422
KASIM-ARALIK 2021
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK-DEMOKRASİ-KATILIM

Toprak Öğretmenim ve Mimarlık Etiği

Hossein Sadri, Dr. Öğretim Üyesi, Coventry Üniversitesi

İnsan merkezli sistemin iklim krizini dahi ehlileştirmeye yönelik tuzaklarını gören yazar, kapitalizmin “yeşil” terimini kullanarak kendini temize çıkarma ve meşrulaştırma çabalarını eleştiriyor. Bizi insana, zamana, doğaya, hem bir hem de çok olmaya dair bildiklerimizi “geri” öğrenmeye çağırıyor.

 

“Sistemi kökünden yok edin” seslenişi dünyanın her tarafından, daha da güçlü olarak çocuklarımızın ağzından yükselmektedir. Kritik eşiği çoktan geçmiş durumdayız. Türler hızla tükenmeye devam ederken dünyada milyarlarca insan büyük riskler altında yaşıyor. Toprağı, suyu, taşı ve hatta insanı malzeme ve meta olarak gören; yeraltını kaynak, yeryüzünü çöplük olarak kullanan son insan nesillerinden biri olduğumuz kesin. Ya bunu köklü bir şekilde değiştireceğiz ya da değiştireceğiz. Bizim neslin en büyük etik sorumluluğu, şüphesiz, budur.

Sosyal içeriğinden arındırılmış, uzun vadeli sorun çözümü amacı taşımayan, ticari hedefler peşinde ve daha da korkunç olarak en büyük gayesi sistemi kurtarmak olan “yeşil yıkama” (greenwashing) önerileri, tüm tribünleri küstahça kapmış durumdalar. Yenilenebilir enerji yalanı, karbon-nötr olduğunu iddia eden elektrik arabalar ve sahtekarca kendini sürdürebilir veya “yeşil” ilan eden binalar, marifetmiş gibi anlatılıyor. Böylece kapitalizm bir üst varyasyonuna geçmeye hazırlanırken balıklar, topraklar, sular, taşlar, diller, kadim nağmeler, ormanlar, nehirler, okyanuslar ve çocuklar ölmeye devam ediyor. (Resim 1)

İnsan merkezli ve egosantrik, ayrıştırıcı, hiyerarşik, dışlayıcı ve tam anlamıyla zulüm olarak nitelendirebileceğimiz dünya görüşlerinin ve yargı değerlerinin yasallaştığı, kabullenildiği bu çarpık zamanımızda mülkiyet bir hak olarak görülürken, savaştan kaçarak canını kurtarmaya çalışan kişiler ise illegal statü sahibi görünmektedir. Bu zihniyeti değiştirmek için “geri” öğrenmemiz şart. Yeniden yabanlaştırmayı sadece tarım arazilerimiz için değil; yasalarımızı, yargı değerlerimizi, şehirlerimizi, binalarımızı, kıyafetlerimizi, yaşam tarzımızı, dünya görüşlerimizi, hislerimizi ve ilişkilerimizi kapsayacak şekilde gündemimize almamız gerekli. Birbirimizi, kendimizi, hayvanları, toprağı, bilgiyi, sanatı, zamanı kolonileştirmek ve iktidarın kontrolü altına alınabilecek şekilde ehlileştirmekten vazgeçmek zorundayız. Sosyal statülerimizi, sınıfsal ayrıcalıklarımızı, ideolojilerimizi, kimliklerimizi bir kenara bırakmalıyız. Sadece kendimizi ve sadece günümüzü kurtarma yaklaşımından vazgeçmeliyiz. Hepimizin sadece insan olduğunu, hatta bir canlı olduğunu, bu yeryüzünün bir parçası olduğunu ve geçici olduğunu, fani olduğunu yeniden öğrenmeliyiz. Ve şehirlerimizi, binalarımızı, toplumlarımızı, dillerimizi, yemeklerimizi, bilgilerimizi ve hayallerimizi buna göre yeniden kurgulamalıyız. Kurgulamalıyız, yapmalıyız diyorum; çünkü mevcut durumu devam ettirmenin etik dışı olduğu aşikar.

***

Yıllar önce çok ama çok küçük, halı kadar bir bahçem vardı. Akşam okuldan döndüğümde ve hafta sonları, zamanımı onunla uğraşarak geçirirdim. Çok küçük olması ve benim sürekli onunla zaman geçirmem, bana inanılmaz bir gözlem imkanı sağlıyordu. Yeni çıkan her yaprağı, büyüyen her dalı, yumurtlayan her haşereyi, filizlenen her tohumu ve yürüyen, uçan, sürünen hemen hemen her canlıyı fark ediyordum.

Bir permakültür tasarımcısı olarak bu küçük bahçenin yarısında iklime uygun, bakıma çok ihtiyaç duymayan, birbiriyle dayanışma içinde olan, yenilebilir bitkiler yetiştirmeye çalışıyordum. Diğer yarısı ise kendi doğal yolculuğunu yapıyordu ve böylece benim özel öğretmenimdi.

Zaman geçtikçe bahçe, başta bitkiler olmak üzere, çeşit çeşit canlılarla zenginleşmeye başladı: Benim tarafta “akıllı” bir tasarımcı ve onun hizmetinde olan zengin besin maddeleri; diğer tarafta ise sürekli değişen, sürekli dönüşen, inanılmaz sayıda, çeşitlilikte, durmadan birlikte çalışan muazzam bir ekip.

Uzun zamandır bir göçmen olarak yaşamaktayım hayatımı. O halı kadar olan bahçenin diğer yarısında hissettiğim kadar, hiç bir toprak parçasının bu kadar yabancısı olmamıştım. Bir yolculuğa tanık olduğumu seziyordum. Ama bilgim de konuştuğum dil de altyapım da beynimin eğitilmiş ve disipline edilmiş çalışma biçimi de bunu anlamlandırmama olanak sağlamıyordu. Gözlemlemeye, araştırmaya, okumaya, öğrenmeye ve anlamaya devam ediyordum.

Yıllar geçti. Bu da bana bahçemi ve içindeki mekânsal dönüşümü izlemeye ilaveten zamanı da izleme fırsatı verdi. Bir taraftan değişen mevsimlerle dönüşen yaşamı, diğer taraftan zaman geçtikçe evrilen bahçeyi görüyordum. Biri dönen, biri büyüyen iki farklı zamanın olduğunu; bunların iç içe olduğunu fark ediyordum, hepsinin de şimdiki zaman olduğunu. Zamanı çizgisel olarak öğrenen modern bir insan için olağanüstü bir keşif gibiydi bu. Çekirdek gibi, tohum gibi; hem doğduğu ağacın ve atalarının bilgisini, rüyasını taşıyor, hem de gelecekte büyüyecek olan ağacın. Bunların hepsi de zaten birbirinin içinde. “Geri öğrenme” sürecine başlamıştım. Her canlı ve cansızın birbirleriyle olan muazzam bağlantılarını, daha da ötesi, bir bütün olarak davrandıklarını ya da toprak için çalıştıklarını öğreniyordum; ama beni asıl şaşırtan, hiç anlam veremediğim bir şuur içinde, tümünün de bir yolculukta olduklarını.

Benim her santimetresi yaklaşık 3000 yılda oluşan, birkaç metrekarelik bahçemin, toplamında takriben 1 milyar yıllık bir yolculuğu olduğunu öğrendim. Ortalama 70-80 yıl yaşayan bir canlı olarak en ufak fikrimin bile olamayacağı, bir gezegen ömrü kadar uzun bir yolculuğun bundan sonrasında neler yaşanacağını çok merak ediyordum. Bu yolculuğun bilgisinin, şuurunun, rüyasının; şu an önümde, toprakta bulunduğunu, yazılı olduğunu bilip de okuyamamaktan kıvranıyordum. Korkarak, göz ardı etmeye çalıştığım, daha da acı verici bir sorunun pençesinde boğuşuyordum: Ya ben? Benim milyar yıllık yolculuğum? Bu yaz, geçen bahar, bir sonraki kışın, beş yıl önce, on yıl sonra içimde sürekli taşıdığım, hep “şimdi” olan zamandaki bu yolculuğun bilgisi, rüyası ya da şuuru beni nereye götürmektedir?

Önce kendisine, sonra zamana, sonra kendime bakmamı öğretti toprak bana. Benim büyük çoğunlukla su moleküllerinden oluştuğumu, bu moleküllerden kimisinin güneşten daha önce oluşmuş olma ihtimali olduğunu, yani 4,6 milyar yaşında olabileceğimi öğrendim. Nasıl bir sonsuzluğun, ebediliğin içinde yaşıyormuşum; gözlerimi kapayıp hissetmeye başladım. Huzur verici ve çok korkutucuydu. Daha da korkunç olan, benim bu sonsuzluğun içinde ne kadar fani olduğumu öğrenmiş olmamdı. Vücudumdaki hücrelerin ortalama 7 yıl yaşadığını, yani bu hikayeleri yaşadığım yıldaki ben ile bunları bugün yazdığım ben arasında belki de hiç bir ortak hücrenin yaşamadığını öğrendim. Benim bu zaman süresince tamamen ölmüş olduğumu bilmek, öte taraftan ise milyar yıllık moleküllerden oluşmak, daha da başka yönden, büyük bir çoğunlukla insan olmadığımı, vücudumda sadece % 43 insan hücresi taşıdığımı; bir tür değil, orman gibi, biyoçeşitlilikle zengin bir ekosistem olduğumu bilmekle birlikte çok değiştim. Fani ve ebedi oldum. Saydamlaşarak, belirginleştim.

Materyal olarak ben, 7 yıl önceki ben ile hiç bir ortak hücrem yok ise, bu hikayeyi nasıl yazıyorum? Eğer hücrelerim bu kadar ve hatta benden de fani, moleküllerim ise güneşten daha yaşlı olabilecek kadar ebediyse, o zaman ben neyim? Materyal olarak bir karşılığım, bir tanımım var mı? Yoksa sadece bir ilişkiler ağı, farklı molekülleri bir araya getiren bir şuur ve bunun evrimleşerek benim türüme kazandırdığı bir bilinç miyim? Atalarımın hücrelerinin ilişkilerinin bilgisini ve rüyasını, torunlarımın moleküllerinin bir araya gelişinin şuurunu taşıyan ben; tozdum, buluttum, su oldum, taş oldum, ışık oldum ve 3,5 milyar yıl önce okyanusta ilk kez hayat buldum. Derelerde aktım, vadilerde yeşerdim. Her nefes aldığımda bitki yapraklarının birinde fotosentezle parçalanan bir su molekülünün oksijenini içime alıyorum ve daha sonra bir ağaç gövdesi olacak bir karbon atomunu havaya nefesimle salıveriyorum. Her an yeniden insan hücresi olarak doğuyorum, yeniden başka bir yaşam şekline dönüşüyorum; bu yaşam şekline su da taş da kuru saman da dahildir. Onlarda kendimi, kendimde onları çok net görüyorum; toprak öğretmenim sayesinde. (Resim 2)

Avucumun içine bir su alıyorum. Kendimi görüyorum. Sadece kendimi değil; atalarımı, ilk yaşam şeklini, çocuklarımı, hiç göremeyeceğim torunlarımı. Elime bir taş parçası alıyorum. Yeryüzünü görüyorum. Milyar yılın rüyasını, bilgisini, şuurunu dinliyorum. Esen rüzgarların izleri taşın üstünde; patlayan volkanların, güneşten kopan ışık parçacıklarının sıcaklıkları, fısıldıyorlar kulağıma. Fısıldıyorum. Yazıyorum.

Bu icerik 621 defa görüntülenmiştir.
<p><strong>1.</strong> Bolivya seli sırasında evinin önündeki bir kirişe tutunan çocuk,  2008 <br /> 	Kaynak: “Photo of the Week: climate  change & children” https://blogs.unicef.org/blog/photo-of-the-week-climate-change-children/  [Erişim: 02.11.2021] (Fotoğraf: Shehzad Noorani) </p>
<p><strong>2.</strong> “Kök” (Radice), tuval üzerine karakalem ve yağlı boya, 2013 <br /> 	Kaynak: “Anatomical Illustrations  By Nunzio Paci” https://www.ignant.com/2014/12/16/anatomical-illustrations-by-nunzio-paci/  [Erişim: 02.11.2021] (Görsel: Nunzio Paci) </p>