364
MART-NİSAN 2012
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ

Kamusal Alan ve Sanat

Behiç Ak, Mimar, Karikatürist, Yazar

Yazar, sanatın bağımsızlığını yitirerek, kamusallığın ise özelleşerek ortadan kalktığını söylüyor.

Kamusal alan ve sanat dediğimiz zaman, bugün aslında kamusal alan ne demek ve sanat ne demek, ikisini birden sorgulamamız gerekiyor. Dünyada bir dönüşüm, aslında bir tasfiye süreci yaşanıyor. Bu sürece modernizmin tasfiyesi diyorlar. Postmodernizm bile diyemiyoruz, postmodernist süreçler bile tasfiye ediliyor, bambaşka bir tarihsizleşme yaşanıyor.

Bir anlamda burjuva devrimleriyle elde edilmiş olan birtakım haklar veya birtakım kavramlar, yine aynı burjuvalar tarafından tarihin çöp sepetine atılıyor. Türkiye’de yaşanması ise farklılıklar taşıyorsa da benzer bir durum. Global kapitalizmin bir saldırısı... Kamusal alanın tahribatı... Aynı zamanda modernizmin getirdiği birtakım olanakların ve hakların tasfiyesi... Hem hukuksal alanda, hem de sanatsal alanda...

Burjuva devriminin en önemli özelliği, belki de kamu, devlet ve özeli kesin biçimde birbirinden ayırmış olması. İngilizce karşılığını söylemek zorundayım, "kamu" İngilizce’de “public” anlamına geliyor, "devlet" “state”, "özel" ise “private”. Bunu söylememin nedeni şu: Türkçede biz bu üç kavramı tam olarak ayıramıyoruz, “kamu” kavramı hep problemli olarak kalıyor. Çünkü kamu ile devlet çoğu zaman neredeyse aynı anlamda kullanılıyor. Yani “public” kavramının gelişmediğinin bir göstergesi bu. Bu basit bir dil sürçmesi değil, bir yönetme ideolojisi, yani bir devlet ideolojisi haline gelmiş. Kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT) dediğimizde, devletin iktisadi teşebbüslerini kastediyoruz, halkın kontrolünde olan, “public”in kendi malı gibi hissettiği bir işletmeden bahsetmiyoruz.

Medici ailesi Rönesans koleksiyonunu Floransa halkına bırakmıştır, oradaki bütün koleksiyon “public”indir, kamunundur. Mülkiyet olarak da onundur. Davut heykelini alıp Floransa’dan başka bir yere götüremezsiniz. Fakat bizde bu ikisi birbirine karıştığı için, bütün “public”e ait olan şeyler, devletin mülkü olarak algılanıyor, yani halkın “kamu” üzerinde bir mülkiyet ya da hak iddia etmesi olanaksız gibi görülüyor. Bu yüzden de özelleştirmeler son derece çabuk ve rahat bir şekilde yapılabiliyor.

Özellikle 1980’lerden sonra bütün dünyada başlayan, neoliberal süreçlerin kamunun tasfiyesine yol açtığı düşünülürse, devletin elindeki kurumların özelleştirmesinin neden bu kadar kolay yapılabildiği anlaşılır. Aslında Türkiye’de çok ilginç bir durum var, tam bir ters anlamayla devletin kamunun elindeki malları satması, kendi elindeki malları özelleştirerek halka devretmesi olarak anlaşılmıştır. Yani “public”in mallarına el konması hikâyesi, sanki tam tersi olarak “bu mallar halka veriliyor” gibi algılanmıştır.

Osmanlı’dan beri gelen, belki halkın kolayca mülk edinememesi, bütün malın mülkün padişaha ait, yani devlete ait olması, özelleşmenin bir anlamda bir demokratik faaliyet gibi gözükmesine yol açtı. Bu yüzden özelleştirmeler sanki devletin elindeki bir mal varlığını alıp halka vermek şeklinde algılanmıştır. 1980’lerden sonra devletle özel el ele vererek, kamuyu kimi zaman antidemokratik, kimi zaman demokratik yollardan tasfiye etme sürecine girmiştir. “Public” anlamındaki kamu bir anlamda meşruiyetini kaybetmiştir. Neoliberal dönemde, “kamu” kavramının yerini para kazanmak almıştır. Bu anlayışa göre herkesi birleştiren tek meşru kamusal değer “para kazanmak”tır. Eğer bir yerde bir şekilde para kazanan bir işletme yapılıyorsa bu meşrudur, bu işletme kamunun haklarını temsil etmektedir.

Örneğin bir alışveriş merkezi yapıyorsanız, o çalışıyorsa, eğer onun yerinde daha önceden bir orman varsa hiç önemli değildir, çünkü yerine çok daha iyi çalışan bir sistem getirilmiştir, orman hiç ekonomik değildir. “Kamu” dediğimizde, sadece doğal bir alanı kastetmiyoruz, bir mekânı kastetmiyoruz, aynı zamanda bu bir hukuk kuralı da olabilir. Hukuk kurallarındaki bu merkezileşme, bir gücün devletin veya bir gurubun elinde aşırı bir şekilde toplanması faaliyetleri, aslında arkalarında yeni bir kamusal argümanı da taşımaktadır. “Biz bunu para kazanmak için yapıyoruz, yani sizin için yapıyoruz” diyor bu argüman.

Bu yüzden özelleştirmelere karşı çıkanlar, yeni kuşaklar tarafından antidemokratik dinazorlar olmakla suçlanmıştır. PTT’nin T’sinin özelleşmesine karşı çıkan Mümtaz Soysal yeni kuşaklardan çok eleştiri aldı. Hatırlayınız.

Oysa bu özelleştirmeler, halka ait olan birçok mülkün özel şahısların eline geçmesine neden olmuştur. Hatta sadece devletin elindeki mallar değil, birtakım özel şahısların elinde olan mallar da bu süreçten payını almıştır. Bir örnek vermek gerekirse, Mimarlar Odası’nın üzerinde sıklıkla durduğu 5366 sayılı Yasa gibi yasalarla özel kişilerin elindeki mallar da önce kamulaştırılmış ve daha sonra özel şirketlere devredilmiştir. Özellikle yoksul insanların malları kamulaştırmalarla özelleştirilmiştir. Sulukule, Tarlabaşı gibi örnekler verilebilir. Yani bir anlamda, "kamusal güvence" dünyada olduğundan daha fazla zayıflamıştır Türkiye’de.

Şimdi buradan “sanat” kavramına gelirsek; aslında burjuva demokrasisinin en önemli kazanımlarından bir tanesi de kişinin bireysel özgürlüklerinin ve kişinin kendisini özgürce ifade etmesinin önünü açması, yani en azından bunu gururla iddia etmesidir. Son derece bireysel bir üretim olan sanatsal faaliyetler bir anlamda kamusal güvence altındadır. Sanat ve sanatçının bağımsızlığı, burjuva toplumundaki bireyin özgürlüğünün en yalın ifadesidir. Modernleşme, sanatsal faaliyet yapan sanatçının bağımsız olması, özgürce kendini ifade edebilmesi, sadece mesenlere bağımlı olarak sanat üreten, kendi bağımsız iradesini ortaya koyamayan feodal sanatçı tipini yok etmiştir.

Burjuva toplumunda bağımsızlık ve özgürlük, sanatçının bohem kişiliğinde sembolleşmiştir. Kişisel fikir özgürlüğüne verilen değerin kamusal bir güvence altına alınmasından başka bir şey değildir. Bir anlamda toplumun güvence altına alınmasıdır, yani en azından söylem olarak. Modernizm, sanatçının ve sanatın bağımsızlığı temelinde gelişmiştir. Oysa 1980’lerden itibaren dünyada, sanatın sponsorlara bağımlı hale getirilmesi, kamusallığı yok edilerek bu alanın da özelleştirilmesi anlamına gelmektedir. Sanatın ve sanatçının iş çevrelerinin oluşturduğu koalisyonların atadığı küratörlere bağımlı hale gelmesi, burjuva toplumundaki kişisel özgürlük çağının da bir anlamda sonunu simgeler.

Özgürlük dendiği zaman fikir özgürlüğü ya da sanat yapma özgürlüğü anlaşılmamaktadır artık. Tek özgürlük vardır, o da “tüketim özgürlüğü”. Sanat, bu sahte kamusal biçimler içinde bir tüketim metası olarak yerini aldığı sürece var olabilir. Diğer mallar nasıl siparişle üretiliyorsa, sanatın da ayrıcalıklı olmaya hakkı yoktur. O da tıpkı diğerleri gibi sipariş edilmelidir. Zengin çevreler, büyük şirketler, değil galerideki eserlere, grafitiye bile el atmışlardır ya da başka bir anlatımla, sokağın sesi olan sokak grafitileriyle bile mücadele etmenin yolunu bulabilmişlerdir. Onları bile sponsorluklarla denetimli olarak yapılan bir sektöre dönüştürmeyi başarmışlardır, birçok Avrupa ülkesinde bunu görebiliyoruz.

Bazı bienallerde, örneğin İstanbul Bienali’nde antrepoda inşa edilmiş sahte bir sokak duvarının üzerine, grafiti sanatçıları davet edilerek, “gelin buraya eserinizi yapın” denilmiş, birçoğu bunu kabul etmiştir. Sanatın bağımsızlığının ortadan kalkmasının son derece tipik örnekleri bunlar. Bir örnek daha vermek gerekirse, Goldaş adlı altın firması bir operayı finanse ediyor ve temsilin ortasında sanatçılardan biri “Goldaş” diye bağırıyor. Biliyorsunuz bu basında çok konu edildi. Sanatın sponsorlarla kurduğu tehlikeli ilişkinin yokedici sonuçları diyebiliriz bu örneklere... Bu yüzden ülkemizde sanat ve sanatçı bir yoksullaşma, yoksunlaşma süreci içine itilmiştir.

Böylece inşa edilen yeni kamusallık, yani piyasanın ve sanatın aşırı paralılaştırılmasının oluşturduğu sahte kamusallık, büyük şirketlerin iş çevrelerinin denetiminde oluşan sanat üretme, sanat alma, speküle etme, teşhir etme faaliyetlerini de kapsamaya başlamıştır. Sanat eseri tıpkı altın, döviz ya da hisse senetleri gibi borsada işlem gören bir meta haline dönüştürülmüştür. Spekülatif kazancın, reel kazançtan daha önemli olduğu, neoliberal dönemin sanatçısı, büyük spekülasyona, siparişle mal üreten bir ilüstratör haline dönüşmüştür. Ya da şehrin markalaşmasına hizmet eden bir üreticidir. Faydalı olmaya çalışmalıdır. Mesela Kantçı anlayışça sanat ancak işlevsiz olduğu sürece sanattır. Oysa İstanbul’la ilgili romanları farklı dillere çevrilen bir romancımız “İstanbul’a gelen turist sayısının artmasında benim romanlarımın payı çok büyük” diye övünebilmektedir. Romancı turizm sektörüne faydalı katkılar sunan bir tasarımcıdır artık. Sanatçıdan beklenen bireyin kendini özgürce ifade edebilmesi değil, bireyin kendini özgürce kullanıma sunmasıdır. Rant gelirlerine, toplumdaki diğer spekülatif değer artışına katkıda bulunmasıdır. Bütün bunları gerçekleştirmek için hazır olan sanatçı, “özgürleşecektir”. Bu sanatçının karşısında kapılar sonuna kadar açıktır, festivalden festivale, bienalden bienale dolaşan, sponsorların siparişleriyle sanat üreten özgür bir bireydir artık o.

Sanatın önündeki bütün engeller yıkılmıştır, sanatçı artık kendi ülkesinin dar sınırları içinde üretmek zorunda değildir. Yazar artık roman yazarı değil, bir roman tasarımcısıdır. Ressam resim yapmaz, bir enstalasyon tasarımcısıdır o. Kamusallığın tasfiye edilmesi, kamusal hafızanın da tasfiye edilmesiyle birlikte gündeme gelmiştir. Yeni açılan modern sanat müzelerinde tarihsellik yoktur artık, sipariş üzerine üretilebilmeye, kreatörlerin denetimindeki sanata çok kolay uyum sağladıklarından, deneyimsiz sanatçı, deneyimli, usta, eğilip bükülmeyen, söz dinlemeyen sanatçılardan çok daha önemlidir.

Müzeler üretilmiş eserleri sergilemekten çok, sanat üreten birer fabrika haline dönüşmeye başlamıştır. Tarih dışıdır müzeler, müzenin tarihi kendisiyle birlikte başlar ve biter. Müzenin binası, içindekilerden önemlidir çoğu kez. Müzenin içinde tek bir sanat eseri olmasa bile, müze kendi kendini sergileyen bir sanat eseri haline dönüşmüştür. İnsanlar gittikleri şehrin müzelerini gezmek yerine, müzelerini bildikleri şehirlere gitmektedir. Gehry’nin tasarladığı modern müzenin yer aldığı şehrin ismi Bilbao şehridir. “Bilbao şehrinde bir müze vardır” diyemiyoruz artık.

Şehrin müzesi, şehirden çok daha meşhur olmuştur; Bilbao Müzesi’nin içinde yeralan eserler de aynı şekilde öyle. Ülkemizdeki sanatçılar sanatın bu aşırı paralılaşması sonucu, değer yitirmesi karşısında, modernizmin özgür sanata sağladığı kamusal güvenceyi kaybetmeye başlamışlardır. Sanat ve kamusallık arasındaki ilişki yok olmaya yüz tutmuştur. Burjuva devrimlerinin oluşturduğu bu özgürlükçü deneyimin ortadan kalkması için sanatın da kamusallığın da ortadan kalkması gerekir. Gerçekleşen ne yazık ki budur, sanat bağımsızlığını yitirerek, kamusallık ise özelleşerek ortadan kalkmaya başlamıştır.

Ülkemizde sanatın kamusal alandaki problemli ilişkisini birebir yaşayan kuşkusuz heykel sanatıdır. Heykelde kamusal alan gerçek bir alanı tanımlar, metaforik bir tanımlama yoktur burada, kamusal alan dediğimizde hakikaten şehirdeki ya da kırdaki bir alandan bahsediyoruz heykel söz konusu olduğunda. Heykel sanatçısının şehrin herhangi bir yerine heykeli kondurabilmesi hiç de kolay birşey değildir ve bu çeşitli süreçlerden geçer. Fakat bu kamusal süreçler hiçbir zaman için olamamıştır Türkiye’de. Sonuçta bir yere heykel sanatçısının heykeli kondurulduğunda, onun orada ne kadar kalabileceği belli değildir. Son yaşadığımız örnekler bunu açıkça göstermektedir. Heykellerin belli kentsel mekâna sadece sanat düşünülerek yerleştirilmesi pek de söz konusu olamamıştır ne yazık ki. Meşruiyetini çoğu zaman başka yerlerden kazanmaya çalışmıştır heykel sanatı. Ya devletin resmî ideolojisinden almaya çalışmıştır ya da o bölge için para getiren bir ürünün meşruiyetinden. Cumhuriyetin 50. yılı nedeniyle konulan heykelleri düşünelim. Konuldukları yerlerde de çok fazla kalamamışlardır.

Mehmet Aksoy’un Kars'ta bulunan heykelinin başına gelenleri hepimiz biliyoruz. Örnekler çoğaltılabilir. Beşiktaş Belediyesi Başkanı Mümtaz Kola’nın döneminde Mehmet Uyanık’ın heykelinin başına gelen gibi. Beşiktaş’taki parkta, son derece güzel bir heykel vardı ve 1986’da o heykel yıkılarak yerine Türkiye Gazetesi’nin bir çeşmesi kondu, Mümtaz Kola “Heykeli yıktık yerine çeşme koyduk. Çünkü işlevli değildi” dedi. Bu olay bir dönemin başlangıcı olarak algılanabilir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kamusal alanda bir sanat eserinin korunması son derece zordur. Muzaffer Ertoran’ın heykeli örnek olarak verilebilir. Bu Tophane Parkı’ndaki İşçi Heykeli’dir, 1973’te Cumhuriyetin 50. yılı nedeniyle yapılan heykellerden biridir ve yapıldıktan bir süre sonra ilk önce işçinin kolları kırılır. Muzaffer Bey bu heykeli onarır, ondan sonra kafası kopartılır, sonra tekrar kolları kırılır ve her defasında sanatçı heykelini onarır ama başedemez. Şu anda Tophane Parkı’nda bu heykel bir torso olarak duruyor, sadece bir beden olarak, kolları yok, kafası yok. Bence bu haliyle de işçi sınıfının şu anki durumunu en iyi yansıtan heykeldir.

Neoliberal dönemde sanat meşruiyetini kaybetmeye yüz tutuyor. Bir yanda popülist diğer yanda kreatörlü, şehre turist getiren, şehri markalaştıran ya da herhangi bir bölgeyi soylulaştırmaya çalışan bir sanat üretme tavrı. Yani sanatın kendi içeriğinden çok, sanatın kullanılma biçiminin oluşturduğu bir sanat üretme tavrı. İkisinin ortak bir özelliği var. Siparişle üretiliyorlar. Anadolu’nun herhangi bir yerine gittiğinizde, birdenbire karşınıza çıkan, İnegöl’de köfte heykeli, Susurluk’ta ayran heykeli, Mudurnu’da tavuk heykeli, Kars’ta peynir heykeli olarak karşınıza çıkan bu garabet sanat, kuratörlü güncel sanatla bütünleşmektedir. Bilmiyorum Çorum’da leblebi heykeli var mı? Bence olmalı.

Bunu diğer alanlara uygulayalım. Mudurnu’da şiir festivalinde tavuk şiirleri yazan şairler, Çorum’da leblebi şiiri yazan, Susurluk’ta ayran şiiri yazan şairler çıkması istenebilir. Stalin dönemindeki Kültür Bakanı olan Jdanov’un sanatçılardan istediğine benziyor bu. “Gereksiz yazıp çizmeyin, üretimi artıracak sanat yapın” diye buyurmuştu Jdanov. Jdanov zamanı şairleri “İneğim ineğim sütlü ineğim” diye şiirler yazdı durdu. Bugün sanatçının özgürlüğünün üzerindeki kamusal koruyuculuk kalktı. Sanatçı ya bir kreatörün siparişiyle, ‘şiirsel adalet’ temalı bir enstalasyon yapmak zorunda kalıyor ya da ayran, köfte heykeli yapmak zorunda kalıyor. İki anlayışta birbirleriyle örtüşüyorlar.

Sanat ortadan kaldırılıyor, yerine ne geliyor? Tasarım... Sanatın kamusallığının ortadan kaldırılmasıyla, sanatın tasarım haline dönüştürülmeye çalışılması aslında paralel süreçler. Yani kamunun yok edilmesi, sanatın kamusallığının yok edilmesi, sanatçının bağımsızlığının yok edilmesi ve sanatın bir tasarıma dönüşmesi, birbirleriyle özdeş eylemler olarak ortaya çıkıyor.

Bu icerik 12053 defa görüntülenmiştir.