364
MART-NİSAN 2012
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
ANMA

Sevgili Hocamız Sayın Prof. Kemâl Ahmet Arû’ya

Hande Suher, Y. Müh. Mimar, Prof., İTÜ Mimarlık Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi

Mimar ve şehir plancısı Prof. Kemal Ahmet Arû, UNESCO tarafından, 2012 yılında 100. doğum yıldönümünde, Besteci Itri ve Şair Nabi’nin yanı sıra uluslararası düzeyde anılmak üzere seçildi. Hande Suher, Arû’nun adının İTÜ Yerleşkesi'nde bir alana verilmesi önerisini yineliyor.

Çok üzgünüm, İTÜ Mimarlık Fakültesi Şehircilik Kürsüsü’nün kurucu üç değerli üyesini kaybettim, yalnız kaldım. Öğrenci olduğum dönemde, İTÜ Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Öğretim Programı içinde Şehircilik Kürsüsü sadece üç kişiydi: Kürsü Başkanı Prof. G. Oelsner Ankara’da Bakanlık'ta danışmanlık görevini yapıyor ve haftada iki gün gelerek “şehircilik” dersi veriyordu. Hocamız Kemal Ahmet Arû, o tarihte henüz doçentti. Asistanımız, ağabeyimiz Gündüz Özdeş’ti.

Doçent Kemal Ahmet Arû derslerini çok açık bir dille ve seçkin bir programla sürdürür, ayrıca kendinin zengin dia koleksiyonundan verdiği örneklerle, yabancı kentleri ve değerlerini sergilerdi. Ders programında ülkemizden de verdiği kırsal ve kentsel örneklerle, özellikle şehircilik derslerini sevgi ve saygıyla izlerdik.

Benim 1949 yaz yarıyılının sonundaki staj dönemimde, hocamız profesörlük tezi çalışmaları için yurtdışındaydı. Bu durumda ağabeyimiz Gündüz Özdeş Gaziantep İmar Planı çalışmasında sorumlu proje yöneticisiydi. Yurtdışından dönen sevgili kürsü arkadaşım Ahmet Keskin ile bu çalışmaya çizimle yardım ettik. Böylece sevgili Ahmet Keskin ile Şehircilik Kürsüsü’ne ilk adımı attık, 63 yıl önce.

Öğrencilik dönemimden başlayarak, Şehircilik Kürsüsü’nün daima dengeli, hoşgörülü, yararlı, çözüm üretici yönetimine tanık oldum. Yanılmıyorsam o dönemde fakültenin tüm kadrosu sadece 20 kişiydi. Onlar aynı zamanda fakültenin kurucu topluluğuydu.

Mezuniyetimden sonra bir gün beni hocanın odasına çağırdılar. Gündüz Bey gülen gözlerle, büyük bir sevinç ve memnuniyetle gözümün içine bakıyordu. Anlamını bilemedim, ancak hocamızın sınıf arkadaşı olan, İstanbul Belediyesi’nde İmar Dairesi Başkanı Sayın Sedad Erkoğlu’nun hocanın odasında duvarda asılı hazırladığım proje taslaklarını görünce derhal hocaya, benim Belediye İmar Müdürlüğü’ne girmemi istediğini söylediler. Gündüz Bey, bu talep bağlamında çok sevinçliydi ve asistan aylığının sadece 129 TL olduğunu bildiğinden ötürü, bana 500 TL aylık ve bir jeep verip arazi çalışmalarına yardımcı olacaklarını söylemelerinden son derece kıvanç duymuştu. Hoca ise canının sıkıldığında her zaman yaptığı gibi başparmaklarını incelemeye başlamıştı. Ben teşekkür ettim, kürsüde görev almak yolunda ve aklımdaki çalışmalar bağlamında başka yerde çalışmayı asla düşünmüyordum. O dönem İstanbul İmar Müdürlüğü, Avrupa tarafında Türbe’de bugünkü Basın Müzesi’nin yerindeydi. Giriş kapısı iki kanatlı olarak açılırdı ve hemen karşısında mermer basamaklarla İmar Müdürlüğü’ne çıkılıyordu. Ancak, bu güzel merdivenin iki başında oldukça kötü bir manzara veren iki kirli tükrük hokkasını görünce “bu iş bitti” dedim.

Sedad Bey’in ısrarlı davranışı karşısında teşekkürlerimi saygılarımla sundum, Taşkışla’ya döndüm. Taşkışla’ya geldiğimde hocanın odasında onları ziyaret ettim. Teşekkürlerimi sundum ama öneriyi kabul etmediğimi bildirdim. Gündüz Bey çok şaşırdı, inanamadı, hoca ona döndü, artık tırnaklarıyla oynamıyordu ve “Gördün mü, söylemiştim” dedi.

Böylece 1951 yılının son ayında, o sırada askerlik hizmetine çağrılan As. Emin Canpolat’tan boşalan kadro ile kürsü için iki boş kadro belirlendi. Sevgili Ahmet Keskin ile beraberce girdiğimiz yabancı dil ve bilim sınavlarında başarıdan sonra, o yıl sona ermeden Şehircilik Kürsüsü’ne atandık.

Biz Taşkışla’da son sınıftayken Sayın Hocamız ve Sayın Orhan Safa’nın profesörlük unvanını aldıklarını sınıf olarak öğrenmiştik. Senato toplantısından “Prof.” unvanı alan iki hocamızı 203 sayılı atölyemizin kapısında alkışlarla karşılamıştık. Böylece Şehircilik Kürsüsü bir profesör, bir kıdemli asistan ve iki çaylak asistan ile 61 yıl önce, 1951 yılı sonunda biraraya gelmiş olduk.

Bugün hâlâ anımsadığımda akan gözyaşlarımı tutamıyorum. Hocamızın, çözüm üretici varlığının yarattığı yönetim içinde daima mutlu olduk. Dördümüz de bir ailenin fertleri gibi saygılı ve sevgili bir topluluk yaratmıştık. Bugün İTÜ Mimarlık Fakültesi, Şehircilik Kürsüsü’nün nüvesini oluşturan Prof. Kemal Ahmet Arû’yu, Prof. Gündüz Özdeş’i, Prof. Dr. Ahmet Keskin’i, oluşan saygılı ve sevgili topluluğu gözyaşlarıyla ve kayıp üzüntüsü içinde anımsıyorum.

Hocamız Arû’yu daima güçlü görmeye alışık olan bizler, olumsuz koşullarda dahi cesaretini yitirmeyen, çalışmaktan zevk almayı bilen ve çevresine de bunu öğreten hocamız olarak gördük. Bir konu üzerinde sürekli çalışmaktan yakınıldığında, derhal bir diğer konuda çalışmayı çözüm olarak gösterirdi. Konulara ve uygulamalara yansız ve gerçekçi yaklaşımı, konunun geliştiği sistemi görmek ve anlamayı ve yansız bir yönetim ile yöntem denemesinin gerekliliğini bizlere aşılayan hocamızdır. Demokratik ve hoşgörülü bir kürsü ortamını, yasa böyle bir yöntem önermemesine karşın tüm kürsü üyeleri ile ortak Kürsü Kurulu olarak bir takım çalışmasını benimseten bir hocaydı. Ciddi, çalışkan, iyi niyetli, insanları seven, iyi ve rahat bir yaşamı bizlere sergileyen hocamızdır.

1956 yılında tezim kabul edilerek sınavlar sonucunda “üniversite doçenti” unvanını aldım. Bir süre sonra Fakülte tarafından, Cenevre’de Prof. Marc J. Saugey’nin çağrısı ile bir yıl süreyle görevlendirildim. Dönüşüme yakın bir tarihte, 1957 yılında hocam Arû ve Handan ile, yarışmalara katıldığımız sevgili arkadaşlarım Tekin Aydın, Yalçın Emiroğlu ve Altay Erol bir büro kurmaya karar verdiklerini haber vererek vekaletname yollamamı bildirdiler. Böylece AHE Mimarlık ve Şehircilik Atölyesi kurulmuş oldu. Atölyemizde adeta bir üniversite çalışması gibi emek vererek birçok mimarlık yarışması kazandık ve çalışmalarımızı sürekli olarak sevgili ve saygılı bir topluluk olarak yürüttük. Ancak Hocamız Arû’nun 1962 yılında ünlü 147 olayı ile üniversiteden ayrılması ile birlikte AHE dağıldı.

1960 yılında askerî yönetim sivil yönetimin yerine geçti. Kendiliğinden oluşan bir toplantı ve saygı yürüyüşü için öğretim kadrosunun tümü ile katılacağı haberiyle, biz dört üye Harbiye’den başlayan bir yürüyüşle, düzenli biçimde Taksim alanına, Atatürk anıtı önüne geldik. İstanbul’daki tüm öğretim üye ve yardımcıları ile saygı duruşu yaptık.

Böylece büyük bir güven ve kıvançla kürsüde çalışmaya başladık. Ancak bir sabah, aniden, radyo yayınları ve gazetelerle 147 öğretim üyesinin emekliye sevk edildiğini öğrendik. Maalesef Mimarlık Fakültesi’nde Prof. Emin Onat, Prof. Kemal Ahmet Arû, Prof. Orhan Safa, Doç. Muhittin Binan, Doç. Dr. Eyüp Kömürcüoğlu, Doç. Necibe Çakıroğlu’nun üniversite öğretim üyeliklerine son verildiğini, İstanbul Üniversitesi’nde de eş olayların yaşandığını öğrendik. O gün büyük bir üzüntüyle ağlayarak senato toplantısının sonlanmasını bekledik. Kürsümüzün asistanı, bugünkü Prof. Dr. Ayten Çetiner ile Taşkışla’nın kapısına indik ve rektörü bekledik. Geldiğinde rektörümüz ile durumu konuştuk. İkimizin de üzgün haline bakarak o da üzüldü, maalesef yapacak bir işlem olmadığını söyledi.

Değerli hocamız Arû, çok kısa bir süre sonra Almanya’da Stuttgart Teknik Üniversitesi’nden öğretim üyesi olarak bir çağrı aldı, çağrıdan büyük bir memnuniyet duyarak kabul etti. Kendisini ailesiyle beraber Yeşilköy’den uğurladık.

Kürsümüz adeta boşalmıştı. Ahmet Bey ile odamızda akşamüstü çayı içerken hoca başını kapıdan uzatarak “Çay mı içiyorsunuz?” diye sorardı. Derhal buyur eder, elimizdeki olanaklarla kendisini ağırlardık. Artık kürsünün bu içtenlikli havası, neşesi bitmişti. Odasını sürekli temiz ve bakımlı tuttuk. Her şey bıraktığı düzende idi. Ayrıca Berlin Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi’nde de çağrılı olarak ders verip Stuttgart’a döndüğünde, birdenbire bu yasa hükmü kaldırıldı. Bu bizim için büyük bir neşe ve kıvanç kaynağı oldu. Hocamız Almanya’daki görevini tamamlayarak, 1,5 yıl sonra Taşkışla’da odasındaydı. Odasının bakımına, galiba biraz şaşırdı. Kalemleri ve boyaları dahi bırakmış olduğu yerdeydi. Gelişini bayram gibi kutladık, kimi fakültelerde bıraktıkları makam odalarının boşaltılarak fakültelerin diğer üyelerine verildiğini duymuştuk. Bizim Mimarlık Fakültesi’nde ise hocalar kendilerini bekleyen odalarını ve içtenlikli çevrelerini tekrar buldular.

1965-66 döneminde profesörlük tezim kabul edilerek, bilim ve ikinci yabancı dil sınavları sonucunda “profesör” unvanını aldım ve kürsüdeki boş kadroya atandım. Böylece Şehircilik Kürsüsü’nde üç profesör olmuştu. Hocanın önerisiyle geniş kapsamlı bir çalışma sonucunda, aynı mekânda üç ayrı kürsü oluştu, ancak bağlılığımız, saygımız ve sevgimiz daima sürekli kaldı.

Ülkemizde şehircilik bilim dalının kuruluş ve gelişiminin öncüsü olan sayın ve sevgili hocamız, kendisinin başkanlık etmiş olduğu yerleşim projesi içinde İTÜ Kampusu’nun Ayazağa’da olmasına karşılık, Mimarlık Fakültesi’nin kent içinde kalması konusunda ısrar etti. Mimarlık ve şehircilik konularının kent içi incelemelerle bütünleşmesi gereği nedeniyle, Taşkışla’da yer almamızın uygun olduğunu her zaman savundu. Zor günlerin yöneticisi olarak Fakülte Kurulu tarafından üç kez Mimarlık Fakültesi Dekanı olarak seçildi.

Sayın ve sevgili hocamız kamu yararına çok hizmet verdi, birçok doktora yönetti ve en önemlisi şehircilik bilim dalının mimarlık mesleği için çok gerekli ve yararlı olduğu inancını sürekli savundu. İstanbul’da ve Almanya’da birçok üniversitede mimarlık öğretimi içinde şehircilik bilim dalının anlam ve kapsamını yayabilmek için büyük çaba gösterdi. Bilgi ve deneyimlerini her zaman ve her yerde gerektiğinde aktardı, yıllarca tanık olduğum gibi ilgi, yardım ve sevgisini esirgemedi. En önemlisi de hiçbir kimse için kötülük istemedi ve yardım etmeye çalıştı. Kendisini her zaman iyi yürekli bir hoca olarak gördüm.

1996 yılında benim de emeklilik törenim geldi. Her zaman olduğu gibi kutlama toplantısı konferans salonundaydı. Doğaldır ki hocamız başmisafirimizdi. Konferans salonu ve balkon doldu ve ayakta kalanlar oldu. Hocamız bir konuşma yaptı. Konuşması sırasında bir yerde “Hayatta iki kişiden çekindim, biri eşim Günseli, diğeri Hande idi; çünkü hiç çekinmeden düşündüklerini söylerler” demişti. Ben büyük bir şaşkınlık içerisinde “Estağfurullah hocam” diye kalktım. Konuşması çok büyük bir alkış aldı. Bu sözleri hiç unutmadım.

15 Kasım 2011’de Birleşmiş Milletler, Bilim, Eğitim ve Kültür Örgütü UNESCO’nun himayesinde, Besteci Itri ve Şair Nabi’nin 300. ölüm yıldönümünde, Mimar ve Şehirci Prof. Kemal Ahmet Arû’nun da 100. doğum yıldönümünde uluslararası düzeyde anılacağı, kendisinin bütün dünya mimarları ve şehircileri için bir referans olduğu vurgulandı. Bunu gazetede okuduğumuzda pek çok sevinerek ve kıvanç duyarak tüm ilgili kurumlara telefonla aktardık. Bu kabulün eminim sayın ve sevgili hocamızın kişiliğine, kimliğine ve tüm etkinliklerine karşı, çok başarılı bir değerlendirme olduğuna inanıyorum ve büyük kıvanç duyuyorum.

Hocamız Prof. Kemal Ahmet Aru’nun İTÜ ve Mimarlık Fakültesi’ne verdiği hizmetlerin, BM himayesinde bu anlamda değerlendirilmesi yanında, İTÜ Yerleşkesi'nde adının bir alana verilmesi konusunu birçok kez dile getirdiğim önerimi de bir kez daha saygılarımla yineliyorum. Sayın ve sevgili hocam Profesör Kemal Ahmet Arû’ya tanrıdan rahmet dilerim. İnanıyorum ki mekânı cennet ve nurlar içindedir.

Bu icerik 6392 defa görüntülenmiştir.