369
OCAK-ŞUBAT 2013
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • MİMARLIK Dergisinin Elli Yıllık Birikimi
    Ali Artun, 1975-1980 arasında Mimarlar Odası'nda Araştırma Sekreteri, Yayın Komitesi Üyesi, Genel Sekreter. Galeri Nev Kurucusu. İletişim Yayınları Sanathayat Dizisi Editörü

YAYINLAR



KÜNYE
YAYIN DEĞERLENDİRME

Bir Dergi Yapmak! / Zeki Sayar'a Armağan: Türkiye Mimarlığı ve Eleştiri

Şebnem Yalınay Çinici, Doç. Dr., İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimarlık Bölümü

"Tekrar ediyorum: Kendinizi adayacaksınız ve ısrarlı olacaksınız."

Zeki Sayar (Çevre, sayı:1979/2)

Zeki Sayar Anma Programı kapsamında gerçekleşen ve 9-10 Aralık 2011 tarihinde Mimarlar Odası tarafından düzenlenen "Zeki Sayar ve Arkitekt / Örgütlemek-Tasarlamak-Belgelemek" sempozyumunun son iki oturumunda sunulan konuşmaların kitap haline dönüşmüş hali başlıkta adı geçen derleme.

Zeki Sayar, önce Mimar sonraki adıyla Arkitekt dergisinin 1931-1980 yılları arasında kesintisiz yayın yapabilmesinin hepimizin bildiği gibi en önemli kahramanı. İstikrar ve sürekliliğin büyük ölçüde problem olabildiği dönem ve koşullarda Zeki Sayar, yukarıda yer alan sözlerinin en önemli ispatını Arkitekt dergisi ile ortaya koyabilmiştir. Ekonomik, siyasi, politik pek çok zorluğun yaşandığı bu dönemde ısrarla, kendini adayarak sürdürdüğü mücadele ile ülkemiz mimarlık tartışmalarının, tarihinin ve durumunun en önemli kaydını da oluşturabilmiştir. Cumhuriyet dönemi ile birlikte daha önce olmayan bir mimarlık bilgisi, anlayışı ve kültürü oluşturmak adına çıkarmaya başladığı Arkitekt dergisi için Sayar yaşamı boyunca önemli bir mücadele vermiş. Bu “dergi yapma” mücadelesini daha görünür kılabilmek için düzenlenen bu iki oturumun yayına dönüşmüş halinde sergilemek, editoryal yazmak, mimarlık eleştirisi yazımı, mimarlık meslek alanı örgütlenmesi gibi mimarlık için önemli başlıklar tartışmaya açılmaktadır. Kitap bir derginin kurgusunda önemli olan konu ve başlıkları bağımsız olarak ele alan metinlerden oluşmaktadır.

N. Müge Cengizkan ve Derin İnan küratörlüğünde gerçekleştirilmiş olan “Zeki Sayar ve Arkitekt” sergisinin girişte yayımlandığı kitap, okuyucusunu öncelikle Sayar’ın mimarlık için bir dergi yapma çabasının yanı sıra yapı üretime katkısıyla da tanıştırmaktadır. Ama eksende derginin varlığını ve önemini vurgulayarak. Bu sergi çalışması ve Anma Programı kapsamında en önemli kazanımlardan biri elbette Zeki Sayar döneminde çıkmış olan Arkitekt dergilerinin dijital ortama aktarılabilmiş ve çok yaygın bir kullanıcı kitlesine sunulabilmiş olmasıdır. (www.mo.org.tr/arkitekt) Bu girişim günümüz dergi yapma pratiklerinin önemli bir sorusunu da gündeme getirmektedir: Basılı medya, bilginin elektronik yayılma hızı ve pratiği karşısında nasıl varolmaya devam edebilir? Olduğu gibi kalarak mı? Yoksa bir dönüşüme uğrayarak mı? Günümüzde “bir dergi yapmak” ne demek? Basılı yayın mutlaka ki yazarları ve sahibinin belli olması, yayın tarihlerinin kesinliği ve fiziksel kalıcılığıyla baskın rolünü sürdürmekte ama eski etkisini sürdürebiliyor mu sorusu elbette tartışmaya açık.

Kitaba geri dönersek, Uğur Tanyeli “Editoryal Yazmak Üzerine” başlıklı yazısıyla tam da bu noktadan dijital ortamlarla değişmekte olan bilgi yayma / edinme biçimlerinin, basılı dergilerin etkisini değiştirmekte olduğu ve editoryal yazmanın böyle bir zamanda nasıl olabileceğinin kendi kişisel deneyimi üzerinden değerlendirmesini yapmakta. Tanyeli’ye göre bir derginin editoryal yazı ile sunulması, derginin sunmak istediği pozisyona bir kamuoyu oluşturma çabasının sonucu. 1940’larda eski Yapı dergisinin yayımlandığı kısa dönemde Sedad Hakkı Eldem’i hedef alan eleştirel editoryal yazılarının ülkede hiç varolmayan eleştiri kültürüne rağmen yazılıyor olmasını olumlu karşılamakla birlikte, Tanyeli, “Özgül bir söz söylemek, bir pozisyon tanımlamak, bir derdin peşine düşmek” gerekçeleri olsa da editoryal yazıların doğruları öğretmeye çalışan “mürebbiye” tavrında olmasının sakıncalı haline işaret etmekte. Kendisinin yıllardır Arredamento Mimarlık dergisinde sürdürdüğü editoryal yazma deneyiminin ise bu tavra muhalefet etmek için olduğunu dile getiriyor. Çünkü pozisyon oluşturma amaçlı editoryal yazıların ardındaki kendi kamuoyunu yaratma çabası, siteden siteye atlanan, yazıların sonuna kadar okunamadığı dijital mecranın çoklu olanakları içinde artık bambaşka şekillerde mümkün olabilmekte. C. Abdi Güzer ise “Çağdaş Türkiye Mimarlığı için Tartışma Başlıkları” yazısında bir sanal dergi yaratma düşüncesini tartışmaya açmaktadır. Ülkemizdeki mimarlığı “aradakalmışlık” olarak değerlendiren Güzer, bu durumun dinamiklerini tartışmak için sanal bir dergi oluşturma önerisi sunmaktadır. Bu dergi aracılığıyla çağdaş Türk mimarlığının uluslararası ortamla kurduğu “süreklilik ve farklılıkların kendi iç dinamikleriyle” eleştirel bir pozisyondan tartışılabileceğini söylemektedir. Yazının sonunda dile getirilen 25 madde ise böylesi bir ortamın eleştirel bakışını güçlendirebileceği düşünülen kavram ve başlıklardır.

Türkiye’de eksikliği hissedilen mimarlık eleştirisinin “nezaket, saygı ve vefa” gibi nedenlerle gelişemediğine vurgu yapan Özlem Erdoğdu Erkarslan ise, “İmgeler ve Korku Terörü Çağında Mimarlık Eleştirisi ve Uygulamada Yeşil Dil(ler)” yazısında toplumsal bir refleksimize dikkat çekmektedir. Eleştirinin ilerlemeyi sağlayan, geliştirici ve iyileştirici yönünden çok bizim kültürümüzde olumsuz çağrışımlarıyla algılanması, eleştiri pratiğinin ülkemizde gelişememesine sebep olmuştur. Eleştirinin “olumlu tartışma ortamını” oluşturma gücünün önemini dile getirirken mimari eleştirinin yapıda ortaya çıkan belli bir değer ve bunun kavramsal çağrışımlarından kaynaklı olduğunu dile getirmektedir. Erkarslan, bu bağlamda Levent Ofis binası üzerine bir “yeşil yapı” eleştirisi yapmaktadır. Eleştirisinde yeni bina yapımı ile yeşil dünya düşüncesinin uyuşmadığından bahseden Erkarslan, Levent Ofis binasının ise bulunduğu konum itibariyle dünyayı sürdürülemez hale getiren faaliyetlere hizmet eden bir noktada olduğuna işaret etmekte. Yeşil bina niteliği açısından sertifikalı yapıların arkadan yapılan “karbon ayak izi” ölçümlerinde ise hedeflenenin çok üzerinde hatta bazen geleneksel yapılardan daha fazla enerji tüketmekte olduklarının tespit edildiği aktarılan yazıda, yeşil bina düşüncesinin sanıldığı kadar tüm sorunların çözümü olamayacağı vurgulanmakta. Yeşil bina düşüncesi, gerçekleştirmeyi vaat ettiği mimarlıktan daha çok bir imgeye dönüşerek, satış değeri ile daha öne çıkan bir yaklaşım olmakta. Aslında Duygu Koca’nın “Türkiye’de 2000 Sonrası Toplu Konut Üretimine Genel Bir Bakış” yazısında değindiği, özellikle konut reklamlarında karşımıza çıkan mimarlıkta farklılığın mekânsal nitelikten bağımsız kendi başına bir değer olarak algılanmaya başlanması ve bir pazarlama değeri oluşturma uğruna yapılması saptamasında olduğu gibi.

“Yapı Sektörünün Durumu, 2011” başlıklı yazısında ise Feridun Duyguluer yapı sektörünün inşaat sektörü olarak yanlış algılandığını, aslında bir binanın inşasında rol alan tüm aktörleri kapsayan geniş bir hizmetler bütününü kapsadığını aktarmakta, ama ülkemizdeki meslek kanunlarında da aynı karmaşanın gözlemlenebildiğini dile getirmektedir. Bu, sektörün çalışmasında sorumluluk paylaşımından dil karmaşasına kadar pek çok probleme sebep olmakta, ama belki de en önemlisi ülkemizde bir yapı kültürünün oluşmasını engellemekte. Duyguluer bu karmaşanın düzenlenmesi ve sektörler arası koordinasyon hukukunun belirlenebilmesi için bir Yapı Kanunu’na ihtiyaç duyulduğunu belirtmekte, bunun toplumda da bir bilinçlenme sağlayabileceğini dile getirmektedir. Dolayısıyla toplumsal bir bilinçlenme ve sahiplenme ile ülkemizde daha büyük bir topluluk olarak paylaşılabilen bir mimarlık kültürü oluşmaya başlayabilecek Duyguluer'in savına göre.

Ali Cengizkan'ın "Toplu İşler: Bir Yayın Kümesi ve Mimarlık Tarihi" yazısında ise yine bu toplumsal hareketlenme için son on yıldır özellikle ülkemizde önemli etkiye sahip mimarlar üzerine yapılan yayınların bir hatırlatması ve değerlendirmesi yapılmakta. Belki Abdi Güzer'in bahsettiği "aradakalmışlık" hissimizin beslenmesinden çok, kendi sahip olduğumuz değerler üzerinden kendi özel koşullarımızda ortaya çıkan mimarlığımızı anlamayı teşvik etmeye yönelik de bir hatırlatma bu yazıda olan. Ve genç bilim insanlarını, araştırmacıları bu belgelemeler üzerinden derinlemesine araştırmalara ve mimarlık alanımızda çokça eksik olan bilginin üretimine çağırmakta. Bülend Tuna ise ülke koşullarında mimarlık mesleğine sahip çıkılmasında başka bir konuya dikkat çekmekte kendi yazısında: "Mimarlık Meslek Alanı Örgütlenmesi". Oldukça samimi bir dille Tuna, Mimarlar Odası olarak öncelikle mimarların kayıtlı üyeler olabilmeleri, daha sonra üyeler için demokratik bir çatı oluşturma istek ve çabalarını dile getirmekte. Çünkü mesleğe, mimarlığa ve yapılı çevreye en azından mimarlar tarafından sahip çıkılabilmesi için toplu hareket edebilmenin, bu topluluğu en iyi şekilde temsil edebilmenin ve ülke içinde söz / yetki sahibi bir pozisyon edinmenin önemi büyük. Özellikle son dönem basında ve medyada sürmekte olan Çamlıca Camisi ve Taksim Meydanı tartışmaları düşünüldüğünde.

Kitabın sonlandığı Behiç Ak'ın "Mimarların İçinde Bir Galileo Çıkabilir mi?" yazısında ise meslek topluluğu olarak varolmanın ve öyle hareket etmenin özellikle kendi retoriğini ve dilini üretip toplumdan yabancılaşma ve uzaklaşma tehlikesinden bahsedilmekte. Dolayısıyla mimarlık kamusal olma ve toplumsal olarak paylaşılma olanağına kavuşamıyor. Ak, bu noktada kamu, devlet ve özel ayırımının yapılması gerektiğini ve ülkemizde kamu ile devletin iç içe geçmiş kavramlar olduğuna dikkat çekiyor. Dilin herkesin anlayabileceği sadeliğe kavuştuğu noktada kamu mimarlık konusunda bilgilenebilecek ve kamu-devlet ayırımı da mümkün olabilecek Ak'a göre. Bu durum sayesinde Erkarslan'ın yazısında bahsettiği ülkemizde gelişemeyen eleştiri kültürünün de önünün açılabileceği dile gelmekte. Behiç Ak'ın karikatürleriyle sağlamaya çalıştığı bu eleştirel bakmanın kamusal yönüne ve gücüne dikkat çekilmekte yazıda dolayısıyla.

Bu kitap ve kitap içinde yer alan yazılar üzerinden “bir dergi yapmak” ve derginin toplum üzerindeki dönüştürücü gücü düşünüldüğünde Zeki Sayar'ın ülkemiz için başlattığı hareketin hepimizin hayatında ne kadar büyük olumlu bir etkiye sahip olduğunu tekrar farkedebiliyoruz. Mimarlık açısından baktığımızda, dönemini farklı bakış açılarıyla belgelemiş olması Cengizkan'ın belirttiği gibi günümüzde yapılacak her tür araştırma için bulunmaz bir kaynak niteliğinde. Böylesi bir büyük resim oluşturma çabası vücud bulduğu toplum için de bir bilinçlendirme ve bilgilendirme görevi üstlenmekte. Cumhuriyet kurulduktan hemen 8 sene sonra böyle bir kültürü Arkitekt aracılığıyla, yani bir dergi ile oluşturma çabası bence ülkemiz için belki çok da farkında olunmadan bir toplumsal bilinçlenmenin tohumlarını da atmış düşüncesindeyim. Geçenlerde Alman mimarlık eleştirmeni ve kuramcısı Olaf Bartels ile konuşurken işaret ettiği bir konuya burada değinerek bitirmek istiyorum. Bartels, bu kitapta da Tanyeli'nin, Güzer'in, Erkarslan'ın ve Ak'ın özellikle vurguladığı eleştirinin önemi üzerine konuşurken ülkemizdeki çok özel duruma dikkat çekti. Taksim Meydanı, şimdilerde Kadıköy Meydanı, Çamlıca Tepesi gibi kentsel alanlar veya Atatürk Kültür Merkezi, Çamlıca Camisi gibi yapılar özelinde Türkiye’de çok özel bir toplumsal (kamusal) sahiplenişin olduğunu ve neredeyse hiçbir yerde böyle kitlesel bir sahipleşin gerçekleşmediğini dile getirdi. Televizyonlarda günler süren tartışmalar, gazetelerde yer alan geniş yazılar bunun önemli göstergeleri. Dolayısıyla, bu kitapta dile gelen aslında eksik gibi olan bir eleştirme kültürümüz, belki biz çok da farketmeden geniş bir tabanda oluşmakta. Yani sokaktaki herhangi bir vatandaş bile ülkedeki önemli mimari konu, sorun ve tartışmalardan haberdar. Belki farkında olmadığımız bir avantaja sahip olmuşuz ülke olarak, bir dergi yapma konusunda kişi olarak Zeki Sayar'ın yukarıda dile getirdiği kararlılıkla aldığı inisiyatifle. Bu noktadan sonra belki kitapta da dile gelen mimarlığa ait bilginin dijital ortamda, belki Güzer'in yazdığı gibi sanal bir dergi aracılığıyla yaymaya çalışmanın yollarını bulmak önem kazanıyor. Bu hem toplumsal bilinçlenme, hem eleştirinin yapıcı gücünü harekete geçirme, hem de kendi toplumsal ağını (kendi kamuoyunu) oluşturabilme adına gerekli. Ama sanırım yine Ak'ın sözünü ettiği kamu ve devlet ayırımı ve diyalogunu sağlıklı kurmanın platformlarını da geliştirmek burada oluşan gücün, mimari çevremize nitelik anlamında katılmasında mutlaka gerçekleşmesi gereken. Dolayısıyla her bir bireyin kişi olarak mimarlığa ve yapılı çevreye yapabileceği katkının gerçekleşebileceği kanalları açmak. Zeki Sayar örneğinin ve o vesileyle bu kitapta biraraya gelen yazıların bize verdiği cesaretle.

Bu icerik 4934 defa görüntülenmiştir.