422
KASIM-ARALIK 2021
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK GÜNDEM

Konut ve Kent Krizi

Asuman Türkün, Prof. Dr., YTÜ Şehir Bölge Planlama Bölümü

“Yaşam hakkı, sağlık hakkı, çevre hakkı, eğitim hakkı, yerleşme ve seyahat hakkı, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı gibi pek çok hakkın gerçekleşmesi için ön koşulun konut hakkı olduğu kabul edilmiş bir olgudur ve pek çok uluslararası sözleşmenin de konusudur.” “Pek çok ülkede konutun tüm kentsel altyapı ve hizmetlerle birlikte yurttaşlara sağlanması devletin anayasal görevi olarak görülüyor; bunun nedeni ise piyasa mekanizmasının adaletli bir bölüşümü sağlayamayacağı ve ahlaki birtakım normlarla konut ihtiyacının karşılanması gereği. Konut çok işlevli niteliği ile diğer metalardan farklı özelliklere sahip, bu nedenle ‘talep’ yerine ‘ihtiyaç’ üzerinden ele alınması gerekiyor.” “Türkiye’de de önceliklerin belirlendiği bir konut politikasının geliştirilmesi gerekiyor, kimin için konut üretileceği çok önemli. Kiracılık oranları ve kiralar artıyor, yurt sorununu çözemeyen öğrencilerin ortak kiralık ev bulma şansları azalıyor. Devletin kiralık sosyal konutların üretimi, kolektif mülkiyet biçimlerinin geliştirilmesi, kooperatiflerin desteklemesi, kira kontrollerinin ve desteklerinin sağlanması gibi farklı alternatifler üzerinden barınma güvencesinin sağlandığı destek mekanizmalarını geliştirmesi gerekiyor.”

 

Son dönemde artan kira ve mülk fiyatları, öğrencilerin yurt ve barınma sorunları hem dünyada hem Türkiye’de neoliberal kent ve konut politikalarının yol açtığı kentsel krizi yeniden sorgulamamıza yol açtı. Kapitalist kentlerde bu sorunlar yeni değil; barınma meselesi özellikle dar ve orta gelirli kesimler için önemli bir kriz alanı. Devletler piyasa koşulları içinde “yaşamaya elverişli konutlara” erişimde zorluk yaşayan toplumsal sınıflar için zaman zaman farklı çözümler üretmeye çalıştı. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa devletleri “refah devleti” politikaları çerçevesinde çok sayıda kiralık sosyal konut yapımını gerçekleştirdi. Türkiye’de ise kaynak yetersizliği nedeniyle “gecekondu”, kentlere göç eden kitlelerin konut ihtiyacını çözen ve emek ücretlerini düşüren maliyetsiz bir çözüm olarak kabul gördü. Ancak 1980 sonrası uygulanan neoliberal ekonomi politikaları refah devleti uygulamalarının geri çekilmesi ve kamu hizmetleri ile sosyal konutların özelleştirilmesiyle sonuçlandı. Bu rövanşist ekonomi politikalarının etkilerini, ücret ve sosyal hakların kaybı, ekonomik krizler, iş kayıpları gibi pek çok bileşenle birlikte düşünmek gerekiyor. Bu süreçte kentlerde “kullanım değerinin” yerini büyük ölçüde “değişim değeri” aldı ve aşırı birikmiş sermayenin kent mekânına yapılan yatırımlarla ciddi bir birikim yapması sağlandı.[1]

Kentlerin kamusal alanları ve müşterekleri özelleştirilerek orta ve üst gelirli kesimlerin kullanımına açıldı; öte yandan piyasa aktörlerine terk edilen konut üretimi üst gelir grupları için üretilmiş konutlarda arz fazlalığı yaratırken bu piyasalara erişim şansı olmayan kesimleri tamamen ortada bırakmış oldu. Bu krizin temelinde konut ve çevresinin bir yaşam alanı ve toplumsal ihtiyaç olarak öne çıkan işlevi ile spekülatif yatırım aracı olarak işlevi arasındaki çatışma bulunmaktadır. Eşitlik gibi ahlaki bir önceliği olmayan, konut hakkını ve kamunun sorumluluğunu göz ardı eden bu bakış açısının adaletli bir bölüşümü sağlaması zaten mümkün değil.

Henri Lefebvre, kapitalizmin bu aşamasında artık “şeylerin [metaların] mekânda üretiminden mekânın kendisinin [meta olarak] üretimine” geçildiğini söylüyor.[2]

Lefebvre’e göre kapitalizmin mekânı “soyut mekân”dır. Şiddet tekelini elinde bulunduran devlet bu mekânı kurarken “bir marangoz rendesi, bir buldozer ya da bir savaş arabası ile” mekânı homojenleştirir; “direnen ve tehdit eden her şeyi, kısaca söylersek farklılıkları yerle bir” eder.[3]

Şengül’e göre “birbirinden çok farklı tarihsellikleri olan iki mekân, kapitalizm açısından pazarda alınıp satılan soyut birer parsel ya da binadan başka bir şey değildir.”[4]

Benzer bir şekilde Madden ve Marcuse’a göre “metalaştırma”, şeylerin kullanım değerinden ve diğer kültürel ilişkilerden koparılması; örneğin konutun “ev” gibi kullanım değerine işaret eden toplumsal ve duygusal kodlarından uzaklaştırılarak bir ekonomik yatırım aracı olarak dayatılmasıdır.[5]

1980’lerden bu yana yaygınlaşan finansal serbestleşme, genişleme, tabana yayılma politikalarının 2000’lerde ucuz kredi bolluğuyla birleşmesiyle hem şirketlerin hem de hane halklarının kredilerinin ve borçlarının yükseldiğini ve finansal alanın ekonomi üzerindeki hakimiyetinin arttığını görüyoruz.[6]

2008’de insanları işsiz ve evsiz bırakan gayrimenkul krizi sektörde bir süre gerilemeye neden olsa da giderek çok daha büyük ve güçlü küresel finans aktörleri sürece dahil oluyor. Dünyanın pek çok büyük kentinde yabancı küresel şirketlerin konut ve gayrimenkul sahipliğinde ciddi bir artış olmuş, kent toprakları üzerinde dönüşüm baskısı ve şiddeti artmıştır. Sassen bu durumu kimsenin tam olarak kavrayamadığı bir “canavar” olarak tarif ediyor ve küresel şirketlerin satın almalarının eşitlik, demokrasi ve kent hakları konusunda ciddi bir tehdit oluşturduğunu vurguluyor.[7]

Bu satın almaları bir tür madencilik faaliyetine benzeten Sassen, bir yerden yeterli kazancı elde eden finans şirketlerinin geriye ne tür bir tahribat bıraktıkları ile ilgilenmediğini söylüyor. Boş konutların arttığı, tarihselliğini ve sosyo-mekânsal çeşitliliğini yitiren kentlerde artık gerçek bir kentlilikten söz edilemeyeceği ifade ediliyor.[8]

Yaşam hakkı, sağlık hakkı, çevre hakkı, eğitim hakkı, yerleşme ve seyahat hakkı, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı gibi pek çok hakkın gerçekleşmesi için ön koşulun konut hakkı olduğu kabul edilmiş bir olgudur ve pek çok uluslararası sözleşmenin de konusudur. Türkiye konut hakkını düzenleyen pek çok uluslararası sözleşmeye taraf olmuş; ayrıca 1961 ve 1982 Anayasalarında da konut hakkı konusu düzenlenmiştir. Pek çok ülkede konutun tüm kentsel altyapı ve hizmetlerle birlikte yurttaşlara sağlanması devletin anayasal görevi olarak görülüyor; bunun nedeni ise piyasa mekanizmasının adaletli bir bölüşümü sağlayamayacağı gerçeği ve ahlaki birtakım normlarla konut ihtiyacının karşılanması gereği. Konut çok işlevli niteliği ile diğer metalardan farklı özelliklere sahip, bu nedenle “talep” yerine “ihtiyaç” üzerinden ele alınması gerekiyor.[9]

Konut sorununun serbest piyasa dengelerine bırakılarak çözülmesinin mümkün olmadığı ve bu çok katmanlı sorunun ağırlaşmasının izlenen politikalar ile yakından ilişkisi olduğu artık açıkça anlaşıldı. Türkiye’de de 2005 yılından sonra kent mekânında büyük kentsel projelerin ve düşük gelirli konut alanlarda kentsel dönüşüm uygulamalarının hız kazandığını görüyoruz. Her durumda bankalara borçluluğu dayatan bu sistem, denetleme ve destek mekanizmaları kurulmadığı sürece yeni mağduriyetler üretiyor, insanların yaşam ve barınma koşullarını daha da kötüleştiriyor. Üretilen konutlar ülkedeki ihtiyaca ve ödeme kapasitesine uygun olmadığı için boş konutların sayısı artıyor ve yurtdışından gelecek müşterilere bel bağlanıyor. Sadece İstanbul’da 260.000 civarında boş konut olduğu tahmin ediliyor ve bunların büyük çoğunluğu 2008 sonrası inşa edilen konutlar. COVID-19 salgını, insan onuruna yakışır yaşam hakkının en önemli belirleyicilerinden olan yaşamaya elverişli konut hakkının ne kadar “yaşamsal” olduğunu açıkça gösterdi.[10]

Konut sorunu “teknik” değil “politik” bir sorundur.[11] Adaletli olması beklenen konut politikaları, düşük gelir, işsizlik, yoksulluk gibi pek çok sorunu dikkate almak durumundadır. Böyle bir öncelik kamu kaynaklarının seferber edilmesini gerektiriyor. Almanya, İspanya gibi birçok ülke, kiraların sınırlandırılması veya dondurulmasının yanı sıra boş duran konutların kamulaştırılması ve yeniden kiralık sosyal konut uygulamalarının canlandırılması gibi kamu yararını öne çıkaran çözümler bulmaya çalışıyor. Türkiye’de de önceliklerin belirlendiği bir konut politikasının geliştirilmesi gerekiyor, kimin için konut üretileceği çok önemli. Kiracılık oranları ve kiralar artıyor, yurt sorununu çözemeyen öğrencilerin ortak kiralık ev bulma şansları azalıyor. Devletin kiralık sosyal konutların üretimi, kolektif mülkiyet biçimlerinin geliştirilmesi, kooperatiflerin desteklemesi, kira kontrollerinin ve desteklerinin sağlanması gibi farklı alternatifler üzerinden barınma güvencesinin sağlandığı destek mekanizmalarını geliştirmesi gerekiyor.

NOTLAR

[1]Harvey, D., 2008, “The Right to the City”, New Left Review, sayı:53, ss.23-40.

[2]Lefebvre, H., 2014, Mekânın Üretimi, (çev.) I. Ergüden, Sel Yayıncılık, İstanbul.

[3]Lefebvre, 2014, s.294.

[4]Şengül, H. T., 2001, “Sınıf Mücadelesi ve Kent Mekânı”, Praksis, sayı:2, ss.9-31.

[5]Madden, D.; Marcuse, P., 2016, In Defense of Housing, Verso, Londra.

[6]Bedihanoğlu, P., 2019, “Finansallaşma, Yeni Sınıfsal Çelişkiler ve Devletin Dönüşümü”, Çalışma ve Toplum, sayı:1, ss.371-387.

[7]URL1. “Who owns our cities – and why this urban takeover should concern us all”, https://www.theguardian.com/cities/2015/nov/24/who-owns-our-cities-and-why-this-urban-takeover-should-concern-us-all [Erişim: 25.10.2021]

[8]URL1.

[9]Tekeli, İ., 2009, Konut Sorununu Konut Sunum Biçimleriyle Düşünmek, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.

[10]“Cihan Uzunçarşılı Baysal ile söyleşi: ‘Konut hakkı kriterlerine uygun sosyal konutlara ihtiyaç var’”, https://sendika.org/2021/09/cihan-uzuncarsili-baysal-ile-soylesi-konut-hakki-kriterlerine-uygun-sosyal-konutlara-ihtiyac-var-kadikoy-belediyesi-akademi-631572/ [Erişim: 25.10.2021]

[11]Madden; Marcuse, 2016.

Bu icerik 700 defa görüntülenmiştir.
<p><strong>1. </strong>Görsel: Çiğdem Demir</p>