428
KASIM-ARALIK 2022
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Başkentte Organize Kent Suçu
    Nihal Evirgen, ODTÜ Mimarlık Bölümü Doktora Öğrencisi, Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Sekreteri

YAYINLAR



KÜNYE
KORUMA / YAŞATMA

Çanakkale Savaşlarının Sessiz Tanıkları: Çatışma Alanlarındaki Kültür Mirası

Mustafa Önge, Dr. Öğr. Üyesi, Çankaya Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Çanakkale Savaşlarının çatışma alanları, farklı ölçekte ve nitelikte kültür mirasını yoğun olarak barındırmakta iken savaşın alandaki kültür mirasına etkisi ise yeterince tartışılmamış bir başlık olarak karşımıza çıkıyor. Yazar, uluslararası hukukun çizdiği sınırlara rağmen hasar gören önemli yerleşimlere ve yapılara dikkat çekiyor.

 

Çanakkale Savaşları, Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’na girmesinin sonrasında 19 Şubat 1915’de İngiliz ve Fransız gemilerinin oluşturduğu müttefik donanmasının Çanakkale Boğazı’nı geçişe elverişli hale getirmeye yönelik deniz harekatıyla başlamıştır. 18 Mart 1915 sonrasında deniz unsurları tarafından desteklenen kara harekatıyla devam eden süreç, 9 Ocak 1916 tarihinde hücum eden unsurların sonuç alamadan bölgeden çekilmesiyle sona ermiştir. Coğrafi açıdan oldukça zorlu, dar bir alanda cereyan eden çatışmalarda büyük miktarda patlayıcı mühimmatın kullanıldığı, bölgede yaşayan sivillerin de çatışmalardan ciddi şekilde etkilediği bilinmektedir. Çanakkale Boğazı’nın, millî mücadeleden sonrasında Lozan Antlaşmasıyla İstanbul Boğazı ve Marmara kıyısı ile birlikte askerden arındırılması istenmiş, 1936’da imzalanan Montrö Sözleşmesi ile Türkiye Çanakkale ve İstanbul Boğazlarındaki egemenlik hakkına yeniden kavuşmuştur. Çatışmalardan etkilenen bölgenin düzenlenmesine ise 1920’li yıllarda başlanmıştır. Patlayıcı maddelerden temizlenen, şehitlikleri düzenlenen ve anıtlar inşa edilen bölgenin ziyarete açılması ile ilgili süreç 1950’li yıllarda hız kazanarak devam etmiş, 1973’te bu bölge milli park ilan edilmiştir.[1] 2014 yılında ise 6546 sayılı Kanunla kurulan Çanakkale Tarihî Alan Başkanlığı ile korunması ve yönetimi bağlamında farklı bir işleyişe sahip olmuştur ve günümüzde de bu özelliğini sürdürmektedir.

Çanakkale Savaşları, genelde askerî yönü ve bazı tarihsel süreçleri değiştiren nitelikleriyle bilinmekte, bu konuyla ilgili olarak yapılan akademik çalışmalar bu kapsamda bilgiler sunmaktadır. Bununla birlikte, Çanakkale Savaşları’nda çatışmaların meydana geldiği bölge, çeşitli dönemlerde oluşmuş kültür mirasını yoğun olarak içeren, arkeolojik miras ile mimari mirası bir arada barındıran bir alandır. İlk yerleşimlerin milattan 5.000 yıl öncesine dayandığı tespit edilmiş olan bölgede, tarihî yapıları barındıran mevcut yerleşimlerin yanı sıra boğazın Ege denizi tarafına yakın kısmında, en bilineni Truva olmak üzere, antik yerleşimlerin kalıntıları da yoğun olarak bulunmaktadır.[2] (Resim 1) Hatta, çatışmada kullanılıp hasar gören askerî yapıların birçoğunun da henüz çatışmaların olduğu tarihte, mimari nitelikleri ve tarihsel önemleri bakımından korunması gereken yapılar kapsamına girmiş oldukları düşünülebilir.[3] Yazılı kaynaklar ve arşiv belgelerinden faydalanılarak hazırlanan bu çalışma, 20. yüzyıl başındaki savaşların Türkiye’deki kültür mirasına etkilerini, Çanakkale Savaşları örneği özelinde tartışmaya yöneliktir. Çalışmanın amacı; bahsi geçen dönemde kültür mirasına verilen zararın tespit edilmesine, zararın oluşum biçim ve süreçlerinin araştırılmasına katkı sağlamaktır.

ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE KÜLTÜR MİRASI

Çanakkale Savaşlarının cereyan ettiği yıllar itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk-İslâm dönemi mimari mirasını da kapsayan bir sahip çıkma bilincinin oluşmaya başladığı ve hatta bu yaklaşımla ilgili olarak yasal ve yönetsel düzenlemeler yapılmasının yanı sıra bu konuyla ilgili çalışmalar yapacak bir müze örgütünün de oluşturulup teşkilatlandırılmasına çalışıldığı görülmektedir.[4] Bu sürecin içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Savaşları ile başlayacak ve imparatorluğun yıkılması ve yeni bir devletin doğuşunu sağlayacak olan savaşlar döneminin, imparatorluk toprakları içindeki kültür mirasına etkisini öngörebildiğini söylemek, içinde bulunulan dönemin koşulları itibariyle pek olası değildir.[5] Nitekim, kültür mirası ile ilgili konularda önemli mesafeler kat etmiş ve I. Dünya Savaşı’nın dehşetini yaşamış olan Avrupa coğrafyasında dahi savaş sürecinde taşınır kültür mirası koruma altına alınmaya çalışılırken, pek çok mimari eser için bir şey yapılamadığı ve bunların savaş sürecinde zarar gördüğü bilinmektedir.[6]

Bu sürece paralel olarak dünyadaki gelişmelere bakıldığında, I. Dünya Savaşı’nın başladığı dönemde savaşlarda yapılmaması gerekenleri, kullanılabilecek silahları ve korunması gereken alanları net bir şekilde tanımlayan uluslararası bir hukuk oluşturulduğu da görülür.[7] Örneğin, 1907 yılında pek çok devletle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun da imzaladığı IV sayılı Lahey Sözleşmesi’nin 25. maddesine göre; savunulmayan binalar, ikamete mahsus yapılar, köyler ve kasabalara saldırılması, bunların bombardıman edilmesi yasaktır. Aynı sözleşmenin 27. maddesi ise “kuşatmalarda ve bombardımanlarda, aynı zamanda askerî bir amaçla kullanılmamış olma şartıyla, ibadete, güzel sanatlara, ilimlere ve hayırseverliğe tahsis edilmiş binaları, tarihi abideleri, hastaneleri ve hasta ve yaralıların toplandıkları yerleri korumak için mümkün olduğu kadar gerekli bütün tedbirler alınmalıdır” hükmünü içermekte ve kuşatılmış olanların bu binaların yerlerini işaretleyerek göstermiş olmaları gerektiğini belirtmektedir.[8] Öte yandan, bu kuralların Dünya Savaşı’nda ve Çanakkale özelinde ne derece uygulanabilmiş olduğu tartışmalıdır. Nitekim, itilaf devletlerine ait güçlerin, Çanakkale Savaşlarında, masum halkın kullandığı ve yaşadığı sivil hedeflere, mimari mirası barındıran tarihi öneme sahip yerleşimlere de saldırdıkları bilinmektedir.[9]

Çanakkale, Gelibolu ve Maydos (Eceabat) bu süreçte tahribata uğrayan yerleşimlerin başında gelmektedir. Savaştan önce ticari bakımdan oldukça hareketli bir yerleşim olan Çanakkale kasabası, pek çok tarihî kıyı yerleşiminde de benzerlerine rastlandığı üzere savunma ögeleriyle iç içedir. (Resim 2) Osmanlı kayıtlarına göre, sadece 18 Mart 1915’te yapılan bombardımanda 150 ev yanmış, yerleşim büyük ölçüde boşaltılmış olduğu halde, 3 kişi hayatını kaybetmiştir.[10] Çanakkale’yi bombardımandan hemen sonra ziyaret eden Abdullah Fevzi Efendi anılarında; kale ve burçların çok büyük ölçüde hasar gördüğünü, bombardıman ve çıkan yangınlarla harap olmuş yerleşimin hemen her kesiminde yıkık dökük evler bulunduğunu, hasar görmemiş neredeyse hiçbir yapı bulunmadığını, ancak yerleşimin doğusunda kalan yüksek arazide yer alan yapıların bu felaketten kurtulabildiğini, şehrin genel olarak terk edilmiş olduğunu, ticari bakımdan oldukça hareketli olan kasabanın harap olmuş çarşısında birkaç dükkân haricinde açık dükkân bulunmadığını belirtmektedir.[11](Resim 3) Abdullah Fevzi Efendi’nin, Çanakkale’deki mabetlerin de tüm yerleşim dokusu ile beraber bombardımandan etkilendiğini vurgulaması dikkat çekicidir. Camilerin bir bölümü yıkılmış, ayakta kalabilmiş olanların bahçeleri harap olmuş, hazireleri, ahşap kapı ve pencereleri yanmış, yapıların üzerleri yangın izleri ve kül tabakalarıyla örtülmüştür.[12]

Abdullah Fevzi Efendi’nin verdiği ilginç bir ayrıntı, camilerin tahrip edilmiş olmalarına rağmen minarelerin çoğunun ayakta kalabilmiş olmasıdır.[13] Bombardımanda ayakta kalabilmeleri büyük ihtimalle tesadüf eseri olsa da Türk-İslâm dönemi mabet mimarisinin bu önemli bileşenlerinin, Çanakkale Savaşlarında özellikle itilâf donanması için önemli ögeler oldukları, donanma topçuları için atış tanzim etmede referans olarak kullanıldıkları bilinmektedir. 18 Mart öncesinde, bu uygulamanın farkında olan Selahaddin Adil Paşa’nın emriyle, Çanakkale’deki minarelerin üzerlerine siyah çapraz çizgiler çizilmiş, bu uygulama, minarelerin uzak mesafeden algılanmalarını güçleştirerek çatışma sırasında atılan mermilerin önemli bir kısmının hedefine ulaşmasını engelleyebilmiştir.[14] (Resim 4)

Nüfusunun büyük bir kısmı Balıkesir’e nakledilmiş olan Gelibolu, 2 Mayıs ve 20 Haziran 1915’te itilaf devletleri donanması, 16 Nisan, 30 Nisan ve 15 Haziran’da itilaf devletleri hava güçleri tarafından bombalanmış, bu bombardımanlarda liman bölgesindeki ticaret alanı ve mahalleler hedef alınmıştır. Bu saldırılar sonucunda, Osmanlı kayıtlarına göre, Çulhalar Cami tamamen yıkılmış, Aya Dimitiki Kilisesi, Eski Bedesten, Kız Mektebi, Müslüman Cemaatine ait bir kütüphane, Cami-i Atik ve Ahmet Dede Türbesi’nin yanı sıra 47 dükkan ve 63 ev de zarar görmüştür.[15]

Maydos (Eceabad) 10 ve 23 Nisan 1915’te İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri tarafından bombalanmıştır. Bu saldırılarda, Rum Metropoliti dahil içlerinde kadın ve çocukların da bulunduğu kasaba sakinlerinden 9 kişi yaralanmış ve 26 kişi hayatını kaybetmiştir.[16] Mayıs 1915’te itilaf devletleri donanmasının yaptığı saldırının sonuçları ise çok daha yıkıcı olmuş, pek çok mahalle ve mevki hastanesi vurulmuş, kasabada çıkan yangınlar gece boyu devam etmiştir.[17] (Resim 5, 6) Bu olaydan sonra harabeye dönen kasaba tamamen terk edilmiştir.[18] Saldırıyı notayla protesto eden Osmanlı Hükümeti’ne verilen 25 Ekim 1915 tarihli cevapta; İngiliz kuvvetlerine Maydos’un bombalanması için emir verilmediği, İngiliz Hastaneleri’nin de daha önce Osmanlı kuvvetleri tarafından bombalanmış olduğu, bu olayın ancak bir kaza sonucu olabileceği ve “kazalardan her zaman sakınmanın mümkün olmadığı” ifade edilmektedir.[19] Bununla birlikte pek çok Osmanlı kaynağında, itilaf donanmasının bu bölgede balonla ve uçakla gözlem yaparak ateş açtığının belirtilmesi, bu tuhaf cevabı tamamen tutarsız hale getirmektedir.

Yenişehir ve Kumkale’de de durumun benzer bir nitelik taşıdığı, buradaki yerleşimlerin de bombardımandan büyük hasar gördüğü anlaşılmaktadır. (Resim 7) Nitekim, 1 Mart 1915’te Fransızların yaptığı çıkarma teşebbüsünden önce Kumkale ve Yenişehir Köyleri, topçu bombardımanıyla ağır tahribata uğramıştır.[20]

Seddülbahir, Kumkale, Kilitbahir ve Çimenlik kaleleri gibi boğazın girişinde ve iç kesimlerinde yer alan önemli istihkâmların ilk yapılış tarihleri birkaç yüzyıl öncesine dayanmaktaydı. Her ne kadar dönemin askeri gereksinimlerini karşılamak için üzerlerinde bazı değişikler yapılmış olsa da ilk yapıldıkları dönemin mimari niteliklerini büyük ölçüde korumaktaydılar. Kâgir malzeme ile inşa edilmiş olan bu yapılar hedef olmalarını kolaylaştıracak burçlar ve sur duvarları gibi ortaçağa özgü ögeleri barındırmaktaydı. Örneğin, minarelere benzer biçimde referans noktası oluşturan Çimenlik Kalesi’nin Beyaz Kale kısmı bu yapının 18 Mart’taki saldırıda ağır hasar görmesine yol açmış, çimenlik kalesinin boğaza bakan kısmı tamamen tahrip olmuştur.[21]

Bombardımanlar esnasında herhangi bir askerî işlevi olmayan mimari mirasın da hedef alındığı görülmektedir. Buna en bilinen örnek, Gazi Süleyman Paşa Türbesi’dir. 1905 yılında onarım görmüş, bahçesinde şair Namık Kemal’in mezarını da içeren türbe ve cami, sembolik değere sahip önemli bir eserdir. Olay, dönemin arşiv belgelerinde oldukça ayrıntılı olarak yer almıştır: Osmanlı Ordusu Başkumandanlığı Vekâletinden Hariciye Nezaret-i Celilesi’ne gönderilmiş V. Bronsart imzalı belgede İngilizlerin Agamemnon Zırhlısının 29 Mart 1331 (11 Nisan 1915) tarihinde Bolayır’daki Gazi Süleyman Paşa Türbesi’ne hedef gözeterek ateş açtığı, bu durumun yapının askeri amaçla kullanılmadığı halde vuku bulduğu, olayın Lahey Sözleşmesi’ne ve Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasında imzalanan anlaşmanın mabetler ve dini yapıların korunması hükmüne aykırı olduğu, üzerinde özel işaret bulunan yapının hedef alınmasının medeniyet ve insanlıkla alakası olmadığı belirtilmekte ve olayın şiddetle protesto edilmesi istenmektedir.[22] Osmanlı Hükümeti bu olayı, 3 Mayıs 1915 tarihinde verdiği sözlü nota ile protesto etmiştir. Bu notaya İngiliz Hükümetince verilen 29 Ekim 1915 tarihli cevapta ise, Türk otoritelerinin Gazi Süleyman Paşa Türbesine hedef gözetilerek ateş açıldığı iddialarının temelsiz olduğu ifade edilmektedir. Cevap metnine göre, Agamemnon zıhlısından, 11 Nisan’da Bolayır köyünün aşağısında görülen şüpheli hareketler üzerine 700-800 yarda mesafeden geminin 12 inçlik topuyla 20 atış yapılmış ve köyün yakınında yer alan camiyi vurmamak için özen gösterilmiştir. Metnin altında imzası olan Amiral De Robeck, türbenin Lahey sözleşmesinde belirtilen türde bir işaret taşımadığını ve işaretli olduğu takdirde bunun görülebilecek kadar büyük olması gerektiğini belirtmektedir.[23]

Verilen bu cevap pek çok açıdan tutarsızdır. Söz konusu türbe, türbe müştemilâtı ve caminin fotoğrafları Harp Mecmuası’nın 1331 yılı Şubat ayı sayısında yayınlanmış olup, oluşan hasar açıkça görülmektedir.[24] (Resim 8) Buna ek olarak, çok yakın bir mesafeden ateş açıldığı belirtilmekte olsa da türbenin denize mesafesi göz önünde bulundurulduğunda, bu eylemin fiziksel olarak mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.[25] Harp Mecmuası’nda yayınlanan fotoğrafta caminin minare gövdesindeki hasar, yapının geminin ana silahından daha küçük bir silahla vurulduğunu göstermektedir.[26] Agamemnon, türbe ve camiye, sadece küçük toplarıyla veya tüm silahlarıyla kısa süreli olarak ateş açmış olmalıdır. Dolayısıyla, bütün bu saptamalar, Gazi Süleyman Paşa Türbesi’ne yapılan saldırının; üstü kapatılmaya çalışılan, savaş suçu mahiyetinde bir hareket olduğu düşüncesini kuvvetlendirmektedir.

DEĞERLENDİRME

Çanakkale Savaşlarının cereyan ettiği bölgenin darlığının ve farklı dönemlerde oluşmuş kültür mirasını yoğun bir biçimde içermesinin kültür mirasının çatışma ortamının içinde yer almasını kaçınılmaz hale getirdiğini düşünmek mümkündür. Bu koşullar altında, uluslararası hukukun belirlediği kuralların da kültür mirasının zarar görmesini engelleyemediği görülmüştür. Savaştan yüzyıllar önce askerî amaçla inşa edilmiş ve savaşın cereyan ettiği tarih itibariyle halen bu amaçla kullanılan kültür mirası niteliğindeki yapılar doğrudan hedef alınmışlardır. Zira yapılar, işlevleri nedeniyle 1907 Lahey Sözleşmesi’nin hükümleri kapsamında değillerdir. Kültür mirası niteliği olan diğer yapılar ve yerleşim alanları ise, askerî yapılara yakın olmaları nedeniyle, askerî faaliyetlere destek oldukları şüphesiyle, bazı durumlarda da nedensiz olarak vurulmuşlardır. Bu eylemler Osmanlı hükümeti tarafından uluslararası platformda protesto edilmiş ve ülke basınında da yer almıştır. İlgili devletlerin protesto notalarına verdikleri yanıtlarda ise suç oluşturan fiillerin yalanlandığı, karşı tarafın suçlanmasına çalışıldığı ve tutarsız ifadelere yer verildiği görülmektedir. Çanakkale Savaşlarının üzerinden yüzyıldan fazla zaman geçmiş olduğu halde bu durumun örneklerine günümüzde de rastlamak mümkündür.

NOTLAR

[1] Konu ile ilgili olarak bkz: “Çanakkale Zafer ve Mechul Asker Anıtı Müsabakası”, 1944, Arkitekt, cilt:1944, sayı:1944-03-04 (147-148), ss.66-70. Erginbaş, Doğan; Utkular, İsmail, 1958, “Çanakkale Abidesi”, Arkitekt, cilt:1958, sayı:1958-04 (293), ss.148-150. İrdesel, Mehmet, 1994, Gelibolu ve Yöresi Tarihi, Geltur Turistik Yayımcılık, Gelibolu, s.192. Karataş, Murat; Borlat, Barış, 2017, Şehitlikleri İmar Cemiyeti (1926-1969) Kongre ve Kararlar, Elma Basım Yayın, İstanbul.

[2] Körpe, Reyhan, 2011, “Antik Çağlarda Çanakkale Bölgesinde Tarım”, Çanakkale Tarımı Sempozyumu Bildiriler Kitabı, (ed.) U. Gözel, 18 Mart Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Çanakkale, ss.113-124.

[3] 1906 tarihli Âsar-ı Atika Nizamnamesi’nde, kale ve burçlar ile kasaba surlarının eski eser olduğu açıkça belirtilmektedir. Âsar-ı Atika Nizamnamesi (29 sefer 1324 – 10 Nisan 1322), 1966. Milli Eğitim Basımevi, Ankara, ss.5-12, s.5. Bahis konusu yapıların bir kısmı 19. yüzyılda inşa edilmiş o döneme göre nispeten yeni sayılabilecek yapılar iken bir kısmı ise birkaç yüzyıl öncesinde inşa edilip eklerle dönemin şartlarına uyarlanmış yapılardı. Muhtemelen, hemen hepsi kâgir olan bu yapıların inşası veya onarımlarında adet olduğu üzere antik yerleşimlerin kalıntılarından alınan taşlar kullanılmıştı.

[4] 1906 yılında son haline getirilerek devletin kültür mirasını koruma konusundaki davranış biçimini resmileştirerek kurallara bağlayan Âsâr-ı Atika ve Muhafaza-i Âbidat Nizamnameleri, arkeolojik miras konusunda kazıların da dahil olduğu çalışmalar yürüten ve kaçakçılık ve yağma hareketlerini önlemeye çalışan Müze-i Hûmayun’un ve şubelerinin açılması önemli gelişmelerdir.

[5] Avrupa’nın ileri gelen ülkelerinin ve Amerika’nın savaşların mimari miras üzerindeki yıkıcı ve yok edici etkilerinin ne derece güçlü olduğunu anlamasının ancak II. Dünya Savaşı sonrasında mümkün olabildiği söylenebilir. II. Dünya Savaşı’nda özellikle hava ve kara bombardımanıyla pek çok yerleşimin tahrip edilmesi, savaş sonunda hava bombardımanı unsurunun nükleer güç kullanımı ile birleşerek kentleri o güne kadar benzeri görülmemiş bir güçle yok edebileceğinin anlaşılması gibi gelişmeler bu anlayışın oluşmasında etkili olmuştur. Nitekim 1954 tarihli Lahey (Hague) Sözleşmesi, savaş sonrasında savaşın yaralarının sarılması sürecinde ortaya çıkmıştır.

[6] Halil Ethem, 2006, “Dünya Savaşı’nda Antika Eser ve Değerli Eşya Ticareti”, Yeni Mecmua Çanakkale Özel Sayısı 18 Mart 1918, (haz.) M. Albayrak, A.Özyurt, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, ss.130-133.

[7] Baran, Tülin Alim, 2010, “Çanakkale Savaşı’nda Hukuk İhlalleri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cilt:25, sayı:73, ss.83-106, s.88.

[8] 18 Ekim 1907 tarihinde La Haye’de imzalanmış, IV Sayılı Kara Harbinin Kanunları ve Âdetleri Hakkında Sözleşme. Anlaşma maddeleri ve mütalaaları için bkz. Higgins, A. Pierce, 1909, The Hague Peace Conferences and Other International Conferences Concerning the Laws and Usages of War, Cambridge University Press, Cambridge, s.237.

[9] Hayta, Necdet, Birbudak, Togay, 2015, “Çanakkale Savaşı’nda İtilaf devletlerinin Sivil Hedeflere Yönelik Saldırıları”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, Yıl:2015/1-2, Cilt:14, Sayı:27-28, ss.141-151, s.144.

[10] Hayta ve Birbudak, 2015, s.145.

[11] Koçkuzu, Ali Osman, 2011, Çanakkale Cephesinde Bir Müderris: Abdullah Fevzi Efendi, İz Yayıncılık, İstanbul, s.275.

[12] Koçkuzu, 2011, s.278.

[13] Koçkuzu, 2011, s.278.

[14] Selahaddin Adil, 2007, s.42.

[15] Hayta ve Birbudak, 2015, s.146-148.

[16] Çulcu, Murat, 2004, İkdam Gazetesi’nde Çanakkale Cephesi, cilt:1, Denizler Kitabevi, İstanbul, s.345. Hayta; Birbudak, 2015, s.144.

[17] Aybar, Ömer Vasfi, 1967, “Çanakkale Savaşlarında Maydos Bombardımanı”, Hayat Tarih Mecmuası, sayı:2, Tifdruk Matbaacılık, İstanbul, ss.19-23.

[18] Maydos’ta bombardımandan dolayı oluşan hasarın giderilebilmesi çeşitli girişimlerde bulunulmuş, gereken tahsisat ise ancak 1918 yılının Kasım ayında, Mondros ateşkes antlaşmasının sonrasında gönderilebilmiştir.T.C. Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri, yer no: 21-13, H-13-02-1337. Hatta 1920 tarihi bazı belgelerden bu bölgenin idari örgütlenmesinde, oluşan hasarlar nedeniyle bazı düzenlemelere gidildiği anlaşılmaktadır. T.C. Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri, yer no: 10-2, H-28-05-1338.

[19] T.C. Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri, yer no: 2416-49, M-24-12-1915.

[20] Prigge’ye göre İtilaf Devleti donanması, çıkarma öncesinde bu yerleşimlere 1000 civarında topçu atışı yapmıştır. Prigge, Erich, 2011, Liman von Sanders’in Emir Subayı Binbaşı Erich R. Prigge’nin Çanakkale Savaşı Günlüğü, (çev) B. Erdemoğlu, Timaş Yayınları, İstanbul, s.42.

[21] Selahaddin Adil, 2007, s.47.

[22] Osmanlı, 2005, s.70-71.

[23] TC Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri, yer no:2099-11, M-29-10-1915.

[24] Harp Mecmû’ası (Kasım 1915 – Haziran 1918), 2015, (çev.) F.Önal ve diğerleri), Türk Tarih Kurumu, Ankara, s.76.

[25] Müttefik Donanması’nın silah gücü ile ilgili Forrest’in (2017, s.331) verdiği rakamlara göre Agamemnon zırhlısının silahlarının menzili 18.000 yardaya kadar çıkabilmekte olduğu halde, İngiliz notasına göre ateş açtığı mesafe 700-800 yarda civarıdır (750 metre civarı). Öte yandan, Türbe ve caminin deniz kıyısına uzaklığı her yönde 3400-3600 metreden (yaklaşık 3800-4000 yarda) az olmayıp, Agamemnon’un kıyıya yaklaşması da riskli bir hareket olacağından hedefine mesafesi çok daha fazla olmalıdır.

[26] Agamemnon’un 12 inçlik topu Forrest’a (2017, s.333) göre 386kg’lık, çarptığı noktada infilâk eden içi patlayıcı dolu bir mermi atmaktadır. Böyle bir mühimmatın kargir malzemeden inşa edilmiş ince bir duvara sahip minare gövdesini delmekten çok tamamen tahrip etmesi daha olasıdır. Bu konudaki tartışmaya balistik konusundaki bilgisiyle destek sağlayan Sn. Em. Topçu Albay Atilla Mutafoğlu’na en içten teşekkürlerimi sunarım.

KAYNAKLAR

  • Âsar-ı Atika Nizamnamesi (29 Sefer 1324 – 10 Nisan 1322), 1966, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, ss.5-12.
  • Aybar, Ömer Vasfi, 1967, “Çanakkale Savaşlarında Maydos Bombardımanı”, Hayat Tarih Mecmuası, sayı:2, Tifdruk Matbaacılık, İstanbul, ss.19-23.
  • Baran, Tülay Alim, 2010, “Çanakkale Savaşı’nda Hukuk İhlalleri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cilt:25, sayı:73, ss.83-106.
  • “Çanakkale Zafer ve Mechul Asker Anıtı Müsabakası”, 1944, Arkitekt, cilt:1944, sayı:1944-03-04 (147-148), ss.66-70.
  • Forrest, M., 2011. Şahi Toplardan Savaş Gemilerine Çanakkale Boğaz Savunması, (çev.) İ. H. Yılmaz, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara.
  • Harp Mecmû’ası (Kasım 1915 – Haziran 1918), 2015, (çev.) Faruk Önal, Ömer Faruk Yılmaz, Ahmet Uçar, Kemal Erkan, Ahmet Temiz, Selman Soydemir, Türk Tarih Kurumu, Ankara.
  • Hayta, Necdet; Birbudak, Togay, 2015, “Çanakkale Savaşı’nda İtilaf Devletlerinin Sivil Hedeflere Yönelik Saldırıları”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, Yıl:2015/1-2, cilt:14, sayı:27-28, ss.141-151.
  • Kurtoğlu, Fevzi, 1938, Gelibolu ve Yöresi Tarihi, Resimli Ay Matbaası, İstanbul.
  • Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri, 2005, (haz.) Muzaffer Albayrak, Mustafa Çakıcı, cilt: I-II, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara.
  • Selahaddin Adil, 2007, Çanakkale Cephesinden Mektuplar, Hatıralar, Yeditepe Yayınevi, İstanbul.
  • Tarhan, Nazım, 1962, Tarihte Türkiye, T.C. Kültür Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara.

Bu icerik 1133 defa görüntülenmiştir.