367
EYLÜL-EKİM 2012
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Cami
    Doğan Kuban, Prof. Dr., Mimarlık Tarihçisi

YAYINLAR



KÜNYE
KENTLEŞME POLİTİKALARI

Kapitalizmin Krizi ve Kentsel Mücadele

David Harvey

Dünyanın önde gelen sosyal kuramcılarından, İngiliz coğrafyacı David Harvey, 9 Haziran 2012’de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ve 13 Haziran’da ODTÜ’de, kapitalist sistem ve kentleşme ilişkisi üzerine Marksist bir kent analizi içeren konuşmasını yaptı. Piyasanın mekânı olarak kent yerine, kapitalist sistemin çelişki ve krizlerinin mekânı olarak kenti anlattı. Yazdıkları ile 1980’lerden beri kent üzerine çalışanların önemli referanslarından olan Harvey’in zihin açıcı konuşması, aynı zamanda yeni kentsel örgütlenme biçimlerine ilişkin ipuçları da içeriyor.

Her yıl ABD’de iki yerel takım arasında yapılan bir beyzbol maçı vardır. Maç iki yerel takım arasındadır, ama Amerikalılar bu maça “Dünya Şampiyonası” derler. Bunu şunun için söyledim: ABD’de insanlarda, kendi yaşadıklarının dünyanın geri kalan ülkelerinde de yaşandığını düşünmeye yönelik bir eğilim vardır. Onlara göre, eğer kendi işleri iyi gidiyorsa, dünyanın geri kalanında da işler iyi gidiyordur. Yok, eğer işler ABD’de iyi gitmiyorsa dünyanın diğer ülkelerinde de durum kötüdür.

Sermaye birikimi ve çelişkileri üzerine yaptığım bir tür analizde bana çok önemli görünen şeylerden biri, sermayenin kendi çelişkilerini çözmediği, bu çelişkileri sadece çevreye taşıdığıdır. Bu çelişkileri çevreye coğrafik olarak yayıyor ve aynı zamanda bir sektörden diğerine aktarıyor. Sonuçta her tür krizin, ivme kazanması ve sonuçlanması açısından eşit olmayan bir gelişimi vardır.

Dünyanın değişik ülkelerinde dolaştığımda bana çarpıcı gelen şey sanırım, ABD’de 2007-2008 yıllarında yaşanan krizin dünyanın çoğu bölgesini pek derinden etkilememesi oldu. Örneğin kriz, Latin Amerika’nın çoğu ülkesinde fazlaca etkili olmadı. Son zamanlarda Brezilya ve Arjantin’de büyüme hızı % 8 dolaylarındaydı.

Çin’de krizin etkisi uzun sürmedi. 2008–2009 yıllarında Çin’in ihracata yönelik endüstrilerinde devasa bir çöküş yaşandı. Birkaç ay içinde 30 milyon kişi işsiz kaldı, ama 2009’un sonunda Çin’de işsizlerin sayısı 3 milyona inmişti. Çin, 9 ay içinde 27 milyon yeni iş yaratmayı başarmış ve yeniden % 10 büyüme hızını yakalamıştı.

Bunları, bugün konuşmak istediğim asıl konuya, krizin bir yandan nasıl oluştuğu ve diğer yandan nasıl sonuçlandığına ilişkin konuşmama bir giriş yapmak için anlattım.

Çoğu kez krizin çok belirgin bir başlangıç nedeni oluyor. 2007–2008 yıllarında krizin merkezi ABD’nin güneybatısında, Kaliforniya, Arizona, Nevada, bu arada Florida ve bir ölçüde de Georgia’daydı. Bu bölgeye krizin coğrafik merkezi diyebilirsiniz. Ve kriz konut piyasasındaydı. Dolayısıyla, krizin bir coğrafik merkezi ve bir de sektörel merkezi vardı.

Kriz etkin bir biçimde hemen finans sistemi içinde yayıldı, özellikle Londra ve New York’taki finans merkezlerinde, sürdürdükleri işlevler ve kontrol ettikleri varlıkların değerleri üzerindeki çalışmalar açısından, gerçek anlamda ciddi gerilimler hissedilmeye başladı. O sıralarda bir ikinci kriz, isterseniz buna sarsıntı diyebilirsiniz, Avrupa’da, özellikle İspanya ve bir ölçüde Portekiz’de çok ağır olarak kendini hissettiriyordu. Bu kriz de yine emlak piyasasında ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla krizin en fazla etkilediği sektör konut piyasasıydı. Krizin merkezi konut piyasasıydı.

Burada, sizin gibi bir topluluğa, kentleşmeyle ilişkili konuların önemli bir bölümünün konut ile ilgili olduğunu anlatacak değilim. Dolayısıyla, krizin kentsel süreci merkez alarak tırmandığını hatırlatmak ve kentsel süreç ile sermaye birikimi arasındaki ilişkinin ne olduğu sorusunu yöneltmek isterim.

İşte burada, üzerinde pek çalışılmamış bir konu karşınıza çıkıyor. Konut krizi, emlak krizi ve makroekonomik kriz arasındaki ilişkileri sorgulamak üzere geleneksel iktisat literatüründe araştırmaya giriştiğimde, bu konuda neredeyse hiçbir şey bulamadım.

Gerilere dönüp baktığınızda, Japonya’daki hızlı yükselişin 1991 yılında, kısmen arazi piyasasının çöküşü nedeniyle durduğunu görüyorsunuz. Gene o sıralarda İsveç bankalarının, gayrimenkul piyasasındaki sorunlar nedeniyle millileştirilmesi gerekmişti. Daha da gerilere 1973 yılına giderseniz, ABD, İngiltere, Avustralya ve diğer çeşitli ülkelerde, 1970’lerdeki kriz koşullarının yayılmasıyla çok yakından ilişkili olarak dünya çapında emlak piyasasındaki çöküşü göreceksiniz.

Ancak, geleneksel / klasik literatürde hiç kimse kentleşme ile makroekonomik krizin oluşumu arasındaki dinamik ilişkiyi ele almamıştı. 2000–2008 krizinden sonra bazıları bu konunun üzerinde durulması gerektiğini düşünmeye başladı.

ABD’de Ulusal Ekonomik Araştırma Dairesi (National Bureau of Economic Research) tarafından yayımlanan iki rapor, 1920’lerde emlak piyasasında yaşanan gelişmelerin ve emlak üzerindeki spekülasyonun 1928 yılında, yani borsanın çöktüğü 1929’dan bir yıl önce dibe vurduğunu ortaya koymaktadır. Raporda, dinamiklere bakıldığında kentsel gelişim projelerine yapılan aşırı yatırımlar ile kentleşme ve kiraların ve emlak fiyatlarının düşmesine neden olan emlak piyasasındaki çöküş arasında açık bir bağlantı bulunduğu anlatılmaktadır. İlginç olan, o tarihlerde bu gelişmelerin merkezi yine Florida, ticari emlak piyasası açısından ise esas itibariyle Şikago ve New York kentidir. Ve bu gelişmelerin 1929’da borsanın çöküşüne yol açan güven kaybı ile açık bir ilişkisi olduğu görülmektedir.

1930’larda inşaat endüstrisi ciddi bir bunalıma girmişti ve hükümetin o tarihte, uygulanan New Deal politikası ortamında yaptığı girişimlerden biri, konut piyasasını canlandırmak oldu. Hükümet, konut yapımını teşvik etmek üzere tut-sat (mortgage – ipotekli satış) uygulamasıyla finansman sağlamayı kolaylaştıran bir dizi kurum geliştirdi. “Mortgage” yoluyla sağlanan finansman sigorta kapsamına alınarak konut piyasalarında daha güvenceli bir duruma getirildi. Bütün bu düzenlemeler 1930’lar boyunca uygulandı. Diğer bir deyişle, sadece ABD’ye baktığımızda dahi tarihsel olarak gördüğümüz, konut piyasasının dinamikleri ve kentleşmenin dinamikleri ile kriz dönemleri ve ekonomide yaşanan başlıca güçlükler de dahil olmak üzere makroekonomik koşullar arasında açık bir ilişkinin varlığıdır.

Geleneksel / klasik ekonomistler bütün bunları şimdi görmeye başlıyorlar. Geleneksel olmayan ekonomistlerin, özellikle Marksistlerin de bu konuya eğileceklerini düşünürdüm. Ama aslında Marksist gelenekte, kentleşmenin dinamikleri ile sermaye birikiminin dinamiklerini ilişkilendiren gerçekten çok az çalışma var. Tamam, ben bu konu üzerinde çalışıyorum. Ama size çoğu Marksistin, benim 10 yıldır yazdıklarımı okumadığını, bugünlerde birdenbire “Ha, oradaki adam kentsel konularda çalışıyor” demeye başladıklarını söyleyebilirim.

Elbette Lefebvre’in çalışmaları var ve kendisinin bir anlamda tuhaf karşılandığını biliyorum. Castells bir zamanlar Marksistti, sonra Marksistliği bıraktı, sonra yeniden Marksist oldu. Yani Marksist gelenekte de bu konuda yararlanabileceğimiz çok fazla bir şey yok.

Konut, ana akım dışı (peripheral) Marksistlerin ilgilendiği bir konu olarak görülür. Ekonomide, kentsel ekonomi ile uğraştığınızda alt düzeylerde bir ekonomist olduğunuzu kabul etmişsiniz demektir, çünkü bu işlerle hep büyük makroekonomik modellemeler ve benzeri çalışmalar yapamayan ikincil konumdaki ekonomistler uğraşırlar.

Dolayısıyla, kentleşme ve sermaye birikimi arasındaki ilişkiye ve bu ilişkinin nasıl işlediğine ilişkin aslında neredeyse tümüyle boş bir bilgi yapısı var önünüzde. Kentsel sorunlara baktığınızda gerçekten üzerinde durulması gerektiğini gördüğünüz bu kategorilerle uğraşmaya karşı Marksist gelenekteki belirli bir isteksizliğin, bu konuda çalışma yapılmamasının nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Örneğin İkinci İmparatorluk dönemi Paris’i üzerine geniş bir çalışma yaptım. Paris’te İkinci İmparatorluk döneminde neler olduğuna bakarken, sadece istihdam, ihracat ve benzeri makroekonomik koşulları anlamam yetmiyordu. Kiralar, rant hakkında bilgilere ihtiyacım vardı. Kentin yeniden inşası için sağlanan finansmanın nasıl işlediğine ilişkin bilgilere ihtiyacım vardı. Finans sistemi içindeki çelişkileri ve Rothschild’lerin egemen olduğu altın üzerinden parasal (monetary) esasa dayalı finansman ile Péreire Kardeşler’in egemenliğindeki borç paraya dayalı kredi finansmanı arasında niçin büyük bir çatışma yaşandığını bilmem gerekiyordu.

Marx’ın Péreire Kardeşler hakkında harika sözleri var, onlar için şöyle diyor: “Üç kağıtçı mı, yoksa peygamber mi oldukları kuşkulu bir karakterleri vardı.” Marx böyle diyordu, çünkü Paris’i yeniden inşa eden Péreire Kardeşler’di. Büyük alışveriş merkezlerini, bonmarşeleri finanse eden onlardı. Belediye bütçesini finanse eden onlardı. Yeni bulvarların yapımını onlar finanse etmişlerdi. Yeni konut yapılarının inşaatını finanse eden onlardı. Yeni ulaşım sistemlerini onlar finanse etmişlerdi. Rothschild’ler ise altınlarının üzerine oturmuşlar, elindekilerle ne bir spekülasyona giriyorlar, ne de başka bir iş yapıyorlardı. Rothschild’ler ile Péreire Kardeşler arasında İkinci İmparatorluk döneminde 17 yıl süren büyük bir savaş yaşanmıştı. Sonunda spekülasyon çığırından çıktı, denetlenemez hale geldi ve Péreire Kardeşler’e nakit para gerekiyordu. Para Rothschild’lerin elindeydi ve “Yok, size para vermiyoruz” dediler. Péreire Kardeşler iflas etti. Ama kenti onlar inşa etmişlerdi, Rothschild’ler değil.

Marx bunu Kapital’in üçüncü cildinde çok hoş bir biçimde anlatır ve der ki: “Krediye dayalı finans sistemi Protestanlık gibidir, ‘iman’ üzerinden gider. Parasal esasa dayalı (monetary) finansman sistemi ise Katoliklik gibidir, parayı temel alır.” Marx, Protestanlığın hiçbir zaman kendini Katoliklikten bütünüyle koparamadığını, aynı şekilde kredi sisteminin de nakit parasal temelden hiçbir zaman bütünüyle koparak serbestleşemediğini söyler. Parasal temele dayalı sistem ile kredi sistemi arasındaki savaş, bütün kapitalizm tarihi boyunca süregelmiştir. Bu savaş her yönüyle, kentleşmedeki dalgalanmalarla, yapılı çevre yatırımlarındaki dalgalanmalarla, fiziksel altyapı yatırımlarındaki dalgalanmalarla ilişkilidir.

Çin 2009 yılında 27 milyon kişiye iş yaratmayı nasıl başardı? Kentler inşa etmeye başladı. Devasa fiziksel altyapı projelerine girişti, yeni karayolları, raylı sistemler inşa etmeye başladı. Şu anda halen kimsenin oturmadığı, bütünüyle yeni, en azından iki kent inşa etti. Herkesin uygun fiyatlarla satın alabileceğini öngördükleri 6 milyon dolayında konut inşasına karar verdiler. Örneğin şimdi skandal bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanan Chongqing modelinde, sadece bir metropoliten alanda 3 milyon yeni konut inşa edilmesi planlanmıştı. Aynı zamanda Çin hükümeti bankacılarına döndü ve düşünebildikleri en küçük projelere dahi kredi vermelerini söyledi. Böylelikle emlak piyasasında korkunç bir tırmanma, bir patlama yaşandığı görüldü. Şanghay’da bir yıl içinde fiyatlar iki katına çıktı. Diğer bir deyişle, Çin bunalımdan kendini çok hızlı bir kentleşme ile sıyırdı. Bunun çoğu ülkede örneği yaşanan uluslararası bir hikâye olduğunu düşünüyorum.

Yine ABD’de ortaya çıkan çöküşten sonra, ufak çaplı harika bir çalışma The San Francisco Federal Reserve Bank’tan geldi. Bu bir rapordu ve sonuç bölümünde ABD’nin ekonomik durgunluk dönemlerinden, ekonomik bunalımlardan konutlar inşa ederek ve içlerini eşya ile doldurarak kurtulduğu anlatılıyordu. Çok ilginç bir belge.

Konut piyasası 1928’de çöktüğüne, inşaat endüstrisinde genel olarak 1930’lar boyunca ekonomik bunalım yaşandığına değinmiştim. Ancak bu dönemde yapılan bütün söz konusu yeni reformlar, savaş sonrası ABD’de hızlı tırmanan banliyöleşme (suburbanization) girişimlerine temel oluşturuyordu.

Savaş sonrası banliyöleşmede görülen yükseliş, binaların inşa edilmesi ve içlerinin eşya ile doldurulmasının ötesinde neyi anlatıyordu? Bu alanda bir piyasanın varlığını koruması, çok güvenli bir finansmanı gerektirmekteydi. Dolayısıyla 1930’ların bütün o finansman reformları uygulamada kalmıştı.

II. Dünya Savaşı’ndan dönen askerler için çıkarılmış olan “Askerî Personel Hakları Yasası” (GI Bill of Rights) bu askerlerin konut sahibi olmasını kolaylaştırıcı hükümler getirmişti. 1945’te ABD’de konut sahipliğinin yaygın olarak teşvik edilmesi çok büyük bir ihtiyaçtı. Neden?

1930’larda çok ilginç bir durum söz konusuydu. 1930’lardaki toplumsal hareketler, 1935–36 yıllarında çok güçlüydü. Komünist Parti güç kazanıyordu. O zamanlar ABD’de, kapitalist iktidara ciddi bir şekilde darbe vuracak bir toplumsal hareketin gerçekleşebileceğine ilişkin yaygın bir düşünce vardı. II. Dünya Savaşı sırasında, üç nedenden dolayı bu düşünce daha da yaygınlık kazandı: Bir, ABD savaş sırasında Komünistlerle ittifak içindeydi. Korkunç, korkunç bir durum! İkincisi, eğer ekonomide başarıyla gerçekleştirilen bir merkezî planlama örneği görmek istiyorsanız, 1939–45 yılları arasında ABD’deki uygulamalara bakmalısınız. Hükümet bütün büyük şirketlerin baş yöneticilerini Washington’a çağırmış ve “Bu ekonomiyi merkezî bir ekonomi olarak yönetin” demişti. Çünkü çok sayıda tank, çok sayıda uçak, çok sayıda gemi üretmek zorundaydılar. Olağanüstü bir çaba gerekiyordu.

Ayrıca, üçüncü olarak, II. Dünya Savaşı sırasında ABD’nin üretim kapasitesi devasa büyümüştü. 1945 yılına gelindiğinde işte elinizde böyle son derece yüksek bir üretim kapasitesi vardı ve tehlikeli olabilecek sosyal hareketlerle karşı karşıyaydınız. Öte yandan savaştan dönen askerler nasıl silah kullanılacağını biliyorlardı. Dolayısıyla insanlar bir gerginlik içindeydiler. Bu duruma bulunan çözüm “konut sahipliği” oldu. 1930’lu yıllarda “Ev sahipliği toplumsal istikrar getirir”, “Ev sahipliği insanları sisteme dahil eder” sözleri yaygındı. Hatta şöyle bir söz de vardı: “Borç yükü altındaki ev sahipleri greve gitmez.” ABD’de konut sahipliği düzeyi 1940’larda nüfusun % 40’ı dolayındaydı. 1960’lara geldiğinizde bu oran nüfusun % 60’ını geçmişti. 2007 yılına geldiğinizde ise oran nüfusun % 70’ine yakındı.

Bütün bu geçen zaman boyunca konut sahipliği teşvik edildi. Ve banliyöler inşa ediliyordu. Dolayısıyla sadece konut sahipliği artmıyordu, artık banliyölerde yaşamak zorundaydınız.

Devrimin ABD’deki banliyölerden çıkabileceğini düşünebilir misiniz? Buralardaki yaşam tarzı kesinlikle devrimci bir harekete yol açmayacak mahiyettedir. Dahası, banliyölerdeki yaşam tarzı, konutları inşa etmenin ve bu konutları öteberi ile doldurmanın ötesinde sonuçlar getirmektedir. ABD’de herşeye yönelik talepte bir patlama yaşanmıştır. Otomobile duyulan talep, elbette petrole olan talep, kauçuğa olan talep, bütün bu türden diğer talepler tırmanmıştır. Buzdolabına talep artmıştır, çünkü banliyöde yaşıyorsanız mahallenizde bakkal, manav vb. dükkânlar yoktur artık ve dolayısıyla haftada bir yapacağınız alışverişle içini dolduracağınız bir buzdolabına ihtiyacınız vardır.

Bu konuda benim favorim çim biçme makineleridir. Bir sokakta bulunan konutların hepsinin ortak kullanacağı tek bir çim biçme makinesi yerine, herkes kendi konutuna ayrı bir çim biçme makinesi almak zorunda kalıyor. Ve her Pazar günü bütün insanlar bahçelerine çıkıp çim biçiyorlar: Bırrrr… Her tarafta bir gürültüdür gidiyor.

Dolayısıyla böyle bir dünya yaratılmıştır ve bu politik bir dünyadır. Ve bu politik dünya, muhafazakârlığı ağır basan ve kente karşıt bir tavır içinde olan Cumhuriyetçilere oy vermeye başlamıştır. Bu durum ABD ekonomisinde istikrarı sağlamıştır. Bu, 2008’den bu yana sürekli olarak bazı belli başlı değişimlerle gerçekleştirilmiştir.

Fakat 1960’larda banliyöleşme süreci öylesine yaygınlık kazanmıştı ki, kentlerin iç bölgelerine, kent merkezlerine artık yatırım yapılmamaktaydı. Buraları kötüleşmekte, çürümekteydi. Bu bölgeler düşük gelirli insanların, tabi azınlıkların ve özellikle siyah nüfusun yoğunlaşmaya başladığı merkezler haline gelmişti. Ekonomideki hızlı yükselişin bu insanlara bir yararı yoktu. İşçiler dışlanmıştı. 1960’ların sonuna doğru, kent merkezlerindeki insanlar arasında ayaklanmaların uç verdiğini görmeye başladık. 1960’ların başından itibaren 1968’de Martin Luther King’in öldürülmesinin sonrasına kadar yaklaşık 120 ABD kentinde bir dizi büyük ayaklanma yaşandı.

Aynı zamanda banliyölerdeki yaşam tarzına karşı bir ayaklanma da filizlenmeye başlamıştı. Banliyölerdeki gençler buraları sıkıcı buluyordu. Eğlence için gidebileceğiniz tek yer alışveriş merkezleriydi ve bu bıkkınlık vermişti. Banliyölerdeki gençler Avrupa kentlerine gezmeye gidiyordu ve oradaki yaşamı, örneğin Paris’teki kaldırım kahvelerini görmüşlerdi ve “niçin bizim de böyle bir yaşam tarzımız olmasın” diyorlardı. Ve bu banliyölerdeki ayaklanmalar, isterseniz bunu öğrenci hareketleriyle de birleştirebilirsiniz, kendini güçlü bir biçimde duyurmaya başladı. 68 kuşağı alternatif bir yaşam tarzından söz ediyordu. Bu da ayaklanmanın bir başka kaynağını oluşturuyordu.

Sanırım Germaine Grier olacak, banliyöyü feminist açıdan her türlü hoşnutsuzluğun merkezini oluşturan, adı sanı belirsiz bir yer olarak tanımlıyordu. Yani kadınlar, baskıcı bir ortam oluşturan sıkıcı banliyölerdeki yaşam tarzına isteksizce bakıyorlardı.

Böylece bir ayaklanma doğuyor ve bu ayaklanma, genellikle özgürlükten yoksunluğu, farklı seçme olanaklarından yoksunluğu dile getiren 68 hareketleri ile yolunu birleştiriyordu. Dolayısıyla 1970’lerde kentsel yaşam tarzında bir değişim görmeye başladık. Kent merkezleri farklı bir biçimde yeniden işgal ediliyordu. Buralarda soylulaştırmaya (gentrification) doğru bir gidiş söz konusuydu. İnsanlar Jane Jacobs’u okuyorlar ve “Hah işte biz böyle bir hayatı yaşamak istiyoruz” diyorlardı.

1970 öncesi New York’ta bir tek kaldırım kahvesine rastlayamazdınız. Şimdi her tarafta kaldırım kahveleri var. Anlamıyorum neden aklı başında bir insan 2. Avenue’de kaldırıma oturur ve kahvesini içer. Yanınızdan kamyonlar geçiyor, acayip bir gürültü var ve etraf pis kokuyor. Ama insanlar burada oturmayı tercih ediyorlar.

Böylece yeni bir kentleşme tarzının başladığını görüyorsunuz. İsterseniz buna, postmodern bir yaşam tarzı, “niş” türü bir yaşam diyebilirsiniz. Bu mahalle, kentin bu belirli bölümü böyle olacak, o öbür mahalle öyle olacak, bu bölgede bu etnik restoranlar, o bölgede şu etnik restoranlar… Dahası, yaşam tarzında çoğu geçici nitelikte bir tüketiciliğin özendirilmesini esas alan başka değişimler de söz konusu. Eğer siz, benim hâlâ kullandığım büyükannemin çatal bıçağı gibi 100 yıllık ömrü olan şeyler üretirseniz, sermaye sadece böyle şeyler üretirse, kendisine hiçbir zaman bir pazar bulamayacaktır. Aslında sermaye, aynen eşim gibi büyükannemin çatal bıçağından nefret eder. Ama ben onları korumakta ısrarlıyım. Onları seviyorum. Ne derseniz deyin, onlarla da mükemmel bir şekilde yemeğinizi yiyebiliyorsunuz.

Sonunda, hızlı bir devridaimin geçerli olduğu bir kentleşme tarzı ortaya çıkıyor. Kent bir gösteri alanı haline geliyor. Guy Debord’un “gösteri toplumu”ndan söz ederken geleceği, bugünleri gördüğünü düşünüyorum, zira onun zamanında tam öyle bir durum yoktu. Şimdi neredeyse kapitalistler Gösteri Toplumu’nu okuyorlar ve “Evet işte, tam istediğimiz bu” diyorlar. “Gösteri”nin en büyük özelliği, anında, kısa zamanda tüketilmesidir.

Örneğin, hızla yenileri çıkan, bir önce üretilen modelleri hızla demode olan ve sıkça kaybedilen cep telefonları üretmelisiniz. (Sanırım kızım son 5 yıl içinde 10, belki de 15 cep telefonu kaybetti.) Dolayısıyla cep telefonlarında devasa bir pazar söz konusudur.

Bir başka alanda, bilgisayarlarda da böyle “hızlı tüketim”in etkin olduğu bir durum var. Ben 10 yıldır aynı bilgisayarı kullanmaya çalışıyorum ve insanlar bana deliymişim gibi bakıyorlar. “Hâlâ sen onu mu kullanıyorsun? O çok yavaş” diyorlar. Siz örneğin ne kadar sıklıkla bilgisayarınızı değiştiriyorsunuz? Çok hızlı bir yenileme söz konusu. Siz de bu hıza ayak uydurmak zorundasınız. Böylece kent, “gösteri”nin hız kazandığı bir merkez oluyor. Elbette moda bunun çok önemli bir parçası durumunda. Moda zaten burjuvazinin değişik tabakalarında her zaman geçerliydi, ama şimdi kitlesel bir geçerlilik kazanıyor ve etkin talebi oluşturan önemli bir kaynak haline geliyor.

Dolayısıyla kentsel süreç, bir bütün olarak üst düzeyde sermaye birikimini sürdürme açısından haliyle kritik bir konuma geliyor ve bütün bu anlattıklarımı içeriyor. Sanırım bunu en iyi şekilde, İkinci İmparatorluk dönemi Paris’inde neler olduğuna baktığımda anladım. 1848’de sermaye ve emeğin istihdamı karmakarışık durumdaydı. Louise Bonaparte 1852’de bir hükümet darbesi gerçekleştirdi ve imparatorluğu kurtardı. Ama eğer iktidarda kalmak istiyorsa, sermayenin ve emeğin tümüyle istihdamını sağlamak zorunda olduğunu biliyordu. Bunu nasıl yapabileceği önemli bir soruydu. Haussmann’ı Paris’e getirdi ve “Paris’i yeni baştan inşa et” dedi. Bu izlenecek uzunca yollardan biriydi.

Louise Bonaparte aynı zamanda zekice bir şey daha yaptı. Saraydaki herkesin giysilerinin değiştirilmesini emretti. Birdenbire Paris civarında herkes çalışmaya, yeni üniformalar için bir şeyler üretmeye başladı. Bu, talebi tahrik etmek için bulunmuş harika bir yoldu. Artan talep dolayısıyla yeni alışveriş merkezlerinin, büyük mağazaların inşası gerekiyordu ve tüketim yeniden güç kazanmıştı. Bulvarlar tüketimin merkezi olmaya başladı. Etraf havagazı ile aydınlatılıyordu ve ışıktan bir kent ortaya çıkmıştı. Böylelikle kitlesel tüketim ve bir ölçüde “gösteri” bir çözüm yolu olmuştu. Fakat Louise Bonaparte’ın önünde işsizlik sorunu vardı.

Şimdi Çin de, açılan fuarlar, olimpiyat oyunları ve bu türden benzeri etkiliklerle tamamen aynı şeyi yapıyor. Tabi ABD’de de aynı şeyler oluyor. Kentteki yaşam tarzı bütün bunların çoğunu kapsayan bir merkez oluşturdu. Ama bütün bunların, aynı zamanda insanların gelir düzeyinin de yükseldiği kabulüne dayandırılması gerekiyordu. Böyle olmalıydı ki insanlar o konutları alabilsinler, o kentsel yaşam tarzına para yetiştirebilsinler. Eğer bu sağlanamazsa sıkıntılar başlayacaktı.

Fazla ayrıntıya girmeyeceğim. 1970’lerde ABD’de ve Avrupa’nın çoğu ülkesinde “sosyal ücret” düzeyine yönelik toptan bir saldırıya girişildi. Eldeki bütün veriler, ABD ve İngiltere’ye bakıldığında, gerçek ücretlerin 1970’den itibaren aynı düzeyde kaldığını göstermektedir. Eğer ücretler aynı düzeyde kalıyorsa bütün bu kentsel şirinlikler için ödenecek parayı insanlar nereden bulacaklar? İşte bunun yanıtı: “Herkese kredi kartı verin!” Yani “kişisel olarak insanları borçlandırın”. Böylelikle kişisel kredi borçları tırmanarak yükseldi. ABD’de hane halkı itibariyle kredi borçları 1980’den 2005 yılına kadar geçen süre içinde üç katına çıktı. Borçlar genellikle konut kredilerinde yoğunlaşıyordu.

Konut finansmanın ilginç bir yapısı vardır. Aslında çoğu gayrimenkul projelerinin finansmanında bu görülür. Bir finansman kurumu projeyi gerçekleştirecek olan (developer) firmaya borç verecek, firma San Diego’nun dış çevresinde bir yerlerde bir dizi birbirinin aynı evler inşa edecek ve bundan sonra bu evlerin nasıl elden çıkarılacağı sorunu ortaya çıkacaktır. Bu evleri kim satın alacak? Dolayısıyla finansman kurumu bu kez, daha önce verdiği krediyle inşa edilmiş olan evleri satın alabilmeleri için insanlara borç verme durumunda kalacaktır. Dolayısıyla bir döngünün oluşması gerekmektedir. 1990’larda söz konusu döngüde sorunlar görülmeye başladı, çünkü insanlar satın alabilecekleri evleri zaten almışlardı. Sonuçta finansman kuruluşlarının insanlara giderek daha düşük faizlerle kredi verdiklerini görmeye başlıyorsunuz.

1990’larda, Clinton döneminde büyük bir girişim başlatılmıştı. Girişim, özellikle azınlıkları, zencileri, İspanyolca konuşan göçmenleri ve benzerlerini “Amerikan rüyası”na dahil etme amacı üzerinde odaklanıyordu. Özellikle nüfusun bu kesimi hedef alınmıştı. Size bu kesimin işgücü piyasasında ayrımcılığa tabi tutulduğunu ve genellikle güvencesiz ve sendikasız işlerde çalıştığını söylememe gerek yok. Dolayısıyla daha 2003 yılında söz konusu konut piyasasında sıkıntılar ortaya çıkmaya başladığını görebiliyorsunuz. Fakat kimse bu durumu dikkate almıyordu, çünkü ciddi bir biçimde sıkıntı çekenler zencilerdi, İspanyolca konuşan göçmenlerdi ve bunlar için endişelenmeye gerek yoktu. Ama süreç bu şekilde sürmeye devam etti, ta ki 2008’de Wall Street sakinleri neyin ne olduğunu anlamaya başlayıncaya kadar. Aslında ne olacağını çok iyi biliyorlardı. Fakat aldıkları ücretlerle ciddi paralar kazanıyorlardı. Ayrıca kısmen yasadışı yollardan da gelir sağlıyorlardı. Dolayısıyla olup bitenlere kayıtsız kaldılar. Sonunda kaçınılmaz çöküşe gelindi ve olaylar birbirini tetikledi.

Burada üzerinde durmamız gereken temel nokta, ABD’nin 1930’larda kendini büyük bunalımdan kurtarmak üzere konutlar inşa etme ve içlerini eşya ile doldurma yoluna gitmiş olması ve bunu, ekonomik sıkıntıları giderme amacıyla 2007’ye kadar sürdürmesidir. 2010’a gelindiğinde ABD’de yeni konut inşaatı 1930’lardaki düzeye düşmüş bulunuyordu. İnşaat endüstrisinde işsizlik, ilk kez 1930’lardaki düzeydeydi. ABD ekonomisi bu kez krizden konutlar inşa ederek ve içlerini doldurarak kurtulamazdı. Çok sayıda konut boş duruyordu. ABD’de alıcı bekleyen boş konutların sayısı yaklaşık 2 milyon dolayındaydı.

Buna bir çözüm bulunmalıydı. Elbette konuta ihtiyacı olan 2 milyon dolayında aile vardı ama onlar bu konutların içine ancak birileri bir toplumsal hareket yaratır ve işgale başlarlarsa girebilirlerdi. Bu türden bazı eylemlere de tanık oluyoruz.

ABD bir tıkanma noktasına gelmiştir ve kendini sürekli değişik düzeylerde duyuran bir krizle daha ileriye gidemeyecektir. Bu durum sadece konutu değil kentsel yaşamı da etkiliyor, çünkü aynı daha önceki krizlerde olduğu gibi getirilen neoliberal çözümlerle finansman kurumları kurtarılıyor ve fatura halka ödettiriliyor. Şimdi ABD’de finansman kurumlarını kurtaran ve halka tasarruf tedbirlerinin sıkıntılarına katlanmak zorunda olduklarını anlatan bir politika var. Kemer sıkma politikaları uygulanıyor. Sosyal hizmetlerde kesinti yapılıyor. Belediyelerin bütçelerinde kesinti yapılıyor. Eyalet bütçelerinde kesinti yapılıyor. Federal bütçede kesinti yapılıyor. Bu kesintiler kendini savunma olanağı olmayan kesimleri vuruyor.

Aynı zamanda bir de “Bu krizden çıkışın tek yolu zenginlere daha da fazla para aktarmaktır, çünkü onlar yatırım yapıyorlar” diyen Cumhuriyetçi Parti var. Aslında zenginler öyle onların dedikleri gibi yatırım yapmıyorlar. Spekülasyon yapıyorlar. Üretici aktivitelere yatırım yapmıyorlar. Aktif değerler, varlık değerleri üzerinde spekülasyon yapıyorlar. Spekülasyona devam ediyorlar ve Manhattan’daki konut piyasası hâlâ yükseliyor. Korkunç büyüklükte bir spekülatif baskı söz konusu. Arazileri kontrolleri altında tutmak üzere spekülasyon yapıyorlar. Sadece ABD’de değil. Afrika’nın bütün ülkelerinde, Latin Amerika’nın bütün ülkelerinde spekülatif amaçlı arazi alım satımı (land grabbing) hızla sürmektedir. Kaynakları satın alıyorlar. Fikri mülkiyet haklarını satın almaktalar.

Şimdi dünya burjuvazisi, gerçek anlamda bir şeyler yapmaktansa rant peşinde bir yaşam sürme ile daha çok ilgilenmektedir. Dolayısıyla eğer daha fazla para verirseniz, sonuçta olacak olan varlık değerlerinin yükselmesidir. Arazi değerleri Latin Amerika’da tırmanışa geçmiştir. Niçin? Çünkü herkes araziye yatırım yapmaya çalışmaktadır. Spekülatif bir tırmanma söz konusudur.

Bu gelişmelerin sonunda sosyal eşitsizlik büyük ölçüde artmaktadır. Bugün New York’ta görülen durum şöyledir: New Yorkluların en üst % 1’i yıllık ortalama olarak 3,7 milyon Dolar kazanmaktadır. New York nüfusunun % 50’si ise yıllık 30 bin Doların altında bir gelirle yaşamaya çalışmaktadır. Yani, en üstteki % 1, nüfusun % 50’sinin bir yılda kazanarak yaşamaya çalıştığı parayı 3 gün içinde kazanmakta ve herhangi bir yere yatırım da yapmamaktadır. Sadece oturduğu yerden elindeki sermayenin rantı ile geçinmektedir.

Bu düzeyde bir eşitsizlik kent içinde kendiliğinden bir “güvenlikli site” (gated community) oluşturmuş ve Manhattan, zenginler ve New York kentinde kalacak bir yerleri olmasını isteyen uluslarötesi kapitalistler için güvenlikli bir siteye dönüşmüştür. Londra’da da durum böyledir.

Artık güvenlikli siteler inşa etmek zorunda değilsiniz, çünkü yılda 30 bin Dolardan az kazanan hiç kimse esasen Manhattan’da yaşayamamaktadır. Hâlâ yaşayabilecekleri bazı yerlerde kira denetimi, kiraların belirli bir düzeyde tutulması ile uğraşan bazı resmî kuruluşlar var, ama söz konusu nüfus sürekli biçimde giderek ortalıktan çekiliyor, gözden kayboluyor.

Ve önünüzde belediye başkanının birbiri ardına yeni projelerin temelini attığı bir kent var. Bugün New York’ta, 1960’larda ünlü Robert Moses’ın bütün bu türden işleri yaptığı tarihlerden bugüne kadar yapılandan daha fazla proje uygulamaya koyulmaktadır. Fakat projeler şimdi o zamana göre daha farklı, çünkü kendisi de bir milyarder olan ve yatırımcılarla, diğer çevrelerle, herkesle dostane ilişkiler içinde bulunan New York Valisi Bloomberg yönetiminin sloganı şöyle: “Robert Moses gibi inşa ediyoruz, ama kafamızda Jane Jacobs’un söyledikleri var.” Sonuçta yaptıkları yeni binalarda yukarı doğru küpleri üst üste koyarak yükseliyorlar, zeminde küçük butikler, kahvehaneler ve kaldırım kafeleri var.

Evet, bu anlattıklarımız kentleşmede kapitalizmin buyruklarına uyularak nasıl bir yol izlendiğini gösteriyor. Ve buradan çıkarak, eğer kentleşme kapitalizmin gereklerine göre bir yol izliyorsa, “kent hakkı”na kimler sahip sorusuna geliyoruz. “Kent hakkı” (right to the city) sloganı, Lefebvre’in kullandığı hoş bir söz ve felsefede “boş gösteren / boş imleyen” (empty signifier) denilen türden bir ifade. Tamamıyla kim anlam kazandırıyorsa, kim gerçek anlamını yorumluyorsa ve kim bu hakkı hayata geçiriyorsa ona bağlı bir ifade. Çok açık olarak görünen, şimdi bu işi gerçekleştirenler New York kentini yeniden inşa eden bir milyarder vali, kentsel gelişim firmaları (developers), yatırımcılar ve Wall Street sakinleri, bir de uluslarötesi kapitalist sınıf.

Peki ya o yılda 30 bin Doların altında bir gelirle yaşamaya çalışanlar? Herşeyden önce nerelerde yaşıyor onlar? Onlar artık Manhattan’ın çoğu bölgesinde görünmüyorlar.

Onların nerelerde yaşadığını gördüm. Kennedy Havalimanı’na sabah saat 6’da gelmiştim. Saat 6.30’da metroya bindim. Metro ağzına kadar tıka basa doluydu ancak ayakta durabiliyordunuz. Yolcuların çoğunluğu kadınlar, zenci kadınlardı ve çok uzaklardaki banliyölerden kenti uyandırmaya geliyorlardı. Saat 9’da, 10’da işe gelecek hanımefendiler, beyefendiler kahvelerini hazır bulmalıydılar. Odalar temizlenmiş, herşey tamamlanmış olmalıydı… Metrodaki bu insanların hepsi yorgun görünüyorlardı. Çoğu ayakta uyumaya çalışıyordu. Mutlaka erkenden uyanmak, çocuklarıyla ilgilenmek, diğer ev işlerini yapmak zorunda kalmışlardı. Üzerlerinden yorgunluk akıyordu.

Bu insanlar “kent hakkı” gibi bir şeye sahip değiller. İşte burada önümüze önemli bir soru çıkıyor: Bu insanları temel alan, bu insanların “kent hakkı”nı yaşama geçirebilmelerini sağlayacak bir sosyal hareket yaratılabilir mi? Kenti bir şekilde bir büyük mücadele alanı olarak kullanmaya başlamak mümkün mü?

Aslında kent tarihsel olarak bugüne kadar yaşanan belli başlı politik ajitasyonların merkezi olmamış mıdır? Elbette, örneğin bir Paris Komünü var. Bunların üzerinden zaman geçti denilebilir. Ama farklı zamanlarda ve mekânlarda da bu türden gelişmeler yaşandı. 1969’da Arjantin’in Cordoba kentinde yaşananlar var. 1969’ların kentsel devriminde ABD kentlerinde yaşanan bir dizi kentsel ayaklanmayı düşünün. Petersburg’u, Şanghay Komününü, Seattle Genel Grevi’ni hatırlarsanız, esasında kentlerin birer politik ajitasyon merkezi, doğal olarak politik açıdan umut bağlanacak yerler olduğunu göreceksiniz.

Günün birinde bazı sendikacı arkadaşlar bana sormuşlardı: “Eh, sen bir kent bilimci olarak kentin tamamının nasıl örgütlenebileceğini söyleyebilir misin?” Onlara bu konuda çok sınırlı bir görüşüm olduğunu söylemiştim. Bana, “Bunu düşünmelisin. Git düşün ve sonra gel bize de anlat” demişlerdi. Çok pratik insanlar gördüğünüz gibi. Dediklerini yaptım ve bu konuda biraz düşündüm. Onlarla yeniden konuştum, görüştük.

İlk söyleyeceğim şey, eğer geleneksel sendikal yapılanmayı kullanıyorsanız kentin tamamını örgütleyemezsiniz. Fakat ortaya sendika benzeri farklı örgütlenmeler çıkmıştır. Örneğin İngiltere’de bunlara “İş Konseyi” (Trades Council) deniliyor. Bir süre yaşadığım Oxford’da bir Oxford İş Konseyi vardı. Bu örgüt Oxford’daki bütün sendika üyelerini biraraya getiriyor ve Oxford hakkında sorular soruyordu. Bu örgütlerdekiler, proletaryanın ne olduğunu geleneksel sendikalardan daha iyi biliyorlardı. Geleneksel sendikalar işçileri bulundukları iş yerleri çevresinde, örneğin metal işçilerini, kamu çalışanlarını oldukları işyerlerinde örgütlemişlerdir. Bu sendikalar tipik olarak “Biz sadece üyelerimizin sorunları ile uğraşırız, onların dışındakilerle pek fazla ilgilenmeyiz” demektedirler. Hâlbuki Oxford İş Konseyi herkesle ilgilenmektedir ve politikada geleneksel sendikalardan çok daha radikal bir konuma gelmiştir.

ABD’de de benzeri yapılanmalar vardır. Görülüyor ki sendikal hareket içinde güncel koşullara uyum sağlayabilen bir kesim söz konusudur ve bu kesim genellikle geleneksel sendikaların anlamadığı bazı şeyleri anlamaktadır. Anlaşılması gereken şudur: İşyeri sorunlarına ilişkin mücadeleyi, yaşama mekânları ile ilgili mücadeleden ayıramazsınız ve eğer işyerinde verdiğiniz bir mücadeleyi kazanmak istiyorsanız, çevrede yaşayanların desteğini harekete geçirmelisiniz. Mahallelerin gücü ile işyerinin gücünü birleştirdiğinizde, kazanma şansınız daha yüksektir.

Bu 2001–2002 yıllarında Arjantin’de işçiler fabrikaların yönetimine el koydukları zaman da kanıtlanmıştır. Arjantin’de işçiler bazı fabrikaları işgal etmiş ve fabrikaları kolektif biçimde yönetmeye başlamışlardı. Fabrikalar “işçi kooperatifleri” haline gelmiştir. Ama sadece bununla yetinmediler. Buralar aynı zamanda birer toplum merkezi, oyun mekânı, eğitim mekânı, toplumsal etkinlikler merkezi işlevi kazandı. Dolayısıyla fabrikaların eski sahipleri geri geldiğinde ve “Fabrikamızı geri istiyoruz” veya “Tamam fabrika sizde kalsın, biz içindeki makineleri alalım” dediğinde karşılarında sadece işçileri değil, bütün bir halkı buluyorlardı. Halk ve işçiler onları durduruyordu. Tekrar, tekrar, bu yaşandı.

Buenos Aires’te çalışanların yönetimine el koyduğu bir otel vardır: The Bauen Hotel. Aşağı yukarı her iki yılda bir, eğer sahipleri yerlerini geri isterlerse neler olacağının bir provası yapılır. İki gün boyunca yollar kesilir, trafik durdurulur. Böyle bir durumda neler olabileceği anlatılmak istenir. Burada üzerinde durulması gereken nokta, güçlü olmanın yolunun değişik türden bir örgütlenmenin etkinlik kazanmasından geçtiğidir.

İkinci şey, kent içinde geleneksel yollardan sendikalaşmanın sağlanamayacağı çok sayıda iş dalı vardır. Şu anda New York kentinde Los Angeles, Şikago ve Miami ile de bağlantıları olan, “Dışlanmış İşçiler Kongresi” (Excluded Workers Congress) denilen bir örgütlenme görüyoruz. Kimdir bu “dışlanmış” işçiler? Geçici olarak istihdam edildiklerinden ve istihdam koşullarının özelliğinden dolayı geleneksel sendika yapılanması içinde örgütlenemeyen bütün işçiler. Örneğin ev işçilerini sendikalaştırmak çok güçtür. Ama bu konuda oldukça güzel çalışmalar yapılıyor. Bilirsiniz yaz aylarında insanlar parklara giderler. İnsanlar buralarda keyiflidirler, etrafta çocuklar vardır, burada kimin kim olduğunu hemen anlarsınız. Onlarla konuşmaya başlarsınız, sohbete girişir ellerine birer broşür verirsiniz. Çok ilginç bir örgütlenme biçimi olduğunu düşünüyorum.

Şimdi bu örgütler, bir şekilde kendi sendikaları da bulunan taksi şoförleri ile bağlantı kurmuş durumdalar. Restoran işçileri ve diğer benzeri kesimlerdekilerle de bağlantı kuruyorlar. Dolayısıyla bu örgütler bütün bir kenti örgütlemeye girişebilecek olanağa sahip. Sanırım bu çok önemli. Bu konu üzerinde düşünmeye başlamalıyız. Bu düzeyde düşünmek zorundayız.

ABD’de proletaryaya ilişkin geleneksel / klasik Marksist bakış açısı geçerliliğini yitirmiş durumdadır. O proleterlerin hepsi Çin’e gitti. Geleneksel anlamda proletaryamız yok artık. Bütün o fabrika işçileri ortadan kayboldu. Ama bakın “dışlanmış” işçilerimiz var, binlerce ve milyonlarca. Onların örgütlenmesi başka türden bir iş. Ama ısrarla takip edilmesi, üzerine düşülmesi gereken bir iş.

Sanırım şimdi sorulması gereken soru şu: Kapitalist bir kentleşme biçimini sonsuza kadar kabullenecek miyiz? Burada da gördüğüm türden bir kentleşmeyi, burada planlanmakta olduğunu duyduğum türden projeleri kabullenecek miyiz? Bu böyle sürüp gidecek mi? Yoksa “kent hakkı”nın farklı insanlar, farklı hareketler tarafından ve kentin nasıl olması gerektiğine, sosyal adaletin nasıl gerçekleştirilebileceğine, gelirin ve kazanılan değerlerin dağılımında adaletin nasıl sağlanabileceğine ilişkin farklı görüşlerle uygulanacağı başka bir türden kentleşme mi olacak?

Bu soruların bizi bugün gerekliliği duyulan politik amaçlardan birine yönelttiğini görüyoruz. Kentleşmenin bütün dinamikleri bugün esas itibariyle büyük sermaye şirketlerinin egemen olduğu neoliberal kapitalizm tarafından belirlenmektedir ve bizim gerçekten başka türlü bir kentleşmeyi bulup ortaya çıkarmak için çalışmaya başlamamız gerekiyor. Böyle bir kentleşmede, halk yararına projeler harekete geçirilebilmeli, halkın gücü seferber edilebilmeli ve bütün bir kent halkı istediğimiz türden bir kentleşme düşüncesi çevresinde örgütlenmeye başlayabilmelidir.

Ne tür bir kentsel yaşam istiyoruz? Bu yaşamı kim ve nasıl gerçekleştirecek? Dolayısıyla bugün için gerekli politik projelerin bir parçası olarak şu sorunun yanıtı vermemiz gerekiyor: Bütün bir kenti alternatif bir kentleşme projesi çevresinde nasıl örgütleyebiliriz? Bu soru özellikle 1970’lerden bu yana etkin biçimde kendini duyuruyor ama aslında kökü 1848’e kadar uzanıyor.

İngilizce’den Çeviren: Arif Şentek

Bu icerik 8300 defa görüntülenmiştir.