367
EYLÜL-EKİM 2012
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Cami
    Doğan Kuban, Prof. Dr., Mimarlık Tarihçisi

YAYINLAR



KÜNYE
KORUMA

Bir “Kültürel Manzara-Kültürel Peyzaj” Öğesi Olarak Kırsal Yerleşimlerin Korunmasına Yönelik Kavramsal ve Yasal İrdelemeler

Emel Kayın, Doç. Dr., DEÜ Mimarlık Bölümü

Kırsal yerleşimlerin korunması konusu, ülkemizde temel olarak “kültürel manzara” ve “kültürel peyzaj” kavramları ile tartışılıyor. Konunun kavramsal ve yasal temellerine bakan yazar, oluşturulması gerekli koruma stratejisinin yerleşimin fiziksel ögelerinin yanı sıra inançlar, ritüeller ve zanaatlar gibi olguları gözönünde bulundurması ve havza bazında doğal ve kültürel ilişkilerle bütünleşik bir kavrayışı ortaya koyması gerektiğini söylüyor.

Kırsal yerleşimlerin karakteristiklerini kavrama, doğayla kurdukları ilişkileri çözümleme ve bu yerleşimlerin çevresel, yaşamsal, mekânsal değerlerini koruma meselesi, uluslararası gündemde giderek daha fazla yer bulurken, ülkemizde bu gündeme gereğince eklemlenilememiştir.

Bu yerleşimlere yönelik evrensel duyarlılığın bir nedeni “koruma alanının ilgisini, önemliden önemsize, anıtsaldan sivile, elitist olandan gündelik hayatın sıradan varoluşlarına doğru genişletmekte olması” ise, diğer neden “kırsal yerleşimlerin sürdürülebilirlik kapsamında sergilediği bilginin, dünyanın kaynaklarının yok olduğu bu dönemde değer kazanmasıdır. Türsel çeşitlilikten esnekliğe, açık, yarı açık, kapalı mekân olanaklarından sosyalleşme verilerine, enerji korunumundan iklimlendirmeye, geri dönüşümden alternatif malzeme geliştirmeye çeşitlenen bir içerikte öğreticilik nitelikleri keşfedilen kırsal yerleşimler, “zamanın yarattığı tahribat, değişen üretim-tüketim ilişkilerinin neden olduğu ekonomik sorunlar, gelişen bilişim-ulaşım dünyasının ivmelendirdiği kültürel çözünmeler, doğal ortamları tüketerek keşfetmeye kalkışan kentli kitlenin yarattığı baskılar” vb. sorunlarla yüzyüze bulunduklarından koruma kapsamında ilgi beklemektedir.

Evrensel koruma anlayışı “kültürel” ve “doğal” değerler olmak üzere iki ana koruma ekseni belirlemekte, bunların alt alanlarını ayrıntılandırmaktadır. Kültür-doğa ilişkisini sergileyen kırsal yerleşimler, ören yerleri, anıtlar, kent dokuları gibi unsurlara göre koruma gündeminde geç yer almıştır. Kırsal yerleşimlerin korunması konusunun kavramsal ve yasal temelleri üzerine düşünmeyi isteyen bu makale, “kültürel manzara” ve “kültürel peyzaj” kavramlarına başvurmanın yanı sıra bu konudaki ulusal, uluslararası yasal çerçeveyi inceleyerek, ülkemiz mevzuatına yönelik ihtiyaçlara işaret etmeyi deneyecektir.

“KÜLTÜREL MANZARA-KÜLTÜREL PEYZAJ” KAVRAMLARI ÇERÇEVESİNDE KIRSAL YERLEŞİMLERİN KORUNMASI MESELESİ

Kırsal yerleşimlerin bir miras öğesi olarak kabullenilmesi sürecindeki ilk ihtiyaçlardan biri, bu yerleşimlerin sahip oldukları karakteristikleri ve değerleri anlaşılabilir kılacak bir kavramsallaştırmadır. Kırsal yerleşimler temelde, “kültür ile doğanın zamanlar boyunca süren ve gelenekler yaratan etkileşimini uyumlu-dingin bir bütünlük içinde sergileyen bir manzara içeren bir mekân” ve “nesilden nesile aktarılan bilgi, adet, geleneklerle şekillenen ve neredeyse fark edilemeyecek bir yavaşlıkta evrilen bir yaşam biçimine dahil olan insan-toplum” öğeleriyle karakterize olur. Böyle bir çerçevede Rapaport’un önerdiği “kültürel manzara” ve UNESCO tarafından kullanılan “kültürel peyzaj” kavramlarının kültür-doğa ilişkisini kapsayan içerikleriyle kavramsallaştırma açısından iyi bir olanak içerdikleri düşünülmektedir.

Rapaport, “kırsal, ilkel” gibi sıfatlarla nitelenen yerleşimlerde gerçekleştirdiği çalışmalarda, insan eylemleriyle “ilkel” manzaranın zaman içindeki karşılıklı ilişkilerinin sonuçlarına gönderme yaptığı “kültürel manzara” kavramını kullanmakta ve bu kavramı “kültürel coğrafya” ile ilişkilendirmektedir. Bu bağlamda, “ilkel”in hangi noktada “kültürel” olduğu ya da “kültürel” bir eşiğe ulaşmak için ne kadar insan etkisi gerektiği tartışılmakta ve avcılık-toplayıcılıkla yaşayan insanlar gibi Akdeniz bölgesinde keçi sürüleri ya da İsviçre Alpleri’nde inek sürüleriyle dolaşan çobanların da manzarayı değiştirdikleri düşünülmektedir. Manzaranın insan tarafından şekillendirilmesi tarımın başlamasından sonra belirginleşmiş olup, Yeni Gine yaylalarındaki bahçeler, Asya’daki pirinç terasları, Akdeniz bölgesindeki zeytinlikler, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki hurma vahaları, içlerindeki yerleşmeler ve sistemleriyle kültürel manzaralardır. Kültürel manzaralar, çok az bir bölümü tasarlanmış ve uzun bir zaman dilimi içerisinde birçok kişinin birbirinden bağımsız verdiği kararlarla açıkça tanınabilir bir bütün haline gelmiş oluşumlardır. (1) Rapaport’un farklı kültür-doğa örüntüleriyle ilişkilendirilebilecek bu açılımı, kırsal yerleşimleri koruma temelli anlamlandırmak için anahtar teşkil etmektedir. Kültür ile doğanın etkileşimiyle oluşan kültürel manzara kırsal yerleşimlerin özünü oluşturmakta, dağ, nehir, vadi, ova, orman, ağaçlar vb. öğeler, tarım, hayvancılık vb. aktivitelerle şekillendirilmiş alanlar, yerel mimari üretimler-dokular, ritüeller, gündelik yaşam gelenekleri, diller vb. somut ve somut olmayan öğeler bu kimliğin alt açılımlarında yer almaktadır.

Kırsal yerleşimlerin karakteristiklerini ve değerlerini açıklayabilecek bir diğer kavram, “kültürel manzara” ile benzeşen “kültürel peyzaj”dır. Kültürel peyzaj, yapı inşası, tarım vb. aktivitelerin yanında mitolojik, dinsel vb. anlamlandırmaları da içerecek bir kapsamda “insanların doğayı çeşitli amaçları doğrultusunda kullanmaları sonucunda oluşan alanlar” olarak tanımlanmaktadır. Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN), kültürel peyzajı “kültürel-doğal kaynakları ve bu bağlamda yaban hayatı ile evcil hayvanları içeren, tarihî bir olaya sahne olan, kültürel-estetik değerler sergileyen coğrafi alanlar” olarak açıklar. UNESCO Dünya Miras Komitesi, kültürel peyzaj alanlarını “doğa ve insanın ortak eserleri” olarak niteleyerek, “doğa koşullarının yarattığı fiziksel zorluklar ve imkânlar, içsel-dışsal ve sosyal, ekonomik, kültürel etkiler ile insan topluluklarının ve yerleşim yerlerinin evrimini gösterecek bir mozayiğe sahip olan, olağanüstü evrensel değerlerinin yanı sıra coğrafi-kültürel karakteri bakımından örnek teşkil edebilme ve bölgelerin önemli kültürel elemanlarını sergileyebilme kapasitesi bulunan” yerleşimlere odaklanır. Daha özellikli kategorilerdeki kültürel peyzaj alanlarının, “taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarını içerme”, “özel tarım türlerine sahne olma”, “özel jeolojik oluşumlar içerme”, “fosil yatağı barındırma”, “endemik bitki türlerini yaşatma”, “biyolojik değerler taşıma”, “doğal-kültürel çevre açısından enderlik değeri taşıma ya da kaybolmaya yüz tutma”, “doğa tarihi açısından simgesellik içerme”, “doğa-kültür etkileşimi çerçevesinde dinsel, mitolojik, geleneksel vb. içerikli bölgesel yaşantı referanslarını yansıtma” gibi nitelikler taşıması beklenmektedir. (2) Genel bir çerçevede, tüm kırsal yerleşimlerin kültürel ve doğal değerler ile bunların ilişki ve etkileşim sistemlerini değişen oranlarda yansıttığını söylemek mümkündür.

Kültürel peyzaj türleri ana hatlarıyla “kırsal”, “kentsel” ya da “tarımsal”, “endüstriyel”, “rekreatif” olarak sınıflandırılabilmektedir. Peyzajın oluşma sürecine göre sınıflandırıldıklarında ise, “insan tarafından müdahale edilmeden doğanın kendi biçimlenmesi sonucunda oluşan; ancak insanın dini, mitolojik, tarihî vb. referanslarıyla doğallığa kültür boyutu eklenen alanlar”, “insan ile doğanın ortaklaşa oluşturduğu alanlar” ile “tümüyle insan tasarımı sonucunda biçimlenen alanlar” gibi ayrımlar ortaya çıkar.

UNESCO Dünya Miras Listesi kapsamında kültürel peyzaj alanları “İnsan Tarafından Bilinçli Olarak Tasarlanan ve Yaratılan Peyzaj Alanları”, “Organik Olarak Oluşmuş Peyzaj Alanları” ve “Birleşik Kültürel Peyzaj Alanlarıolarak üçe ayrılmaktadır. “İnsan Tarafından Bilinçli Olarak Tasarlanan ve Yaratılan Peyzaj Alanları” sınıflamasının içinde daha çok dinî ve anıtsal yapılar bünyesindeki bahçe, park, peyzaj alanları yer alır. “Organik Olarak Oluşmuş Peyzaj Alanları” kapsamında ise, bir kültüre ait sosyo-ekonomik, idari, dinî vb. girdilerin doğal çevreyle geliştirdiği ilişki sonucunda şekillenen ve bir evrim sürecini yansıtan alanlar vardır. Bu grubun alt sınıflamalarında, “Evrimini Tamamlamış (Fosil) Niteliğinde Olan, Ancak Hâlâ Görünür Olan Alanlar” ile geleneksel yaşam biçiminin çağdaş girdilerle harmanlandığı yerleri kapsayan “Evrimi Devam Eden” kategorileri bulunur. “Birleşik Kültürel Peyzaj Alanları” doğal elemanların güçlü dini, sanatsal, kültürel niteliklerle birlikte olduğu alanlardır.

Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) ise, “Açıkça Tanımlanabilen Peyzaj Alanları”, “Organik Olarak Gelişmiş Peyzaj Alanları” ve “Yardımcı Kültürel Peyzaj Alanları”olmak üzere üç kategori önermektedir. “Açıkça Tanımlanabilen Peyzaj Alanları” kapsamında, insan eliyle düzenlenen park ve bahçeler ile bu alanların içinde yer aldığı dinî vb. nitelikli yapı grupları vardır. “Organik Olarak Gelişmiş Peyzaj Alanları” kapsamında, “Jeolojik Miras-Fosil-Kalıntı Peyzaj Alanları”, “Sürekliliği Olan Peyzaj Alanları”, “Yardımcı Kültürel Peyzaj Alanları (Intangible)” olmak üzere üç kategori bulunmaktadır. “Jeolojik Miras-Fosil-Kalıntı Peyzaj Alanları”, canlı yaşamının artık mevcut olmayan bölümlerinin izleriyle, fosiller, terk edilmiş maden ocakları vb. öğelerle ilgilenir. “Sürekliliği Olan Peyzaj Alanları” eski çağlardan beri sosyo-ekonomik amaçlarla işlevlendirilmiş ve gelişerek günümüze ulaşmış alanlardır. Hollanda’nın deniz seviyesinin altındaki toprakları, Fransa’nın şaraplık üzüm bağları, Çin’deki birkaç bin yıllık ekim terasları, çevrelerindeki arazilerden ürün almanın doğal ve geleneksel yönlerini koruyarak sürdüren kırsal yerleşmeler bu gruptadır. “Yardımcı Kültürel Peyzaj Alanları” ise, dinî, artistik, kültürel motiflerle bütünleşmiş doğal oluşumlardır. (3)

Bu bağlamdaki farklı tartışmalara, Vos ve Meekes’in, Avrupa’daki kültürel peyzajları “Doğal-Prehistorik, Antik, Ortaçağ’a Ait, Geleneksel-Tarımsal, Endüstriyel” gibi nitelemelerle sınıflandırdırmaları ve endüstriyel alan, süpermarket, tarihsel müze, ören yeri, ıssız kır vb. modellerle ilintilendirdikleri “postmodern peyzajlar” öngörüsünü getirmeleri örneklenebilir. (4) Kültürel peyzaj konusundaki ilkeleri evrenselden yerele doğru öteleyerek, farklı coğrafyalardaki kırsal yerleşimlerin kültürel-doğal değerlerini anlamlandırabilmek mümkündür.

Kırsal yerleşimler, “kültürel peyzaj” kavramı çerçevesinde, “kırsal” ve “tarımsal” kategorilerinde ve “insan ile doğanın ortaklaşa oluşturduğu alanlar” kapsamında ayrıştırılabilir. Bu yerleşimler, UNESCO Dünya Miras Listesi sınıflandırmasına göre “Organik Olarak Oluşmuş Peyzaj Alanları” grubunun “Evrimi Devam Eden”; IUCN’nin sınıflandırmasına göre ise “Sürekliliği Olan Peyzaj Alanları” kategorisinde irdelenebilmektedir. Tüm kırsal yerleşmeler dünya mirası ölçütlerinde özellikler taşımamakla birlikte, kültürel peyzaj konusundaki evrensel yönelimler, diğer kırsal yerleşimlerin koruma değerlerinin belirlenmesinde yol göstericidir. “Kültürel manzara” ve “kültürel peyzaj” kavramlarından hareket eden bir koruma stratejisi, kırsal yerleşimlerdeki evler, sokaklar, yapı malzeme ve detaylarının yanı sıra, inançlar, ritüeller, kolektif davranışlar, zanaatlar vb. olguların da bulunduğu gelenekleri gözönünde bulunduran, yerleşimin içinde bulunduğu havza bazındaki doğal-kültürel ilişkilerini bütünleşik bir kavrayışla anlamlandıran bir içerikle kurgulanmalıdır.

ULUSLARARASI VE ULUSAL YASAL ÇERÇEVEDE KIRSAL YERLEŞİMLERİN KORUNMASI MESELESİ

19. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına uzanan süreçte kırsal yerleşimlere yönelik bir ilgi var olsa da, bu kapsamdaki yasal çerçeve geç gelişmiştir. 1904 Madrid Konferansı, “ölü ve yaşayan eserler”, 1931 tarihli Restorasyon Tüzüğü “anıt restorasyonu”, 1933 tarihli Atina Tüzüğü “kentin sağlıklı gelişme süreci” konularına odaklanmaktadır. 20. yüzyılın ortasından sonra belgelerdeki kırsal yerleşimler ve doğa vurgusu gelişir. 1964 tarihli Venedik Tüzüğü, “tarihî anıt” kavramının mimari eserlerle birlikte belirli bir uygarlığın, önemli bir gelişmenin, tarihî bir olayın tanıklığını yapan kentsel-kırsal yerleşmeleri kapsadığını belirtir. “Sitler, Eski Yapılar ile Tarihî ve Sanatsal Sitleri Koruma ve Geliştirme Amacıyla Kataloglamaya İlişkin Ölçüt ve Yöntemler” başlıklı ve 1965 tarihli Palma Tavsiye Kararı, doğal, bilimsel, estetik, tarihî, etnolojik değerler taşıyan sitlerin kentsel ya da kırsal olabileceğini açıklar.

1970’li yıllardaki tüzüklerde kırsal yerleşimler ve doğaya yönelik ifadeler çoğalır. 1972 tarihli Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi’nde “anıt” ve “eski eser” kavramının yerini “kültürel miras” alırken; “doğal miras” kavramının da altı çizilmekte ve mirasın bütünlüğü vurgulanmaktadır. 1975 tarihli Avrupa Mimari Miras Tüzüğü ve Amsterdam Bildirgesi, “mirasın önemli anıtlardan ibaret olmadığını, tarihsel-kültürel özelliği olan kentler, bina grupları, köylerin-kırsal dokuların miras kapsamında olduğunu” belirleyerek “bütünleşik koruma” kavramını ortaya atar. “Tarihî Alanların Korunması ve Çağdaş Rolleri Konusunda Tavsiyeler” başlıklı 1976 tarihli Nairobi Bildirgesi’nde, tarihî kentler ve mahallelerle birlikte köylerin de korunmasından söz edilmekte, kentsel, bölgesel, kırsal planlama önerilmektedir. “Bölgesel Planlamada Kırsal Mimari” başlıklı 1977 tarihli Granada Belgesi’nde ise, “kırsal mimarinin ve çevrelerin estetik değerlerle birlikte dünyevi bir bilgeliğin kanıtları olarak görülmeleri gerektiği”ne işaret edilerek, “agro-pastoral işler, ormancılık, balıkçılık gibi işlevlerle bağlantılı”, “tarihî, arkeolojik, sanatsal, efsanevi, bilimsel, sosyal değerlere ve tipik pitoresk karaktere sahip”, “manzaraya uyum katan” bu mirasa yönelik tehditler açıklanmaktadır. Bu kapsamda “tarımsal ekonomik sıkıntılar, endüstrileşmiş tarım ve arazi birleşmeleri, dışarıya göç, nüfus yaşlanması, yapısal eskime-yokoluş, gelenekle uyumsuz yenilenme, ikincil konut inşası” gibi sorunlar sayılmakta; bölgesel ekonomik planlamalar, sağlıklı toprak politikaları, köy yaşamını çekici kılacak faktörlerin geliştirilmesi, doku karakterlerinin korunması, yeni binaların uyumunun sağlanması, kamu fonları ile geleneksel aktivitelerin güçlendirilmesi, çiftlik tatillerinin teşvik edilmesi vb. öneriler getirilmektedir.

1980’li yıllardan sonra, kırsal yerleşimlerin, doğa üzerindeki anlamlandırmalar, folklorik unsurlar, farklı kültürel bölge karakteristikleriyle birlikte ifade edildiği tüzükler görülür. 1982 tarihli “Deschambault Bildirgesi: Quebec Kültür Mirasının Korunmasına Yönelik Tüzük”te, Quebec’in sert iklimi, geniş toprakları, özgün Kızılderili kültürü, geleneksel ormancılık-madencilik endüstrisi, koloniyal dönemdeki tarımsal geçmişi gibi karakteristikleri vurgulanırken, mirasın kültürel varlıklar, coğrafi-insani çevre gibi boyutlarıyla “doğa ile insanın ortak üretimi-yaratımı olduğu ve kendi bütünlüğünde yaşanılan zamanı oluşturduğu” söylenmekte ve “kültürel görünüm” kavramı dile getirilmektedir. “Kültürel Öneme Sahip Yerlerin Korunması” konulu 1999 tarihli Burra Tüzüğü, “yer” kavramına odaklanır. Bu kapsamda, alan, toprak, toprak parçası, anıt, yapı, yapı toplulukları ve çevreleri “yer” tanımına girerken, tarihî olayların yaşandığı yerler, arkeolojik alanlar, endüstriyel bölgelerle birlikte ruhani-dinî yerlerden söz edilmekte; miras değeriyle eş anlamlı tutulan “kültürel önem”, tarihsel, bilimsel, sosyal, estetik, ruhani değerlerle açıklanmaktadır. “Tarihsel Anlamların ve Birlikteliklerin Korunması” temalı tüzük, “Aborjin ve Torres Saint Adası Yerlilerinin Bulunduğu Kültürel Miras Alanlarının Korunması, Yönetimi ve Kullanımına İlişkin Taslak” ile “Avustralya Doğal Miras Tüzüğü”nü refere eder.

1980’lerin sonu ve 1990’larda kırsal yerleşimleri odağına alan tüzükler görülür. Avrupa Konseyi’nin 1989 tarihli “Kırsal Mimari Mirasın Korunması ve Değerinin Arttırılması Hakkında Tavsiye Kararı”nda, tarımsal üretim ve sosyal yapının dönüşüm sürecinde, Avrupa kültürünün- belleğinin temel bileşenlerinden olan geleneksel kırsal mimari mirasın tehlikeye düştüğü vurgulanmaktadır. Tüzük, coğrafi, tarihî, ekonomik, sosyal, etnolojik, mimari, sanatsal içerikleri olan kırsal mimari mirasın doğal çevreyle oluşturduğu bütünlüğe referans veren “manzaranın ahengi” kavramı ile yerel mimari değerler, geleneksel mimarinin ruhu, bölgesel-yerel inşa teknikleri gibi konulara değinir. Bölgesel koruma politikaları geliştirilmesi, manzaranın ahengini bozan yapılar için sınırlamalar getirilmesi, mirasın yeniden kullanımının ve geleneksel mimarlığın ruhunu kavrayan çağdaş mimarlığın desteklenmesi, mirasa yönetimler ve halk nezdinde dikkat çekilmesi, doğa parkları-açık hava müzelerinin tasarlanması, finansal teşviklerin sağlanması, bölgesel-yerel inşa tekniklerinin yaşatılması tavsiyeler arasındadır. 1999 tarihli “Vernaküler Yapı Mirası Tüzüğü”, kültür-bölge ilişkilerini ve toplumların barınmak için kullandıkları doğal-geleneksel yöntemler ile bu yöntemlerin sosyal-çevresel kısıtlamalara bağlı olarak zamana uyarlanmalarını gösteren vernaküler mirasın kültürel peyzajın temel bileşeni olduğuna dikkat çeker.

Avrupa Konseyi’nin 1998 tarihli ve “Kırsal Alanlarda Turizm ve Boş Zaman Geçirme Konusundaki Uluslararası Muhakemenin Sonuçları” başlıklı belgede ise, turizm ve boş zaman geçirme aktivitelerinin kırsal alanlar için ekonomik olanaklar taşıdığına, ancak turistler için doğada olma, spor, sağlık, yerel kültürleri tanıma vb. olanaklar sağlayan bu eylemler iyi örgütlenmediğinde fiziksel, kültürel, sosyo-ekonomik çevrede yıpratıcı dönüşümlerin yaşanabileceğine değinilir. Avrupa Konseyi’nin 1995 tarihli ve “Peyzaj Politikalarının Bir Parçası Olarak Kültürel Peyzaj Alanlarının Bütünleşmiş Korunması” başlıklı tavsiye kararında, sanayi, turizm, konut yerleşimleri, tarım, ormancılık vb. unsurlara yönelik gelişme ve dönüşümlerin kültürel peyzaj alanlarında oluşturduğu tehlikelere dikkat çekilerek, bu alanların kültürel, ekolojik, ekonomik, sosyal boyutlar içeren, yerel-ulusal mekanizmaları koordine eden çok boyutlu sistemlerle korunması önerilmektedir. 2003 tarihli Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi ise, toplulukların, grupların ya da bireylerin kültürel miraslarının bir parçasını oluşturan, insan-doğa-tarih etkileşimi içinde sürekli yeniden yaratılarak kimlik duygusu veren, kuşaktan kuşağa aktarılan “uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgi-beceriler ve bunlarla ilgili araç-gereçler, mekânlar”ın korunmasına yönelik vurgularıyla kırsal yerleşimleri ilgilendirmektedir.

Koruma alanının 19. yüzyıldan itibaren Batı örneklemiyle geliştirilmeye çalışıldığı ülkemizde ilgi anıtsal yapılar, kentler ve ören yerlerine odaklanmış; kırsal yerleşimler ihmal edilmiştir. 1869, 1874, 1884, 1906 tarihli Asar-ı Atika Nizamnameleri ve 1912 tarihli Muhafaza-i Abidat Kanunu’nun kurgusu bu yöndedir. 1951’de kurulan Anıtlar Yüksek Kurulu anıtların koruma, bakım, onarım ve restorasyonlarına odaklanmıştır. 1973 tarihli ve 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu, “eski eser” vurgulu olsa da, “tarihî mağaralar, kaya sığınakları, yazılı ve kabartmalı kayalar”, “hayvan ve bitki fosilleri”, “tabii sit-tabii anıt” kavramlarından da söz eder. Yasada sit, “homojen oluşları ve tarihî, estetik, artistik, bilimsel, ekolojik, etnoğrafik, ebedi, efsanevi önemleri bakımından korunmaları gereken, tabiatın veya tabiatla insanın müşterek eseri olan topoğrafik bölgeler”, halkın maddi kültürünü temsil eden öğeler ise “etnoğrafya eseri” olarak nitelenmiştir. 1975 Avrupa Mimari Miras Yılı dolayısıyla “bütünleşik koruma” kavramının dillendirilmesi de, önemli bir gelişmedir.


20. yüzyılın ortasından sonra su, toprak, tarım döngülerine dair tartışmalı tasarruflarla kırsal alanların değerleri zedelenirken, 1982’de Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi, 1989’da Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi, 1993’de Ramsar Sözleşmesi’ne taraf olunması gibi gelişmeler yaşanır. 1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nda, kırsal yerleşimlerle ilgili özel bir atıf bulunmasa da, “korunması gerekli taşınmaz kültür varlıkları” kavramının yanı sıra “korunması gerekli tabiat varlıkları” kavramının da altı çizilir. 1989 tarihli ve 383 sayılı KHK ile kurulan Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı, arkeolojik, doğal, kentsel, kırsal değerleri barındıran bölgelerin koruma-kullanma amaçlı stratejilerini kurma yönündeki bir deneyime girişir. Dönem yasalarında doğanın genelde ayrı bir unsur olarak ele alındığı, doğada yapılaşma talebine karşı yaklaşımların geliştirmeye çalışıldığı, ancak doğa-kültür ilişkisinin gereğince açıklanamadığı görülmektedir.

2000’li yıllarda “modern mimarlık mirası”, “endüstri mirası”, “kültürel peyzaj”, “alan yönetimi” gibi konular gündeme gelirken yasal zemin buna yeterince eklemlenememiştir. 2004 tarihli ve 5226 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Yönelik Kanun” başlıklı yasa, “yönetim alanı” ve “yönetim planı” konularından söz etse de, “kültürel peyzaj” konusuna atıfta bulunmamaktadır. 2011 tarihli, 648 Sayılı ve “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname” başlıklı düzenleme ile “kültür varlıkları”nın korunması konusu Kültür ve Turizm Bakanlığı, “tabiat varlıkları”nın korunması konusu ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkisine alınmış; Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı kapatılmıştır. Yeni düzenleme, yetki ayrılmasından dolayı “kültür-doğa” ilişkilerini kurgulamanın zorlaşması, doğal sit alanlarının yeniden tespiti sürecinde oluşacak baskılar, kırsal alanlardaki dönüştürücü etkiler vb. hususlar dolayısıyla tartışılmaktadır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 2010-2013 dönemi kırsal kalkınma planında ise, nüfusu 20 binden düşük yerleşimlerin kırsal kapsamda düşünülebileceği; ancak kentte “kırsal”, kırsalda ise “kentsel” özelliklerin bulunduğu bildirilmekte, kırsal toplumun koşullarının kentsel alanlarla uyumlanması, sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması, kırsal altyapı, çevreye uyumlu tarım, yöreye uyumlu mimarlığın geliştirilmesi, orman ekosistemlerinin korunması, agroturizm-ekoturizm gibi olguların güçlendirilmesi gibi konular dillendirilmektedir. (5)

Günümüzde kırsal alanlarda Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı gibi bakanlıklar yetkilidir. Kırsal yerleşimlere ilişkin yasal çerçeve, uluslararası yönelimler paralelinde ve “doğa-kültür ilişkisini içeren öngörüler, bütünleşik koruma ve kültürel peyzaj kavramları” vb. parametreler dahilinde geliştirilmelidir.

SONUÇ

Kırsal yerleşimlerin korunması konusu evrensel gündemde giderek yaygınlaşsa da, ülkemizde kırsal yerleşimlerin koruma değerlerini açıklayabilecek kavramsallaştırmalar ve yasal vurgular eksiktir. Makale kapsamında incelenmiş bulunan kavram ve tüzükler dikkate alınarak geliştirilen bazı öneriler aşağıda sunulmaktadır:

1. Kırsal yerleşimler, doğa ile kültür etkileşiminin varettiği birikimleri, gelenekleri ve kadim bilgileri barındırmaları dolayısıyla önemlidir. Nesilden nesile aktarılan geleneklerinin kimliklerini, döngüsel biçimde de kimliklerinin geleneklerini belirlediği yaşam-mekân örüntülerine sahip olan bu tür yerleşmelerin karakteristikleri, doğa-kültür etkileşimi kapsamında anlamlandırılmalı ve koruma stratejileri bu yönde kurulmalıdır. Rapaport tarafından öngörülen “kültürel manzara” ve UNESCO tarafından kullanılan “kültürel peyzaj” kavramları böyle bir değerlendirmenin temelini oluşturabilir. Çeşitli tüzüklerde geçmekte olan “kültürel önem”, “yerin ruhu”, “manzaranın ahengi”, “geleneksel mimarinin ruhu” gibi kavramlar da, bu temeli destekleyici öğeler arasındadır.

2. Kırsal yerleşimler, zamanın getirdiği yıpranmaların yanı sıra, sanayi, turizm, ikincil konut, dönüşen tarım-toprak-su politikaları, doğal kaynaklara yönelik kentsel merkezli kullanım ve yağma, göç alma-göç verme gibi nüfus hareketleri, savaşlar, eğitim vb. çağdaş olanakların yoksunluğu, ulaşım-bilişim araçları vb. etkenlerle gerçekleşen kültürel çözünme, geleneksel çevreye yabancı makro müdahaleler vb. etkenlere bağlı dönüşümler ve tahribatlarla karşı karşıyadır. Bu yerleşimlerin barındırdığı değerler saptanmalı ve miras değeri taşıyan kırsal yerleşimler, havza ölçeğinden detay ölçeğine inen interdisipliner çalışmalarla yapılandırılmış “bütünleşik koruma” stratejileri dahilinde korunmaya alınmalıdır.

3. 19. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan süreçte, kırsal yerleşimlerin korunması konusundaki uluslararası yönelimler gelişmekte olsa da, ülkemizdeki mevzuatta kültür-doğa etkileşimi yeterince vurgulanamamakta; ayrışamaz unsurlar olan kültürel ve doğal varlıkların korunması konusu farklı kurgularla ele alınmaktadır. Koruma mevzuatında kırsal yerleşimler ve bu yerleşimlerdeki kültür-doğa bütünlüğü konusunda doğrudan kayıtlar getirilmeli; “kültürel manzara”, “kültürel peyzaj”, “bütünleşik koruma” kavramları yasal zeminde zikredilmelidir.


 

NOTLAR

1. Rapaport, 2004, ss.38-39.

2. Madran, Uysal, 2009, ss.100-105.

3. Madran, Uysal, 2009, ss.101-103, 124-126.

4. Vos, Meeks, 1999, ss.3-14.

5. TC Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, 2010, ss.25-39.

KAYNAKLAR

Akozan, Feridun, 1977, Türkiye’de Tarihî Anıtları Koruma Teşkilatı ve Kanunlar, Devlet Güzel Sanat Akademisi, İstanbul.

Madran, E. ve N. Özgönül (ed.) 1999, International Documents Regarding the Preservation of Cultural and Natural Heritage, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara.

Madran, E. ve T.S. Tağmat (ed.) 2007, Kültürel ve Doğal Miras Uluslararası Kurumlar ve Belgeler, Mimarlar Odası Yayınları, Ankara.

Madran, E. ve Z.Ç. Uysal (ed.) 2009, Korumada Yeni Tanımlar, Yeni Kavramlar: Kültürel Peyzaj, Mimarlar Odası Yayınları, Ankara.

Öz, A.K. ve S. Güner (ed.) 2007, AB Uluslararası Kültürel Miras Mevzuatı, cilt:2, KUMİD ve DEÜ Yayını, İstanbul.

Rapaport, Amos, 2004, Kültür, Mimarlık Tasarım, (çev.) S. Batur, YEM Yayınevi, İstanbul.

TC Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, 2010, TC Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Kırsal Kalkınma Planı 2010-2013, Ankara.

Vos, M. ve H. Meeks, 1999, “Trends in European Cultural Landscape Development: Perpectives for a Sustainable Future“, Landscape and Urban Planning, sayı:46, ss.3-14.

Bu icerik 12637 defa görüntülenmiştir.