422
KASIM-ARALIK 2021
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

Bir Kriz Olarak COVID-19 Salgını Sonrası Eğitim Mekânları

Pınar Gökbayrak, Mimar, PAB Mimarlık

Pandemiyle birlikte çevrimiçi platformlara taşınan eğitim sisteminin bağlamından kopardığı eğitim mekânları, yeni dönemle birlikte tekrar fizikselleşti. Salgının öğrettiklerini gündemine alarak konuyu yeniden tartışmaya açan yazar, olası krizlere karşı “toplumsallığı, birbirinden öğrenmeyi, birbiriyle dayanışmayı, bir topluluk olabilmeyi, kapsayıcı ve bütünü gözetebilmeyi” sağlayabilen eğitim mekânlarının önemine dikkat çekiyor.

 

Çok katmanlı bir değişimin içinden geçtiğimiz bir yüzyıldayız. Teknolojide yaşanan ve ardı arkası gelmeyen devrimsel yenilikler bir yandan, doğa ile kurduğumuz ilişkinin kırılganlaşması diğer yandan, insanlık için bir paradigma değişiminden bahsetmek mümkün görünüyor. Dünyayı algılayışımız değişir ve toplumsal yapılar dönüşürken, sanayi devrimi sonrası verimli işgücü elde etmek üzere kurgulanan formel eğitim sisteminin değişmez kalması elbette ki çok mümkün değil. Bir süredir eğitimciler arasında alternatif eğitim modelleri tartışılırken, eğitimin mekânının da bu eğitim modellerindeki etkisi gündeme gelmeye başlamıştı. Fiziksel ortamı, bir çocuk için yetişkinlerden ve akranlarından sonra üçüncü öğretmen olarak tarifleyen[1] yenilikçi eğitim yaklaşımlarıyla birlikte, mekânın eğitimin içeriği ile ilişkisi daha çok sorgulanmaya başlanmıştı. 20. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak devam eden bu tartışmaların evrilerek geldiği noktada öğretmenin tek yönlü ve didaktik, bilgi aktarımına dayalı eğitme pratiğindense öğrenciyi merkeze alan, öğrencilerin aktif olarak deneyerek, keşfederek ve birbirinden öğrendiği, daha demokratik ve eğitme yerine öğrenme odaklı bir eğitim yaklaşımı ön planda. Eğitim yaklaşımlarında tüm bu değişimler ve tartışmalar sürerken, eğitim yapılarının hâlâ birkaç şablon şemaya sıkışması, mimarların da bu dönüşüme yeterince kulak vermeyerek konvansiyonel mekân kurgularına sadık kalması pek çok potansiyelin ıskalanmasına neden oluyor.

PAB Mimarlık olarak eğitim ortamlarının mimar gözüyle yeniden düşünülmesi gerektiğine, mekânın eğitimin pratik edilme biçimine etki edebilecek güçlü bir araç olduğuna, hem öğretmen hem öğrenci için bir kolaylaştırıcı olabileceğine ve hatta kimi durumda eğitim ortamındaki rolleri ve hiyerarşiyi alaşağı edebilecek gücüyle bir katalizör görevi görebileceğine inanıyoruz.

Öğrenciyi merkeze alan bir eğitim modeline eşlik edecek bir yapıda tek yönlü bir sınıftan, tahtanın önünde yeri belirlenmiş öğretmen kürsüsünden veya arka arkaya dizilmiş öğrenci sıralarından bahsedilemeyeceği çok açık. Örneğin, sınıf içinde yetişkin-çocuk arasındaki veya diğer bir ifadeyle aktaran-dinleyen arasındaki hiyerarşinin kırılmasını, rollerin yeniden tanımlanmasını kolaylaştıracak şeylerden biri yönsüz sınıflar olsa gerek. Sınıf içindeki hiyerarşik kurgunun kırılmasının bir adım sonrası ise öğrenme sürecinin aslında derslikten ibaret olmadığının, sınıf dışı ortak alanlarda devam ettiğinin farkına varmak. Bu nedenle ortak kapalı alanlar olan koridorları, içinden geçilip gidilen ara mekânlar yerine, duraksanan, karşılaşılan, sosyalleşilen, birbirinden öğrenilen ortak alanlar olarak kurgulamak, eğitimin okulun iç ve dış mekânlarında bir bütün olarak devam ettiğini, sınıf dışı alanların enformel öğrenme mekânları olarak tasarlanabileceğinin ayırdında olmak gerekiyor. Okul ortamlarına ilişkin bir diğer unutulan alanın ise açık alanlar olduğunu, salgın sırasında yeterli ya da nitelikli açık alanı olmayan okulların dersleri sürdürebilmek için yaşadıkları zorluklardan hatırlayabiliriz. Oysa, zaten az katlı olan çoğu okul yapısında kolayca açık havaya ulaşabilmek, en azından zemin kat sınıflarının bahçe ile doğrudan ilişki kurabilmesini sağlamak mimari olarak ne kadar zor olabilir? Dersin güzel havalarda açık alana kolayca taşmasını sağlarken, öğrencinin mekânsal deneyimini zenginleştirecek ve ders işleyişine yeni bir katman ekleyecek olması düşünüldüğünde, açık alan-kapalı alan ilişkisinde farklı arayışların peşinden gitmenin kolayca atlanmış bir potansiyel olduğu çok açık. Öte yandan açık alan kurgusu, sadece dersin dışarı taşması için değil, ders dışı saatlerde öğrencilerin bir araya gelecekleri ortamların da nitelikli tasarlanmasının bir parçası. Asfaltla kaplanmış ve otopark olarak kullanılan okul bahçeleri yerine, farklı yaş gruplarına yönelik çeşitlenmiş, farklı karakterlerde alt mekânlarıyla nitelikli bir açık alan kurgusunun çocuğun gündelik yaşantısına etkisi gözden kaçırılamayacak kadar kritik. Dönüşecek sınıflar, önceliklendirilecek ortak alanlar ve açık mekânıyla birlikte ele alınacak okul yapıları, yenilikçi eğitim yaklaşımlarının uzantısı olarak mimari bir kurgu içinde karşılığını bulmalı. (Resim 1-3)

COVID-19 SONRASI

Eğitim ortamlarındaki tüm bu tartışma ve dönüşümün, içinden geçtiğimiz COVID-19 salgını ile ciddi bir sekteye uğradığı ise çok açık. Salgının en derin ve uzun vadeli etkilerinden birini eğitim ortamında göreceğimizi kolaylıkla söyleyebiliriz. En görünür etki, elbette bir buçuk sene süren uzaktan eğitim sürecinde eğitim olanaklarına eşit erişim imkânı olmayan pek çok öğrencinin telafisi zor olan kayıpları oldu. Bu kaybın uzun vadeli etkilerini ise önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Bir diğer yandan ise, dönüşmeye başlamış eğitim modellerinde hızlı bir geriye dönüş yaşandı. Öğrenciyi merkeze alan, öğrenci etkin bir sistem için çabalanırken, ekran önünde tek yönlü anlatımları takip etmekten ibaret bir öğrenme sürecinin aktörleri oldu öğrenciler. Yenilikçi eğitim modelleri ve bu modellere uygun mekânsal kurgular için elde edilen kazanımların kaybolmaması çok önemli. Bu nedenle, salgının öğrettiklerini de dikkate alarak, eğitim mekânlarını yeniden sorgulamak için doğru bir zaman gibi görünüyor. Salgın süreci her ne kadar eğitim ekosisteminin tüm paydaşları için zorlu ve bilinmezlerle dolu olsa da, bu sürecin bir o kadar da öğretici ve gelecek projeksiyonları için önemli bir veri kaynağı oluşturabileceğini görmek gerekiyor. Bu anlamda daha geniş perspektifli çalışmalar için Eğitim Reformu Girişimi gibi sivil inisiyatiflerin salgın ortamında okul deneyimi üzerine gerek veri toplamaya gerekse geleceğe dönük farkındalık oluşturmaya yönelik yaptığı araştırmalar takip edilebilir. (Resim 4)

Bu noktada, COVID-19 salgınının, şiddeti gittikçe artan iklim krizine paralel olarak uzmanların altını çizdikleri üzere, gelecek pek çok farklı olası yeni krizden biri olduğunun farkına varmak gerekiyor. Antroposen Çağı’nın insan merkezli yaşam kurgusunda doğadan kopan, doğayla tek taraflı ve faydacı bir ilişki kuran yaklaşımın sonuna geldiğimizi, farklı coğrafyalarda birebir yaşadığımız çeşitli afet ve krizlerle deneyimlemeye başladık. COVID-19 salgınının öğrettiklerini ve hatırlattıklarını da bu anlamda gelecek kriz zamanlarına adapte olabilecek, esnek kurgular oluşturmak için gözden geçirmekte fayda var.

Okul ortamının çocuğun sadece akademik gelişimini değil, fiziksel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimini de sürdürdüğü bir kamusal alan olduğunun bilinciyle baktığımızda, salgın dönemindeki uzaktan eğitimin ne denli yavan ve yetersiz kaldığını da daha rahat görebiliriz. Çocuğun ailesinden sonra ilk defa toplumsal yapının bir birey olarak parçası olduğu, kendisini ve dünyayı keşfettiği okul ortamının oluşturduğu toplumsallık içinde, farklı yaş gruplarının bir aradalığı farklı bir sinerji doğurur. Bu sinerjinin oluştuğu, toplumsallığın çok katmanlı yaşandığı sınıf dışı ortak alanların önemini, salgında bu sosyal ortamdan mahrum kalan öğrencilerin gündelik yaşantılarında ne yazık ki gözleyebildik. Okulu okul yapan da aslında tam da salgında yokluğu çekilen bu çok katmanlı toplumsallıktı, ortak alanlardı; bu alanlar farklı, yeni veya tanımadık olanla karşılaşma, tanışma, birbirinden öğrenme alanlarıydı. Bu karşılaşmalar için ise mekânsal bir birliktelik gerekir, okul tam da bunun için vardır. Dolayısıyla gelecek olası krizlere karşı dayanıklı olabilmek, bu bakış açısıyla kurgulanmış bir okul ortamında, toplumsallığı, birbirinden öğrenmeyi, birbiriyle dayanışmayı, bir topluluk olabilmeyi, kapsayıcı ve bütünü gözetebilmeyi sağlayarak mümkün olabilir.

Gelecek senaryoları için öğrenciyi merkeze alan, ama bununla birlikte bir toplumsallık yaratarak tüm paydaşlarını kuşatan ve kapsayan bir okul ortamı için, bir başka gereklilik ise belirsiz bir geleceğe dönük olarak adaptasyon becerisi yüksek, esnek kurgular olabilir. Kriz zamanları en çok, hızlı adapte olabilmeyi gerektirir. Salgında da belirsiz koşullar karşısında hızlı karar vermek, çabuk harekete geçebilmek ve adapte olabilmek gerekti. Bu hızlı adaptasyon becerisi aslında esnek bir yapı gerektirir. Eğitim ortamlarının paydaşlarının, içerik bileşenlerinin esnekliği kadar okul yapılarının da esnekliği önem kazanır. Örneğin COVID-19 salgınında yeni ihtiyaçlara göre sınıfları, yemekhaneleri kolayca dönüştürebilmek, kişi sayılarını, oturma düzenlerini adapte edebilmek, açık alanları dersliğe çevirmek gerekti. Katı bir kabuğu olan okul yapılarının daha geçirgen olması, iç-dış sürekliliğinin sağlanabilmesi, ortak kapalı alanlarının farklı senaryolara uygun düzenlenebilmesi ya da dersliklerin iç koridor duvarlarının sabit olmak yerine, hareketli, kayar-katlanır, genişleyebilir, birleşebilir olması durumunda pek çok okul çok daha kolay yeni durumun gerektirdiği koşulları sağlayabilirdi. Üstelik bu yapısal esneklik peşi sıra zamansal, zihinsel ve davranışsal esnekliği de getirecektir.

Adaptasyon becerisi bir yandan mevcut yapının esnekliğini akla getirirken diğer yandan ise homojenlikten uzak, ihtiyaca uygun, yerine özgü çözümleri de düşündürür. Bu da elbette fiziksel ve sosyal bağlamıyla birlikte düşünülen iyi mimarlık işlerine işaret eder. Geçtiğimiz bir buçuk yıllık dönemde eğitim programı salgın sürecine adapte edilmeye çalışılırken, ülke homojen bir yapıda olmamasına rağmen tümel ve tekil çözümler üzerinden ilerlendiğini gördük. Oysa yere özgü çözümler, mikro müfredatlar, o coğrafyanın ihtiyaç ve imkanları doğrultusunda oluşturulabilseydi pek çok öğrenci için bu zorlu süreç daha kolay aşılabilirdi. Yeni krizlerde de yine tümel modeller yerine, yere özgü çözümlerin gerekeceğini görmek gerek. Eğitim modelini yere özgü kurgularken, elbette içinde bulunduğu fiziksel yapıyı da o yerin fiziksel ve sosyal koşullarını, farklı kriz durumlarındaki kırılganlıklarını ve ihtiyaçlarını gözeterek kurgulamak gerekecektir. Sözün özü, bu salgın bize aslında çok da iyi bildiğimiz bir şeyi, nitelikli mimarlığın ancak bağlamıyla birlikte tasarlanmış olan olduğunu da hatırlattı.

Bu noktada, yakın geçmişte Milli Eğitim Bakanlığı’nın başlattığı “Yaşayan Okullar” projesini anmakta yarar var. Bir önceki Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un kurguladığı çalışmada, on beş davetli mimar farklı bağlamlarda yirmiden fazla mevcut okulun geleceğe dönük olarak nasıl dönüştürülebileceği üzerine projeler üretti. MEB’in üzerinde durduğu yaklaşım, mahalleyle bütünleşik çalışan bir okul kurgusu, öğrencinin daha etkin olduğu, deneyimleyerek öğrendiği, mevcut müfredata eklemlenecek çeşitli atölyelerin de programa dahil edildiği bir okul yapısı tarif ediyordu. Beklenen, kırsalda ya da İstanbul’da tarihî bir yapıda, dezavantajlı bir mahallede veya iklim koşulları sert bir coğrafyada farklı bağlamlar için o yere özgü çözümlerin, yenilikçi eğitim yaklaşımları gözetilerek mimarlık aracılığıyla tercüme edilmesiydi. PAB Mimarlık olarak dahil olduğumuz bu süreçte, yola çıkış noktasının heyecan verici olduğunu söylemekle birlikte, konsept projelerin ardından sürecin duraksadığını not etmek gerekir. Bu deneyimin, mimarlar için yeni koşullarda okul ortamlarını düşünmek için bir fırsat olduğu aşikardı. Eğitim yapılarında katılaşmış şablonlardan çıkabilmek, gelecek senaryolarına yönelik eğitim ortamlarını yeniden sorgulamak için bu tip tartışma ve üretimlerin çoğalarak devam etmesi gerekiyor. (Resim 5-7)

Bir yandan da bu tartışmanın salt mimarlık ortamı içinde oldukça kısıtlı ve tek yönlü kalacağının farkına vararak, eğitimcilerle birlikte düşünmek, gelecek kuşakların ihtiyaç duyduğu eğitim yaklaşımlarını ve eğitim ortamlarını birlikte kurgulamak gerekiyor. Olası yeni kriz senaryoları ise ancak bu yeni kurguların sürekli ve dayanıklı olabilmesi için birer düşünme fırsatı olabilir.[2]

*Görseller aksi belirtilmedikçe PAB Mimarlık arşivinden alınmıştır.

NOTLAR

[1] 1960’larda İtalya’da eğitimci ve pedagog Loris Malaguzzi’nin geliştirdiği Reggio Emilia eğitim yaklaşımında olduğu gibi.

[2] Gelecek olası krizlere yönelik olarak okul ortamları üzerine eğitimcilere yönelik bir başka yazım için, bkz: https://www.egitimreformugirisimi.org/yeni-krizlere-dayanikli-okul-ortamlari-nasil-kurulur/ [Erişim: 17.10.2021]

Bu icerik 557 defa görüntülenmiştir.