364
MART-NİSAN 2012
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK GÜNDEM

Kentlerde Kamusal Mekânların Üretilmesi Sorunu: BAĞLAMINI YİTİREN KENTLER

H. Çağatay Keskinok, Doç.Dr., ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

“Saçılmaya dayalı bu kentsel büyüme biçiminin, uzun erimde sürdürülmesi güç altyapı yatırımı ve ulaşım maliyetleri yanı sıra, toplumun yeniden üretim sürecinden koparılan zaman olarak da bir maliyeti vardır. Bu, insanların toplum yaşamından çalınmış zamanlarıdır.”

“Daha geniş mekânlar gerekçesiyle de olsa, bu ve benzeri uygulamaların, çocuğun kentin tarihsel mekânından ve kültüründen koparılması gibi sonuçları olacaktır. Tarihsel olarak üretilmiş kamusal mekânların doğal ve tarihî güzellikleri okul örneklerinde çocuklardan esirgeniyor olmalı! [...] Eğitim hizmetinin kent dışına sürülmesi sonucu artan ulaşım sürelerinin çocukların beden ve ruh sağlıkları üzerinde yarattığı ve yaratabileceği etkiler önemlidir.”

“Kentleri, belirli kapılara ve sınırlara hapsolmuş mekânlarda geliştirmek yerine, kaynaklar öncelikle kapıların ve sınırların dışındaki, kamusallığın ve toplumsallaşmanın mekânlarının geliştirilmesine yönlendirilse, toplumu bölen kapılar ve sınırlar kendiliğinden anlamını yitirecekler.”

Kentlerde kamusal ortak alanları yaratmak, kamusallığı üretmek, kenti yaratmaktır gerçekte. Günümüzde kentlerin kamusal alanlarını yaratmanın çözümü olarak, kamusal işlevleri kentlerin dışına taşımak belirleyici bir kent planlama siyasasına dönüşüyor. Yeni-liberal siyasalar altında bu yaklaşım, kentlerin toplumsal ve mekânsal olarak bölünmesine, bağlamlarını yitirmesine ve kentlerin tarihsel merkezlerinin kamusallığının zayıflamasına yol açıyor, kentsel saçılmaya hizmet ediyor.

Kentlerde kendi içlerinde işlevsel birlik ve düzenleri olan yerleşkeler ve siteler yaratmak, arzu edilir ölçü ve standartları sağlamak açısından olumlanabilirse de, saçılma eğilimleri özendirilen kentlerimizde, kent denen kamusal birliğin anlamını zayıflatan etkiler yaratıyor. Bütün bunlar yaşanırken, sürekli biçimde kamusal olarak üretilmiş değerler ve güzellikler özelleştiriliyor. Özelleşen ve kendi içlerine kapalı ve kapılı mekânların yaratılması, bir tür kentsel gelişme ideolojisine dönüştürülüyor. Kentler kapalı ve kapılı mekânlara hapsediliyor.

Saçılmaya dayalı bu kentsel büyüme biçiminin, uzun erimde sürdürülmesi güç altyapı yatırımı ve ulaşım maliyetleri yanı sıra, toplumun yeniden üretim sürecinden koparılan zaman olarak da bir maliyeti vardır. Bu, insanların toplum yaşamından çalınmış zamanlarıdır. Uzun erişebilirlik maliyetleri topluma yüklenirken, toplumun tarihsel ve kamusal olarak ürettiği mekânların kolay erişim olanakları özel ve ayrıcalıklı kesimlere sunuluyor. Kent merkezlerinde tarihsel olarak üretilen kamusallıklar, özel mülkiyet altındaki alışveriş merkezlerine taşınırken, kentlerin tarihsel olarak üretilmiş ve hâlâ yaşayan kamusal mekânlarındaki kullanım değerleri ve güzellikler özelleştirilmek isteniyor.

Kentlerin merkezlerini niteliksizleştiren uygulamalar, merkezlerden ve kentin kamusallıklarından kaçışı desteklerken, kamusal mekânın çözülüşünü hızlandırıyor. Son döneme damgasını vuran, TOKİ’nin kentsel merkezlerden kopuk, kentlerle bütünleşmeyen toplu konut uygulamaları, kentsel merkezleri tanımlayan ve “erişebilirlik” ilkesine dayanması gereken kamu kurum ve kuruluşlarının mekân gereksinmesi gerekçe gösterilerek kentlerin çeperlerine taşınması uygulamaları, sağlık ve eğitim kuruluşlarını kent merkezlerinin dışına “yerleşkeler” kurarak çıkarma girişimleri ve projeleri ve alışveriş merkezleri furyası, dile getirilen saçılmayı özendirmektedir. Kentlerin dışında ve çeperlerinde uygun arsa ve arazi bulmak anlamında kolaycılığa kapılan bu planlama yaklaşımı ve projecilik, kentsel merkezlerin “tarihselliğini” ve “kamusallığını” zayıflatan etkiler yaratmaktadır. Eğitim, sanayi, sağlık, konut, dinlenme ve eğlence alanlarını ve çalışma alanlarını birbirleriyle ilişkili olarak planlamak yerine, tekil kararlarla yer seçim kararları verilmesi kentin bağlamlarının yitirilmesine hizmet ediyor. Kuşkusuz kentlerde bölgelerin iyi tasarlanmış mekânlara sahip olması olumlu bir durumdur. Ancak iyi tasarlanmış, buna karşın kendi içine kapanmış mekânların biraraya gelişi kentleri oluşturmuyor, kentin bütününe ilişkin kamusal kültürün ve kamusal mekânın oluşmasına katkıda bulunmuyor.

Eğitim tesislerinin yerleşkeler şeklinde kent dışına çıkarılmak istenmesi konusu, bu genel çerçeve içinde ele alınmalıdır. Bu tasarıları kent merkezlerinde özellikle tarihselliği de olan okul yapılarının özelleştirilmesi niyet ve uygulamalarıyla ilişkilendirmeden edemiyoruz. Yeniden bölgelemenin maliyetleri tüm topluma yüklenirken, kent merkezlerindeki doğal ve tarihsel güzellikler özelleştiriliyor. Burada dikkat çekilmesi gereken şey, kamusal hizmetin kent dışına sürülmesidir. Daha geniş mekânlar gerekçesiyle de olsa, bu ve benzeri uygulamaların, çocuğun kentin tarihsel mekânından ve kültüründen koparılması gibi sonuçları olacaktır. Tarihsel olarak üretilmiş kamusal mekânların doğal ve tarihî güzellikleri okul örneklerinde çocuklardan esirgeniyor olmalı!

Uzunca bir süredir özelleştirme uygulamalarının hedefi olan eğitim hizmeti bir kamu hizmetidir; böyle olduğu içindir ki, kamusal yararları en çoğa çıkaracak şekilde sunulmalıdır. Bu hizmetin niteliği ve düzeyi toplumun uzun erimli yeniden üretimi ile ilişkilidir. Bu nedenle, eğitim hizmetinin kent dışına sürülmesi sonucu artan ulaşım sürelerinin çocukların beden ve ruh sağlıkları üzerinde yarattığı ve yaratabileceği etkiler önemlidir.

Çalışma mekânları kentlerin dışına atılırken çalışan kesimler; eğitim mekânları kent merkezlerinden sürülürken gençler ve çocuklar kentin kültüründen koparılıyor; uzun yolculuk sürelerinin bedellerini ödemeye mahkûm ediliyor. Daha da önemlisi, bu ve benzeri örneklerde, kentler emekçi kültüründen, çocuklardan, (kent merkezlerinde yayaya, yaşlıya, engelliye yaşam imkânı veren düzenlemeler yapılmadığından) engelliden, yaşlıdan özetle yaşamdan koparılıyor, yabancılaşılacak mekânlar yaratılıyor.

Toplumdaki artan eşitsizliklerin bir bakıma göstergesi olan bu kapılı ve kendi içine kapalı mekânların bolluğu, günümüz kentinin ne denli bölündüğünü de gösteriyor. Kent bölündükçe ve eşitsizlikler arttıkça korunma gereksinmesi de bir o kadar artıyor. Oysa, kentleri belirli kapılara ve sınırlara hapsolmuş mekânlarda geliştirmek yerine, kaynaklar öncelikle kapıların ve sınırların dışındaki, kamusallığın ve toplumsallaşmanın mekânlarının geliştirilmesine yönlendirilse, toplumu bölen kapılar ve sınırlar kendiliğinden anlamını yitirecekler.

Planlama ve tasarım, şehircilik ve mimarlığın sorunsalının üzerinde siyasal müdahale araçlarını ve düzenlemelerini gerektiriyor olsa da, kentlerimizi dikkatsizce saçan kentsel büyüme stratejilerine karşı mesleki arayışlarımız, yine de, kentsel merkezleri yaşanması güç mekânlar olmaktan çıkarıp yeniden kamusallığın, toplumsallaşmanın mekânlarına dönüştürmeye; kentlerin bölünmüş, parçalanmış yapılarını bütünleştirmeye; hem toplumsal hem de mekânsal anlamda kentsel omurgalar oluşturmaya; ortak bağlamlar yaratmaya; ortak mekânları güçlendirmeye; özetle kent denen kamusal birliği yeniden kurmaya yönelmelidir.

Bu icerik 5871 defa görüntülenmiştir.