir. Cephe akslarında plan özelliğini cepheye yansıtacak şekilde kütlesel çıkmalar yapılmıştır. Her iki katta da yuvarlak kemerli geniş pencereler kullanılmıştır. Doğu ve batı yönlerindeki çıkmalar üzerinde yer alan üst kat pencerelerinin kemerleri profilli olup, üzengi hizalarında yatay silmelerle birbirine bağlanmıştır. (Resim 6) Kat hizasında tüm binayı çepeçevre dolaşan silme, yatay etkiyi kuvvetlendirmektedir. Binanın batı cephesi üzerinde yer alan girişi, Dorik iki kolonun taşıdığı üçgen alınlıklı bir saçak ile vurgulanmıştır. (Resim 7) İki kat yüksekliğindeki giriş holünde yer alan merdivenler, giriş aksına göre simetrik yerleştirilmiş olup, orta sofa niteliğindeki merkezî mekâna bağlantıyı sağlamaktadır. Mekânın üzeri, yarım daire pencereleri ile tepe ışığı alacak şekilde tasarlanmış bir kubbeyle örtülüdür. (Resim 8) Bu kubbe denemesini, Fossati’nin, en azından görsel açıdan geleneksel mimariyle bir bağ kurmaya çalışması şeklinde yorumlamak mümkündür. Kubbe pandantiflerinde yer alan kabartma şeklindeki süslemeler, yapının işleviyle ilgili simgesel ifadeler içermesi bakımından ayrıca dikkat çekicidir. Tanzimat aydınlanmasını simgeleyen yerküre ve tomar şeklinde belgelerden oluşan bu süslemeler (Resim 9), arşiv binası ile Batılılaşma fikrini bütünleştirir.

Sonuç olarak, Tanzimat ile resmî bir söylem haline gelen Batılılaşma, geleneğe karşı yeninin yapılandığı bir fiziksel çevre yaratmıştır. Hazîne-i Evrâk da herşeyden önce kazandığı kurumsal kimlik ve bürokratik işleyişle bu yeni anlayışın bir ürünüdür. Yapım tekniğindeki tercihler ve yangına karşı alınan önlemler, binanın özel işlevinin yanı sıra “yeni tarz üzere” bina inşa etme talebinden kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşım kaçınılmaz olarak mimar ve üslup tercihini de etkilemiş ve Hazîne-i Evrâk binası dönemin pek çok yapısı gibi Fossati’ye yaptırılmıştır. Tabandan değil de, tepeden gelen isteklerle şekillenen bu değişim döneminin, Osmanlı mimarının hakimiyetinin azaldığı ve yeni karşısındaki duruşunu anlamlandırmakta zorlandığı bir kırılma noktası oluşturduğu söylenebilir. Bugün, mimari kimliğin düşünsel altyapısını kurma adına yaşanan bunalımda, Tanzimat döneminde yaşanan bu kırılmanın etkisi de yadsınamaz.

 

KAYNAKLAR

 

Aktaş, N. 2000, Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, Başbakanlık Basımevi, İstanbul.

 

Akyıldız, A. 2004, “Osmanlı Hazine-i Evrakının (Arşiv) Kurulması ve İlk Tasnif Usulleri (1846-1856)”, Osmanlı Bürokrasisi ve Modernleşme, İletişim Yayınları, İstanbul, ss.141-163.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), İ. MSM, dosya no:25, gömlek no:659

Batur, A. 1985, “Batılılaşma Döneminde Osmanlı Mimarlığı”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İstanbul Ansiklopedisi, cilt:4, İletişim Yayıncılık, İstanbul, ss.1038-1067.

Can, C. 1993, İstanbul’da 19. Yüzyıl Batılı ve Levanten Mimarların Yapıları ve Koruma Sorunları, YTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü, yayımlanmamış doktora tezi, İstanbul.

Can, C. 1994, “Hazine-i Evrak Binası”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, cilt:4, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, İstanbul, ss.37-38.

Cengizkan, N.Müge (ed.) 2010, 2008 Ulusal Mimarlık Ödülleri, Yapılar . Projeler . Fikirler / 2008 National Architecture Awards, Buildings, Projects, Ideas, Mimarlar Odası Yayınları, Ankara; ss.54-59.

Çetinsaya, G. 2001, “Kalemiye’den Mülkiye’ye Tanzimat Zihniyeti”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, cilt:1, İletişim Yayıncılık, İstanbul, ss.54-71.

Erkmen, A. 2010, Geç Osmanlı Dünyasında Mimarlık ve Hafıza: Arşiv, Jübile, Abide, Metis Yayınları, İstanbul.

Eyice, S. 1992, “Mimar Gaspare Fossati ve İstanbul”, Arredamento Dekorasyon, sayı:43, İstanbul, ss.126-133.

Gombrich, E.H. 1997, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Kuban, D. 1988, “İstanbul’un Batılılaşması ya da Batılılığı”, Tarih ve Toplum, sayı:59, İstanbul, ss.28-33.

Ortaylı, İ. 1985, “Tanzimat”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İstanbul Ansiklopedisi, cilt:6, İletişim Yayıncılık, İstanbul, ss.1545-1547.

Ortaylı, İ. 1999, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İletişim Yayıncılık, İstanbul.

Tanyeli, U. 1996, “Türk Mimarının Etik Sorumluluğu: Bir Tarihsel Değerlendirme Denemesi”, Türkiye Mimarlığı Sempozyumu II: Kimlik, Meşruiyet, Etik, Mimarlar Odası Yayınları, 7-9 Ekim 1993, Ankara, ss.108-112.


1 Ortaylı, 1985, s.1545.

2 Ortaylı, 1999, s.244.

3 BOA., İ.MSM., dosya no:25, gömlek no:659.

4 Can, 1994, s.37.

5 Yapının ödül alma gerekçesi, “Yapının geçmişinin, olması gerektiği gibi hem arşiv kaynaklarından, hem de yapıda mevcut izler üzerinden kapsamlı biçimde araştırılması; yapının geçmişine ait izlerin incelenerek halihazırdaki sorunlarının saptanmasında, farklı disiplinlerden gelen akademik ve profesyonel uzman kişi ve kuruluşların katkılarının alınması; bu yolla, binada görülen özgün ve devir eki yapı malzemelerinin ve yapım tekniklerinin ayrıntılı bir biçimde tespit edilmesi; uygulama safhasında, özgün imalat kalemlerine uygun farklı ustalıkların devreye sokulması ve buna göre, yapı ile uyumlu, itinalı müdahalelerin gerçekleştirilmesinin sağlanması; Türkiye’de, kamu kurumlarının mevcut ihale mevzuatı nedeniyle mimari kültür varlıklarının tahribatına genellikle neden oldukları bilinmekle birlikte, bu örnekte, işveren konumundaki bir kamu kurumunun, proje ekiplerince bu kapsamlı çalışmayı sürdürmelerine fırsat tanımış olması; tüm projelendirme ve uygulama süreci sonunda yapının kütlesi ve elemanları itibariyle, özgün değerlerinin ve özelliklerinin onarılarak korunması yoluyla bütüncül ve olgun bir sonucun elde edilmesi” şeklinde açıklanmıştır. (Bkz. Cengizkan, 2010, ss.54-59.)

6 Aktaş, 2000, ss.35-36.

7 Erkmen, 2010, s.40.

8 Hazîne-i Evrâk binasının yapımının, Avrupa’daki birçok resmî arşivin kuruluşu ile eşzamanlı olduğunu hatırlanmalıdır. Ancak, Avrupa’daki benzerlerinde olduğu gibi “ulusal” veya “kamusal” diye nitelendirilecek bir aidiyet vurgusu yoktur. Erkmen, 2010, s.32, 67.

9 Batur, 1985, s.1056; Erkmen, 2010, ss.73-74.

10 Akyıldız, 2004, ss.142-144.

11 Aktaş, 2000, s.44.

12 Akyıldız, 2004, s.148; Erkmen, 2010, ss.57-58.

13 Çetinsaya, 2001, s.71.

14 Ortaylı, 1999, s.24.

15 Tanyeli, 1993,s.110.

16 Can, 1993, ss.35-36.

17 Can, 1994, s.37.

18 Eyice, 1992, s.127.

19 Ortaylı, 1999, s.247.

20 Kuban, 1988, s.287.

21 Can, 1993, s.169.

22 Gombrich, 1997, s.480.

Bu icerik 3686 defa görüntülenmiştir.