430
MART-NİSAN 2023
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: DEPREMLERLE YÜZLEŞMEK

Afet Sonrası Normalleş(tir)mek Üzerine Düşünmek

İkbal Erbaş, Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi Mimarlık Bölümü

 

Yaşananların arka perdesinde suçlu ya da suçluları aramak çoğu zaman sorunların çözümünde en kolay yoldur! Nedenini niçinini sorgulamadan, kendine pay çıkarmadan sadece suçlu aramak… Türkiye 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan merkezli ard arda gerçekleşen iki depremde yaşananların suçlusunun yalnızca belirli bir grupla sınırlı olmadığı, tarihinin en zor acılarından biriyle imtihan oluyor. (Resim 1) Öyle bir imtihan ki depremin odağındakileri içine aldığı gibi çok uzaklarında olup kendine bu imtihanda yer bulan yüz binlerce kişi var tüm dünyada ve Türkiye’de. Yaşanan bu yoğun acılar, açılan yaralar elbette zamanla kabuk tutacak ve hepimiz “normalleşmek” için çaba göstereceğiz bu süreçte. İşte tam da bu noktada normalleşebilmek için geriye dönüp geçmişte “normalleş(tir)mek”le meşgul olduğumuz ve olağan akışını bozduğumuz düzene tekrar bakmak ve tamir yollarını aramak bu yolda atılması gereken ilk adım aslında.

Bu yazıyla birlikte üzerinde durulan bu iki kelime her ne kadar birbirinden farklı görünmese de derin anlam farklılıkları barındırıyor özünde. Türk Dil Kurumu “normal” kavramını kurala uygun, alışılagelen, olağan, düzgülü, aşırılığı olmayan, uygun olarak tanımlarken, “normalleşmek” normal duruma gelmek, normal olmak; “normalleştirmek” ise normal duruma getirmek olarak tanımlanmakta.[1] Dolayısıyla normalleştirme kavramı temelinde dışsal bir müdahale içeriyor. Aslında kendi özünde normal olma, normal karşılanma niteliğinde olmayan her ne ise dışsal bir müdahale ile normal hale getiriliveriyor.

Lynch, kenti çok çeşitli sınıf ve karakterlere sahip milyonlarca insan tarafından algılanabilen ve hatta zevk alınan bir nesne olmanın ötesinde, yapısını kendilerince sebeplere göre sürekli geliştiren pek çok yaratıcının da ürünü olarak tanımlıyor.[2] Bu çalışma bu yaratıcıların bir başka değişle kente şekil verenlerin kimler olduğu ve neleri normalleştirdiği soruları üzerinden yaşananlara bir nebze de olsa ışık tutmayı hedef alıyor. Kenti inşa edenler, politika yapıcılar ve toplum özelinde ele alınan normalleştirmeler aslında bu üçlü çarkın normalleştirme sürecinde birbirinden hiç de bağımsız hareket etmediğini ortaya koyuyor.

KENTİ İNŞA EDENLERİN NORMALLEŞTİRDİKLERİ…

Şüphesiz ki bir kenti şekillendiren en temel aktörler şehir plancıları, mimarlar ve diğer tüm mühendislik disiplinleri olması gerekirken bu aktörlerle ilgili ilk normalleştirilen şey müteahhitlerin ana aktör olduğu bir yapı ve yapılı çevre inşa sürecidir. Gürdallı ve Yücel çalışmalarında mimar kimdir? Düzen kurucu mu? Toplum mühendisi mi? sorularını sorarak diğer disiplinlerin müdahalesi ile mimarın, yaptıklarını adlandırma ve haklı çıkarma gereği duyduğuna dikkati çekmektedir.[3] Söz konusu müdahalelerin en temel kaynağı ve mimarın karşısında haklı çıkma çabası içinde olduğu kişiler de çoğunlukla müteahhitlerdir. Her ne kadar 2019 yılında yayımlanan Yapı Müteahhitlerinin Sınıflandırılması ve Kayıtlarının Tutulması Hakkında Yönetmelik’e göre yapı müteahhidinin ilgili fenni mesullerin denetimi olmaksızın inşaat ve tesisatlarına ilişkin yapım işlerini sürdüremeyeceği (md.6.1) hüküm altına alınmış ve müteahhitlerin süreçteki ikincil rolleri mevzuatla tanımlanmış olsa da, mimarlık ve mühendislik eğitiminin hiçbir kademesinde eğitim görmemiş ancak müteahhitlik yetki belgesine sahip bu aktörlerin çoğu zaman sürecin lokomotif aktörü olması, ana tasarım ve uygulama kararlarına bir şekilde müdahale etmesi de normalleştirilmiştir.

Bunun daha da ötesinde çoğu müteahhittin rant kaygısı ve meslek adamlarının bu kaygıya paralel olarak yerindeki uygulama için ayrı proje, belediye onayı için ayrı proje çizerek çözüm önerileri geliştirmesi de tasarım ve yapım faaliyetlerinin bir diğer normalleştirilen yönüdür. İskan aldıktan sonra mimari projede proje müellifi bilgisi dahilinde müteahhit eliyle yapılan emsal artışları normalleşmiştir. Hatta öyle ki bu usulsüzlükler müteahhitler için artık pazarlama ve satış aracı haline gelirken, konut alıcıları için de cazip(!) bir teklife dönüşmüştür. Artık rant kaygısıyla birlikte kültürel, tarihsel, doğal ve sanatsal değerlerin paraya dönüştürülmesinin kural haline gelmesi, korunmalarının ise istisna olarak görülmesi de normalleştirilmiştir.[4] Başta meslek odaları olmak üzere bu değerleri korumak için çaba harcayanlar da etkisizleştirildiği gibi bu etkisizleştirme de normalleştirilmiştir. (Resim 2)

Devlet adına denetim görevini üstlenmesi için yapım sürecinin her aşamasında yer alması gereken kimi yapı denetim görevlilerinin ya da iş güvenliği uzmanlarının şantiyede bulunmadan sadece kağıt üzerindeki varlıkları da normalleştirilmiştir, onların denetimsizliği ve ihmalleri neticesinde ortaya çıkan iş kazaları da. TMMOB Makine Mühendisleri Odası Bursa Şubesi tarafından 2021 yılında yapılan basın açıklamasında 6331 sayılı İş Sağlığı Güvenliği Kanununda işçi sağlığı ve güvenliğinin sağlanmasında Ortak Sağlık Güvenlik Birimlerinden (OSGB) en ucuz fiyatı veren firmalara iş sağlığı ve güvenliği işinin ihale edildiği belirtilmiş, OSGB’lerin de periyodik olarak yenilenen ihaleleri yeniden kazanabilmek amacıyla genellikle işverenin iş güvenliği konusunda önlem alması için öneride bulunmadığına ya da önlem alınması konusunda ısrarcı olmadığına dikkat çekilmiştir.[5] Altı çizilen bu hususlar söz konusu normalleştirmelerin açık birer göstergesidir.

POLİTİKA YAPICILAR VE YEREL YÖNETİMLERİN NORMALLEŞTİRDİKLERİ

Kentin şekillenmesine ilişkin genel çerçeveyi tanımlamakla sorumlu olan politika yapıcılar ve yerel yönetimlerin ortaya koydukları mevzuatlarda yer alan yasal boşluklar ve denetim eksikliği kenti inşa edenlerin görevlerini yerine getirirken gerçekleşen her türlü düzensizliğin ve usulsüzlüğün normalleştirilmesine de zemin hazırlıyor. Bu noktada kilit role sahip politika yapıcıların ve yerel yönetimlerin attığı her adımın kentleşmede olumlu ya da olumsuz mutlaka bir karşılığı vardır. Özellikle kentsel dönüşüm ve af politikaları kentlerin sağlıklı gelişmesine ve büyümesine olumsuz etki ederek 6 Şubat 2023 depremlerinde olduğu gibi afetlerde yaşanan kayıplara da zemin hazırlamaktadır.

Ruşen Keleş kentsel dönüşümün kendiliğinden gelişen bir süreç olmadığına vurgu yaparken, toplumsal, ekonomik, kültürel ve çoğu zaman da siyasal kaygılarla kenti oluşturan parçaların nasıl kullanılacağına ilişkin kararların dışarıdan bir müdahale ile gerçekleştiğini belirtmektedir.[6] Bu müdahalede ise en çok payı olan da elbette ki yerel yönetimler ve politika yapıcılardır. Özden merkezi yönetimin baskısının ve etkisinin 2000 sonrası yapılan yasal düzenlemelerin de katkısıyla kentsel dönüşüm uygulamalarında giderek daha fazla hissedilir hale geldiğini ifade etmektedir.[7] Yerel yönetimlerin katılım ve müzakere süreçlerine kapalı ve katı tutumları da göz arda edilmemelidir. Yine müteahhitlerin rant kaygısı ile şekillenen kentsel dönüşüm politikalarında uygulama birliğinin bulunmaması, yüksek rantlı bölgelerde kat yüksekliği artışları (Resim 3) ya da tıpkı Sulukule örneğinde olduğu gibi kentsel dönüşümün bölgesel soylulaştırmaya (!) aracı edilmesi, başka bir deyişle yerinden edilme kentsel dönüşüm politikalarında normalleştirilen temel hususlardır. Geray kentsel rantların imar planı ve kararlarıyla yaratıldığına, ancak bu kararların oluşturduğu taşınmaz değer artışlarının maliğin ya da arsa vurguncusunun cebine gittiğine dikkati çekmektedir.[8] Bu bağlamda uygulanan kentsel dönüşüm politikaları çoğu zaman belli kesimlerin zenginleşmesine imkan tanırken, bazı kesimlerde de mağduriyetlere yol açmaktadır.

Diğer taraftan en son 2018 yılı Haziran ayında “imar barışı” adı altında devletin kaçak yapılarla barışması(!), beyana esas bu barışma sürecinde tüm sorumluluğun yapı sahibine yüklenmesi ve böylelikle kaçak yapıların kayıt altına alınması da devlet eliyle normalleştirilmiştir. (Resim 4) İmar afları özellikle seçim dönemine yakın dönemlerde kaçak yapı inşasına “nasılsa af çıkacak” anlayışının yerleşik hale gelmesiyle toplumda da karşılık bulmuştur. Türkiye’de son imar barışıyla birlikte 7.371.726 adet bağımsız bölüm için 3.182.501 adet yapı kayıt belgesi alınmıştır. En çok başvuru yapılan ilk 5 il sırasıyla İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya ve Muğla illeridir. Bu illerden sadece İstanbul`da yaklaşık 1.078.409 adet bağımsız bölüm yapı kayıt belgesi almıştır.[9] Bilimsel araştırmalara göre Marmara depreminden sonra yakın bir zamanda yine aynı bölgede yüksek büyüklüklü başka bir deprem beklentisinin olduğu dikkate alındığında, bu veriler söz konusu durumda burada yaşanabilecek kayıpların ne derece büyük olabileceğinin de bir habercisidir.

Benzer olarak 2B politikaları da orman alanlarının işgalinin normalleştirilmesine neden olmuştur. Orman arazileri bazı fırsatçılar tarafından işlevsizleştirilmiş ve 2B arazisi olma niteliğine kavuşturulmuştur. Üretilen bu politikalar, defalarca başvuru süresi uzatılan satışlar, kaçırılmayacak bir fırsat (!) olarak nitelendirilen aflar (Resim 5, 6) işgallerin de kaçak yapılaşmanın da devlet eliyle normalleştirilmesinin bir aracı olmuştur. Bugün 10 ilde yaşanan yıkımların ve kayıpların nedenlerinden birinin de aflar olduğunu söylemek hiç de yanıltıcı olmayacaktır.

Elbette konuyu eğitim politikaları üzerinden de değerlendirmek oldukça önemlidir. Türkiye genelinde sayısız mimarlık ve mühendislik bölümlerinin açılmış olması ve bu bölümlerin bir kısmının yetersiz sayıdaki akademik kadroyla ve ayrıca mimarlık disiplininde Gürdallı ve Yücel`in tanımı ile “mimarlığın kendiliğindenliği” ve “sezgisel bilgisinden” uzak bir eğitim anlayışıyla mezun veriyor olması da eğitim politikalarında normalleştirilen temel hususlardır.[10] Diğer taraftan pandemi dönemiyle birlikte eğitim hayatının bir parçası olan ve Kahramanmaraş depremi sonrası da tartışmalarla birlikte gündeme gelen Türkiye genelinde yüksek öğretim kurumlarında eğitime uzaktan eğitimle devam edilmesi kararı da tıpkı pandemi dönemindeki eğitimin yetersizliğini ve niteliksizleşmesini normalleştirdiğimiz bir sürece çekiyor bizi. Alınan bu kararla kendi hayatının dışında, toplumun da hayatına yön verecek olan, ancak meslek eğitiminin yalnızca bir buçuk yılında yüz yüze eğitim görmüş bir neslin uygulamadan, akademik bakış açısından uzak, diploma sahibi birer meslek adamı olmaları da ne yazık ki normalleştiriliyor.

Politika yapıcılar ve kenti inşa edenlerin bu normalleştirmeler sırasında buluştukları ortak payda her iki kesimin de kenti yaratma sürecindeki bilimden ve söylediklerinden uzaklaşan kararları ve davranışlarıdır. Bilimin evrensel ilkelerini göz arda ederek geliştirilen politikalar neticesinde seçilen yerleşim yerleri, inşa edilen ya da barışılan tüm yapılar bugün toplam 10 ilde yerle bir olmuştur. Diğer taraftan deprem yönetmeliği sonrası yapılmış olan yeni yapıların da aynı kaderi paylaşması sorunun sadece mevzuat ve politikalarla sınırlı olmadığının da bir göstergesidir.

TOPLUMUN NORMALLEŞTİRDİKLERİ

Toplumun ilk normalleştirdiği hiç kuşkusuz ki tüm bu olan bitene karşı tutunulan sessiz tavırdır. Müteahhittin rant kaygısından, pek çok alanda kamu kurumlarındaki usulsüz uygulamalara, etik dışı her türlü davranışa karşı bir tutum sergilenmemesi normalleştirilmiştir. Toplum kentsel dönüşümün bir aktörü değil seyircisi olmayı, ranta yenik düşmeyi, yerinden edilmeyi normalleştirmiştir. Oysaki Görgülü kentsel dönüşüm kararlarıyla ilgili olarak bu kararlara ilişkin ortaya konulacak temel kriterlerin yerel toplumla birlikte geliştirilmesinin esas olması ve hiçbir kesimin dışlanmaması gerektiğine (kalıtımcılık) vurgu yaparken, sürece dahil olan tüm aktörlerin kentsel dönüşümü bir proje olarak değil içselleştirilmesi gerekli olan uzun vadeli bir süreç olduğuna (geniş kapsamlılık/zamanlama) işaret etmektedir.[11] Bu sürecin içselleştirilmesi toplumun katılımıyla söz konusu olabilir. Ancak ne yazık ki bu katılımcı rol toplum tarafından yeterince benimsenememiştir.

Toplum önüne kaçırılmayacak fırsat (!) olarak sunulan kararları, kanunları normalleştirmiştir. Ve en acısı maddi manevi kayıpla son bulan her türlü afet kimi kesimler tarafından kader olarak görülüp normalleştirmiştir. Günümüzde toplum tarafından görmezlikten gelinen ve normalleştirilen her şey aslında sağduyulu bir toplum olma yolundaki iyi niyetli adımlara da engel olmaktadır. Descartes sağduyuyu insanı hayvandan üstün kılan en temel yetilerden biri olarak tanımlarken, sağduyunun insanlara eşit dağıtıldığını savunmaktadır.[12] İnsanlar bu yeti sayesinde doğruyu yanlıştan ayırt edebilirken, diğer taraftan insanların kanıları arasında farklılıklar bulunabilir. Descartes bu farklılıkları bazılarının diğer bireylerden daha akıllı olmalarından değil, zihinlerini gerektiği gibi iyi kullanamamalarından kaynaklandığına işaret ederek, zihnin sağlamlığından ziyade iyi kullanılmasının önemine dikkati çekmektedir.[13] Bu bağlamda tüm bu yaşananlar karşısında sağduyusunu kaybetmiş, bilimden uzaklaşmış bir toplumun sağlıklı karar alması ve yapılan yanlışları görmesi de mümkün olmayacaktır.

SONUÇ YERİNE

“Karşılıklı suya yazıp-çizen insanlarımız, tartışmayı öğrenemeyecekler bir türlü… Tartışamayınca geleceğin gerçek yoluna giremeyeceğiz besbelli”

23 Mart 1998, Cengiz Bektaş[14]

Cengiz Bektaş, Kentli Olmak ya da Olmamak isimli kitabında son yıllarımızın bir gerçeği dediği “suya çizmek” ifadesine vurgu yapıyor ve şöyle tanımlıyor: “Siz ne söylerseniz söyleyin, karşınızdakinin bir kulağından girip öbür kulağından çıkması… Durmadan kendi bildiklerini (ya da bildiğine inandıklarını) yineleyip durması” ve diyor ki “Sözleriniz suya çizilmiş gibi oluyor… İz kalmıyor hiç söylediklerinizden”

Bektaş`ın bu söyleminden yola çıkarak bugüne kadar Türkiye`de kentin inşasında bilimin söylediklerinin suya çizildiğini söylemek mümkün. Bu durumun en önemli nedenlerinden biri ise başta politika yapıcıların ve kenti inşa edenlerin kentin gelişim sürecinde kendi bildiklerini yapmış olmaları ve toplumun da buna duyarsız kalmasıdır. Şimdi hızla(!) yeniden inşa etmeye ve normalleşmeye çalıştığımız afet kentlerinde kenti yeniden kurabilmek ve kentli olabilmek için hiç şüphesiz ki en önemli yol gösterici bilim olmalıdır. Çünkü bilimin önemli misyonlarından biri de “toplum gözünden görünenin ötesini” görmesidir.

Unutulmamalıdır ki kentin asıl sahibi toplumdur. Kenti inşa edenler, politika yapıcılar ve yerel yönetimler topluma karşı bu bağlamda sorumludur. Bu sorumluluklar yok sayılamaz ve bunlardan kaçınılamaz. Ancak tüm bu sorumluluklar bilimle yönünü bulmalıdır. Afet sonrası normalleşebilmek için tüm paydaşların ortak sorumluluğu bugüne kadar normalleştirilenlerin gözden geçirilmesi ve bu alışılagelen düzensizliğe son verilmesidir. Uğruna emek vermeye gönüllü olunan her şeyin başarılması mümkün olduğu gibi kenti yaratan tüm paydaşların bu ortak sorumluluk altında başarıya ulaşması da bilimle mümkündür.

Karşımızdaki bu büyük resim geçmişteki afetler sonrası alınan tüm kararların, çıkarılan kanunların, verilen sözlerin de suya çizildiğini göstermekte. Gölcük’teki, Düzce’deki, Van’daki, Elazığ’daki, İzmir’deki çığlıkların da bir kulağımızdan girip öbür kulağımızdan çıktığını da… Ve arada geçen sürede belli ki kendi bildiklerini yineleyip durmuş kenti inşa edenler, bilememişiz tartışmayı, bulamamışız yolumuzu… Belli ki kentli olmayı, ona sahip çıkmayı becerememişiz… Başaramamışız besbelli…

NOTLAR

[1] URL1.

[2] Lynch, 1996.

[3] Gürdallı; Yücel, 2010.

[4] Keleş, 2010. Koçak, 2011.

[5] URL3.

[6] Keleş, 2010.

[7] Özden, 2010.

[8] Geray, 1998.

[9] Ersavaş Kavanoz; Erdem, 2022.

[10] Gürdallı; Yücel, 2010.

[11] Görgülü, 2006.

[12] Descartes, 1994.

[13] Durakoğlu; Ay, 2012.

[14] Bektaş, Cengiz, 2004, Kentli Olmak ya da Olmamak.

KAYNAKLAR

Durakoğlu, A.,; Volkan, A. Y., 2012, Descartes ve Searle’de Zihin Problemi, FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, sayı:13, ss.187-200.

Ersavaş Kavanoz, S.,; Erdem, (2022). N. İmar Barışı Uygulamasının Değerlendirilmesi: Trabzon Örneği., Planlama, cilt:32, sayı:2, ss.205-220.

Geray, C., 1998, Kentsel Yaşam Kalitesi ve Belediyeler, Türk İdare Dergisi, cilt:70, sayı:421, ss.323-346.

Gürdallı, H.,; Yücel, A., 2010, “Mimarın Formasyonunda Formel Mimarlık Eğitiminin Yeri”, İTÜDERGİSİ/a, cilt:5, sayı:1.

Keleş, R., 2010, Kentleşme Politikası, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara.

Koçak, H., 2011, Kent-Kültür İlişkisi Bağlamında Türkiye’de Değişen ve Dönüşen Kentler, Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, cilt:6, sayı:2, ss.259-269.

Lynch, K., 1996, Çevrenin İmgesi, (çev.) İ. Özdemir, Cogito: kent ve kültür, Yaz (8): ss.153-161.

Özden, P. P., 2010, “Türkiye’deki kentsel dönüşüm politikaları ve uygulamalarına eleştirel bir bakış. Kentsel Dönüşümde Politika, Mevzuat, Uygulama, Avrupa Deneyimi, İstanbul Uygulamaları, ss.194-255.

René Descartes, 1994, Metot Üzerine Konuşma, (çev.) Sahir Sel, Sosyal Yayınlar, İstanbul.

URL1. https://www.tdk.gov.tr/ [Erişim: 19.02.2023]

URL2. https://bulten.imoizmir.org/tmmob-stamp-720/ [Erişim: 19.02.2023]

URL3. https://mmo.org.tr/bursa/haber/denetimsizlik-de-cinayetleri-de-suruyor Erişim: 19.02.2023

URL4. https://bolu.csb.gov.tr/imar-barisi-haber-226425 [Erişim: 19.02.2023]

URL5. https://samsun.csb.gov.tr/2-b-arazileri-ile-tarim-arazilerinin-satisi...-haber-270248 [Erişim: 19.02.2023]

“Yapı Müteahhitlerinin Sınıflandırılması ve Kayıtlarının Tutulması Hakkında Yönetmelik” Resmî Gazete,  Tarih: 02.03.2019 Sayı: 30702

Bu icerik 623 defa görüntülenmiştir.