367
EYLÜL-EKİM 2012
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Cami
    Doğan Kuban, Prof. Dr., Mimarlık Tarihçisi

YAYINLAR



KÜNYE
YAYIN DEĞERLENDİRME

Bilgiyi Yeniden İnşa Etmek: Tanzimat Döneminde Mimarlık, Bilgi ve İktidar

Tayfun Gürkaş, Yrd. Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi, Mimarlık Bölümü

1.

Foucault kitaplarında hep aynı derdin peşinden gitti, öznellik. Öznellik, basitçe öznelerin tarihi değildi. Sorduğu sorular, belirli bir tarih aralığında bireylerin nasıl öznelleştiği ile ilgiliydi. Fenomonolojik özne gibi tarih üstü, her an her yerde karşımıza çıkan sadece belirli tarih aralıklarında şekil değiştiren ama aşkınlığını koruyan özne değil, aksine tarihsel öznellikti aradığı. Akıl hastanelerini ve delileri konu edindiğinde deliliğin her zaman olduğunu ama neden 18. yüzyılda hastanelere kapatıldığını sormadı; o tarihte delilik gibi bir deneyimin nasıl kurulduğunu sordu. Hapishaneleri sorguladığında suçun değişmez yapısını dert edinmedi, suçun ve suçlunun söylemler aracılığı ile nasıl icat edildiğini sordu. Foucault’nun bu sorunsallaştırmalarının üç ekseni vardı: Bilgi, iktidar ve etik.

Bu üç başlık birbirini öncelemiyor. Aralarındaki karmaşık ilişki bir ağ halinde yayılıyor, genişliyor. Deneyimin doğru ya da yanlışlığını tartışan bilgi alanına “söylemsel pratikler”; deneyimin işleyişini düzenleyen pratiklere de “iktidar” veya “söylemsel olmayan pratikler” adını veriyor Foucault. Bütün bu ilişkiler ağının içinde bireyin kendisi ile kurduğu ilişki ise “kendilik teknolojilerini” oluşturuyor.

Mimarlık bilgi alanı en çok söylemsel olmayan pratiklere ilgi duydu uzun yıllardır. Çünkü iktidarın ya da hayatı düzenleyen, normali normal olmayandan ayıran pratiklerin örgütlenmesi mimarlığın işi oldu. Hapishane yapıları, akıl hastaneleri, üniversiteler, doğru bilginin üretimi ve dolaşıma sokulmasını organize etti. Bu noktada kaba bir gönderme olmakla beraber Cumhuriyetin 10. yıldönümünde Arkitekt dergisinde dile getirilen “Cumhuriyetin uluları bize nasıl mimarlık yapmamız gerektiğini söyleyeceklerdir” cümlesi, mimarlığın iktidarın nasıl hem üreticisi hem de tüketicisi olduğunu; bu karmaşık ilişkinin Foucault’nun deyimi ile nasıl “doğruluk rejimi” ürettiğini, neyin doğru neyin yanlış olduğunu düzenleyen normatif sistemin nasıl çalıştığını bir kez daha gösteriyor.

Göksun Akyürek’in Tarih Vakfı’ndan çıkan “Bilgiyi Yeniden İnşa Etmek: Tanzimat Döneminde Mimarlık, Bilgi ve İktidar” adlı kitabı, bu ilişkinin Osmanlının “karanlık çağı” olarak adlandırılan Tanzimat dönemindeki soybilimsel izini sürüyor. Akyürek kitabın giriş metninde bunu açıkça ifade ediyor; “Temel olarak bu kitap, konu edilen dönemde Osmanlı Devleti’nin Avrupa tarafından nasıl ‘doğululaştırıldığı’nı değil, batıyı içeride yeniden kuran hegemonik alanın mimarlık pratiği içinde nasıl deneyimlendiğini sorgulamayı amaçlıyor” (s. 5). Kitabın ana başlıklarından da kolayca okunabileceği gibi yazar, yukarıda bahsi geçen üç ana ekseni tartışıyor: Söylemsel bir pratik olarak Tanzimat’ın yeni bilgisi, söylemsel olmayan pratiğin inşası ve bilginin nesnesi haline getirilen kent İstanbul, son olarak da öznenin kendisi üzerine düşünmesi olarak okunabilecek Sergi-i Umumi-i Osmani.

2.

Yazının bundan sonra okuyacağınız kısmı daha gevşek bir konuşma dili ile kaleme alındı. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, bilimsel olduğu iddia edilen bir yazı dilinin benim açımdan nesnesine çok da değmiyor olmasından ve yazarın (ki burada ben oluyorum) kafasındaki şablonu metne dayatmasından kaynaklanıyor. Bu durumda kitabın sözü neredeyse hiç duyulmuyor, yazarın sesi kısılıyor. Kitapla diyaloğa girmemin yolu kendi sesinizi biraz alçaltmaktan geçiyor. İkincisi ise kitabın teşekkür kısmında adım geçiyor olmasına rağmen, kitabı ancak bu yazı vesilesi ile yeniden doğru dürüst okudum ve itiraf etmeliyim ki şu ana kadar neye yardım ettiğimi anlamamıştım. Şaşkınlığımı ifade edebilmemin bildiğim tek yolu bu metni konuşma dili ile yazmaktan geçiyor.

“Doğru bilgi”nin kuruluşunun anlatıldığı ilk bölümün alt başlıklarından biri olan “Değişimin Kodları: Ulŭm ve Fünŭn” bölümü uzun zamandır okuduğum en ilginç yazılardan birisi. Yazar, Foucault’nun “doğru bilgi”nin kuruluşuna dair bize anlattığı hikâyenin, bu topraklarda nasıl gerçekleştiğini okuyucuya çok çarpıcı bir dille aktarıyor. Hatırlayalım, Foucault bilginin kuruluşu sırasında söylem karşısında öznenin birkaç farklı pozisyonundan bahsediyordu. Bunlardan birisi kimin konuştuğuydu. Yani kimin bu söylemi kullanma gücüne sahip olduğu ile ilgiliydi. Akyürek bunu kitabın başında “Tanzimat’ın Yeni Özneleri: Bürokrat ve Aydınlar” başlığının altında tartışıyor ve bize yeni özneleri tanıtıyor ama asıl vurucu sözünü “Değişimin Kodları” başlığının altında söylüyor. Foucault’nun doktorlarının, psikologlarının, savcılarının ve gardiyanlarının yerini burada aydınlar, paşalar, bürokrat kökenli gazeteciler ve akademi üyeleri alıyor. Bu pozisyonlar önemli, çünkü az önce bahsettiğim öznenin konumuna dair bir başka önemli nokta söylemin gücünü hangi mevkiden aldığı. Hastaneler ve hapishaneler kitapta yerini çoktan saraya ve akademiye bırakmış durumda. Burada “mevki” lafının iki açıdan iyi anlaşılması gerekir. İlki “mevki” sözcüğünün söylemsel olmayan pratiklere yaptığı gönderme. Kolayca fark edileceği gibi söylemsel pratikler söylemsel olmayan pratiklerden önce gelmiyor. İkincisi, Akyürek’in bu bölümde izini sürdüğü “bilgi”nin konumu. Kitapta, anlatılan konu gereği, geleneksel İslam coğrafyası ele alınsa da alıntı yapılan Peter Burke’nin kitabında hatırlattığı gibi “Batı”da da bilginin ve ona sahip olanın toplumsal mevki hayatidir. Çünkü “doğru bilgi”nin sızdırmaması ve tanımı gereği kontrol edilmesi gerekir. Kitabın bu noktasında yapılan ayrım ve bu coğrafyada aydının mevkiine dair yapılan vurgu olağanüstü güzellikte. Çünkü Şerif Mardin, Ülgener üzerinden yola çıkarak yazdığı bir denemesinde, Türkiye’deki “aydın” kavramı üzerinde durur. Kabaca ikili bir ayrım yapar Mardin: “Aydın” ve “entelektüel” kavramları arasındaki ayrımın sadece bir tercüme sorunu değil, aynı zamanda bu tercümenin oturduğu kültürel pratiğin de bir göstergesi olduğunu vurgular. Entelektüel olarak nitelenen grup “bilme”ye bağlı olarak tanımlanır. Buradaki “bilme” durumu, geleneksel topluluklardaki hayatını bilmeye veren kişilerin (literati) edindikleri bilgiyi kullanma biçimleri entelektüellerden farklıdır. Bu kişiler bilgiyi muhafaza ve topluma iyiyi gösterme yolunda bir sorumluluk yüklenmişlerdir. Geleneksel dünyada bilginin birbirinden ayrışmamış yapısı içinde “literati”nin tanımı da, bilginin anlamı da bu yapıdan ayrık değildir. Bu bütüncül yapı içinde her bir nesne kendi bilgi alanının dışında başka bir alana işaret eder. Nesne kendi içinde değil bir üst anlam içinde değerlendirilir. Bu sayede literati veya bilgi için ayrı kategoriler oluşmaz. Buna ihtiyaç da yoktur. Geleneksel dünya bilgiyi “kapalı” üretmek zorundadır. Bu kapanma hem bilgiyi bilmeyenden korur, hem de kendi içinde çeşitlenmesini önler. Lonca mantığı içinde örgütlenen bilginin üretim amacı temel değerlerin saptanması ve korunmasıdır. Bilgi aşkındır ve onu dünyevileştirecek /  çoğaltacak olan herhangi bir etkiden uzak tutulur. Burke’nin hatırlattığı gibi “[…] mysteries (gizemler) ile métiers (uğraşlar, zanaatlar) arasındaki bağ sadece etimolojik değildir”. Türkçede ve Batı dillerindeki “aydın” ve “entelektüel” kavramları arasındaki fark hayatidir. Entelektüel eylem halindedir: Düşünmek bir pratiktir. Dünya hep ‘artık bilgi’ ürettiği için, düşünce de eylemden arınamaz. Oysa aydın bilerek aydınlanmıştır, bütünü eksiksiz gösteren “doğru” yerde durur. Bir kere aydınlanmak yeter. Örneğin, Behar’ın “meşk” kavramı burada önemlidir. Meşk, geleneksel dünyada doğru bilgiyi üretme ve aktarma yoludur. Meşk sadece bir eğitim sistemi değil, ayrıca tutarlılığı sağlayan ve bozulmayı önleyen bir pratiktir. Öğrenci hocasının tekniğini değil, eserin kendisini de (repertuarı) öğrenir ve başkasına, başka bir nesle, zincirin başka bir halkasına da geçirme sorumluluğunu taşır. Akyürek kitabında, Tanzimat ile birlikte yapılan stratejik değişikliğe çok ilginç bir yorum getirmiş: “Geleneksel sistemde önceden sınıflandırılmış ve düzenlenmiş olarak hazır tutulan geleneksel bilginin öğreticileri, yanlış okumaları da engellemekle yükümlüdür. Böylece katılaşmış bir bütün olarak temsil edilen bu yeni bilginin, Tanzimat bürokratının denetlemeye talip olduğu tekil bir okuma ile bilginin mutlak bir anlamlandırma rejimi içinde tutulduğu geleneksel bilgi mekanizması içinde işleyebileceği düşlenir” (s. 36). Burada unutulmaması gereken bir nokta var. Foucault’nun öznenin konumuna dair söylediği son bir şey: Öznenin konumu söylemsel ilişkiler ağı tarafından belirlenir. Yani Osmanlı bürokratını bu hikâyede kurucu özne olarak okumamak gerekiyor. O sadece bilgi alanındaki potansiyel ilişkiler ağının bir sonucu. Kitapta çok kısa bir gönderme yapılmış olsa da mesela Münif Paşa (s. 37) bunun en iyi örneği.

3.

Osmanlı aydını geleneksel bilgi üretiminden kendi adına, Foucault’nun deyimi ile, işlevsel bir dispositif çıkarmış olsa da, Akyürek sonsözde bu stratejinin Cumhuriyet döneminde de kısmen de olsa devam ettiğini söylüyor. “Ancak bu tartışmanın açığa çıkardığı problemler, sadece ele alınan dönemle sınırlı olmayan ve kısmen güncelliğini koruyan geniş bir bağlamda konumlanıyorlar” (s. 213). Kitabın hatırlattığı ve yaptığı gibi, tarihsel bir aralıkta iktidarın “doğru bilgi”yi üretmek için geliştirdiği stratejilere karşı bizim de her an bu stratejileri açığa çıkartacak karşı stratejiler geliştirmemiz gerekiyor. Çünkü stratejiler hep değişiyor. Kitap için yazılabilecek son bir söz varsa o da her eve lazım olduğudur.

 

KAYNAKLAR

Behar, C. 2006, Aşk Olmayınca Meşk Olmaz, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Burke, P. 2001, Bilginin Toplumsal Tarihi, (çev.) M. Tunçay, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.

Keskin, F. 1999, “Söylem, Arkeoloji ve İktidar”, Doğu-Batı Dergisi, sayı:9, ss.15-22.

Mardin, Ş. 1984, “Aydınlar Konusunda Ülgener ve Bir İzah Denemesi”, Toplum ve Bilim, sayı:24, ss.9-15.

Bu icerik 4901 defa görüntülenmiştir.
<p><strong>Bilgiyi  Yeniden İnşa Etmek:</strong><br /><strong>TANZİMAT  DÖNEMİNDE MİMARLIK, BİLGİ VE İKTİDAR</strong><br />Göksun Akyürek, Aralık 2011,  Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 235 s.</p>