422
KASIM-ARALIK 2021
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK ELEŞTİRİSİ

Kassandra ve Hektor Kardeşlerden Troya Müzesi’ne

İpek Yürekli

“Troya’nın tarihi ve topografyası ile yarışmadan son katmanını toprak altında genişleyerek yaratan tasarım yaklaşımı; ziyaretçileri yönlendiren ve ışık oyunlarıyla dinamizm kazanan sirkülasyon güzergahı ile mekânlar arası akıcılığın oluşturduğu zengin ve sürprizli plan kurgusu; zengin iç mekân tasarımını sakin ve çağdaş bir anlatımla yapı kabuğuna yansıtan kütle oluşumu; tarihî peyzaj içinde geleceğe meydan okuyarak geçmişi geleceğe bağlayan bir nirengi noktası yaratma düşüncesini tekillik ve yalınlıkla ortaya koyan sembolik anlatımı nedeniyle” Troya Müzesi, 2020 Ulusal Mimarlık Ödülleri’nde “Yapı Dalı Ödülü”ne değer görüldü. Yapının içinde bulunduğu coğrafyanın geçmişinden bugüne izler arayan yazar, müzenin sorgulatan, tanıtan, fark ettiren ve benimseten yönlerine dikkat çekiyor.

 

Bozcaada - Geyikli feribotunda adadan dönüyorum. Kafamdaki haritada Troya Savaşı destanında Troyalılara görünmeden Bozcaada / Tenedos’un arkasına gizlenen Akha gemilerinin güneyde hangi koylara saklandıklarını hayal ediyorum, Ayana Koyu’nun oralar olsa gerek. Bugün boğaz geçişini bekleyen, poyrazdan korunmak için ada açıklarına sığınan tankerler gibi demir atmış yüzlerce gemi. Troya, kuzeydoğuda karşıda bir yerlerde. (Resim 1, 2)

Kuzeybatıda ise inişli çıkışlı silüetiyle Gökçeada / İmroz net olarak seçiliyor. Turistliğin görev bilinciyle kurabiye ve şarap paketlerini almış iki yolcu, yanımdaki Gestaş görevlisine heyecanla soruyor: “Şu gözüken Gökçeada mı?”. Görevli tersliyor onları: “Buradan Gökçeada gözükmez!”. Harita tuzla buz. “Peki bu hangi ada o zaman?”. Kötü kötü Gökçeada’ya bakıyor. Nerdeyse “Orada ada mada yok” diyecek. Demiyor ve gidiyor, yok olduğuna emin ama. Bilmiyorsan yoktur, çok basit.

Troya Müzesi’ni Troya Savaşı destanından; Troya Savaşı’nı, Homeros’un İlyada’sı ve hatta Odysseia’sından ayrı düşünmek kolay değil. Tahmini Troya Savaşı’ndan 400 yıl sonra yaşamış, bir ihtimal Smyrna doğumlu olan kör ozan Homeros’un MÖ 8. yüzyılda bu destanları yazıya geçirdiği kabul ediliyor. Bu iki destanın, yüzyıllarca devam eden sözel anlatım geleneğinin parçası olarak kuşaktan kuşağa aktarıldığı da biliniyor. Dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi Anadolu’da da yakın zamana kadar devam eden epik geleneğin öncüleri bunlar.[1]

“Öylece gemilerden, barakalardan pıtrak gibi insan / Skamandros ovasına aktı yayıldı / İnsanların, atların ayakları altında inledi toprak / Baharda yeşeren yapraklar gibi durdu binlerce kişi / Çiçekli çayırlarında Skamandros ovasının [2]

Troya Savaşı’nın hikayesi bir yanıyla, kendi kararlarını vermesine ve kendi hayatına sahip çıkmasına tahammül edilemeyen bir kadının ve de “bana yar olmayanı kimseye yar etmem” diyen adamların tipik bir hikayesi. 3.100 yılda bir arpa boyu yol gidememiş olabilir miyiz? “Yüzüne bakanın ölümsüz tanrıçalara benzettiği” Troyalı Helen’in, nam-ı diğer Spartalı Helen’in güzelliği hikayenin en önemli konularından biri. Güzel kadınlar ve kadınları sevmek yerine bu güzelliği ele geçirmeye takıntılı, savaşan erkekler, kısaca dünyaya erkeksi hatta maço bir bakış, destanın özeti sayılabilir.

Homeros’un İlyada’sı Troya Savaşı’nın küçük bir bölümünü anlatır aslında. Tam bir savaş hikayesidir; birbirini tepeleyen insan, fitne fücur tanrı ve tanrıçalarla doludur. Her savaşta olduğu gibi entrikanın, kurnazlığın bini bir paradır. Kitabın ilk kelimesinin “öfke” olması şaşırtıcı değil. İlyada “öfke” ile başlar ve ister istemez “yas” ile sona erer.[3] Savaşı sonlandıran tahta at kurnazlığı hikayesi ise üstünkörü Odysseia’da geçer. Destanlar boyunca kadınlar alınır verilir, köleleştirilir; onlara tecavüzler edilir. Fakat nedense İlyada’da en çok “kahramanlar” Akhilleus ve Hektor’un mücadelesi için dertlenilir. (Resim 3)

Tarih içinde Anadolu’nun Batı’yı yenilgiye uğrattığı durumlarda, “Hektor’un intikamını aldık” deyişi gündeme gelmiştir. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’e veya Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal Atatürk’e yakıştırılır bu sözler. Sonuçta her iki liderin de okumaya ve bulundukları toprağın tarihine olan ilgisi biliniyor; kendilerini “Anadolulu Hektorgillerden”

görüp böyle demiş olabilirler. Bitmeyen intikam duyguları bir yana bugünün zırcahil tarih düşmanları[4] yanında özenilecek bir süreklilik arayışı.

“Fatih Sultan Mehmet 1462 yılında Midilli’ye (Lesbos) düzenlediği bir sefer sırasında saray tarihçisi İmrozlu Kritovulos ile birlikte Troya bölgesinin yıkıntılarını ziyaret etmiştir. [...] Tarihçi Stefanos Yerasimos yaptığı araştırmalarda 1437 yılında İstanbul’u ziyaret eden Katalan bir gezginin Bizanslıların ağzında dolaşan ‘Türkler Troya’nın intikamını alacak!’ sözünün edildiğini belirttikten sonra bu sözlerin Fatih’in kulağına mutlaka gitmiş olduğunu, zaten Fatih’in kendisiyle İstanbul’da görüşen Floransalı Benedotte Dei’ye amacının Büyük İskender ve diğer antik dönem komutanlarının gücünü kendisinde toplamak olduğunu söylediğinin de altını çizer. [...] Tarihçiler Fatih’in çok iyi Grekçe anladığını belirtmektedirler. Saray kütüphanesinde kendisinden önceki dönemde Bizans dönemi el yazması İlyada kopyalarını da saraya getirttiğini bilmekteyiz. [...] Melih Cevdet Anday bir yazısında Sabahattin Eyüboğlu’na dayandırarak şunları yazar: ‘30 Ağustos Başkomutanlık Savaş günü. Sabaha karşı saldırının son durumunu gösteren haritayı Başkomutan Mustafa Kemal’in çadırına götüren binbaşı durumu açıklar. Masanın üstündeki haritaya bir göz atan başkomutan hemen ayağa fırlar ve coşkuyla, şimdi Hektor’un öcünü aldım, der.’ Bazı araştırmacılar Atatürk’ün bu sözü söylememiş olduğunu iddia etseler de önemli olan Türkiye aydınlarının Hektor ile Mustafa Kemal arasında kurulan ilişkiye yürekten katılışıdır. [...] Son dönemde yapılan araştırmalarda Mustafa Kemal Atatürk’ün 1913’te Balkan Savaşları sırasında Troya’yı ziyaret ettiği ortaya konmuştur. Ayrıca Çanakkale Savaşları sırasında da Troya Savaşı konusunda diğer subaylarla sohbetler gerçekleştirdiğini bilmekteyiz.”[5]

Ama yani, hakkı zaten verilmiş, adına ağıtlar yakılan, günler boyu cenazesi yapılan Hektor’un değil de olsa olsa hakkı yenmiş, savaşın sonunda vahşice tecavüz edilen Kassandra’nın intikamı söz konusu olabilir. O Kassandra ki, bütün şehri gelen felaketlere karşı uyarıp da sözü dinlenmeyen, dinlenmek ne kelime, üstelik alay edilen, bugünün gelecekle ilgili insanlığı uyaran bilim insanları misali, sağduyunun sesi bir anti-kahraman. Kahraman Hektor ise “yazık bana” diye hâlâ ağlıyor Troya Müzesi’nde, ama çok aradım, Kassandra’nın izi yok.

2011’de kuvvetli bir jüriyle düzenlenen ulusal mimari proje yarışmasını, Ömer Selçuk Baz ekibinin oybirliğiyle kazanması sonrasında uygulama projesi ve inşaat sürecine başlanan ve 2018’de kullanıma açılan Troya Müzesi, işlev olarak da mimari olarak da bir “info-box”[6]olarak adlandırılıyor. Müze, müdürü Rıdvan Gölcük’ün deyimiyle “dilsiz kalmış Troya’nın dili” haline geliyor.[7] Azra Erhat, 1950’lerde turizme açılan Troya kentinin -turistler için yapılmış kır kahvesi ve otobüs seferleri öncesinde- esas kazı yerindeki bakımsızlığın, başıboşluğun giderilmesine ve tarihinin anlatılmasına, aktarılmasına, ayrıntılı bilgi verilmesine ihtiyacı olduğunu söylemiş.[8]

Çünkü Troya kenti, ziyarete gelenler için ilk bakışta bir hayal kırıklığıdır. Ayakta duran yapısı yoktur, üst üste binen katmanları tarumar edilmiş durumdadır. Üstelik bu durum yeni de değildir.

“Strabon milattan önce 7’de yazdığı tahmin edilen Coğrafya adlı eserinde, ziyaret ettiği Troya ve çevresini oldukça detaylı bir şekilde anlatır: Eski kentten hiçbir iz kalmamıştır, bu çok doğaldır. Çevredeki bütün kentler yağmalanmıştır, fakat tümüyle yıkılmamışlardır. Onun ise, diğerlerinin yapılabilmesi için, bütün taşları alınarak, tamamen tahrip edilmiştir.”[9]

Troya kentinin, kazı başkanı Rüstem Aslan’ın deyişiyle, “MÖ 3000’lerde başlayan ve MS 13. yüzyıla kadar kısmen kesintilerle devam eden uzun yerleşim silsilesinin”[10] katman üstüne katman kalıntıları kendi başına pek de hikayeler anlatmaz; ama konumu, güneşi ve rüzgarıyla ima eder. Bu haline rağmen Troya’nın yükü ağırdır. Yaşarken de yıkılıp gittikten sonra da dünyayı yönetmeye soyunanlar için ziyaret yeri olmuştur. Büyük İskender’in, Sezar’ın, Augustus’un, Hadrian’ın, Konstantin’in, Fatih’in yolu buradan geçer.[11] Savaşların vahşetini gizlemek için yaratılmış savaş romantizmi hiç bitmez.

Müze, bu romantizmi sorgularcasına bizi usulca toprağın altına alır. Sonra ana sirkülasyon sistemi olan rampalarla farklı katmanlara çıkarır. Rampanın sonu terastır. Bu teras, destanda Troya ihtiyarlarının batı kapısı surlarının üstündedurarak savaşı izlemiş oldukları yeri hatırlatır. Buradan güneybatıya bakınca Bozcaada ve önündeki Troya’nın limanı kabul edilen Beşik Koyu’na kadar bütün ova görülür. Diğer yönde ise boğaz girişi ve binlerce yıl önce dolmuş Karamenderes (Skamandros) Deltası önümüzdedir. Homeros’un defalarca tekrarladığı gibi her daim “rüzgarlı” bir yerdir burası. Müzenin kahvesinin hoşsohbet çalışanı bu teras için “orada da oturacak yer olsaydı ne iyi olurdu” diyor. Çok haklı. Müzede konuştuğum herkes gibi binayı çok beğeniyor ve yapının dünyadaki örneklerle yarıştığını söylüyor. Sonra mütevazılığı bir yana bırakıp hemen ekliyor, “hatta tabii en iyisiyiz”.

“Az sonra vardılar Batı kapılarına / Orda, Batı kapılarının üstündeki kulede / [...] Priamos’un çevresinde kurmuşlardı yaşlılar derneğini / [...] Kulede böyle oturuyordu Troyalı ulular”[12] (Resim 4)

Benim bir müzeyi benimsemem için esas önemli nokta öncelikle çay içilecek yerinin ve hediyelik eşya dükkanının kalitesi galiba. Dünya üzerindeki herhangi bir müze kahvehanesinin, vazgeçilmez İstanbul Arkeoloji Müzesi ile yarışabileceğini sanmam mesela. Gerçek enginar yapraklarıyla frizlerdekilerin iç içe geçtiği, kaç yüzyıllık Gülhane ağaçlarına bakan, kızgın sıcak günlerde serin gölgelik bir vahadır bu müze bahçesi. Bahçede çay içmek demişken bir başka vahayı, Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler’in yaptığı Antalya Müzesi avlusundaki kuşlarla, çiçeklerle, sarmaşıklarla, güneş, gölge ve gençlik hayallerimle harmanlanmış çay bahçesini de anmasam olmaz.

Troya Müzesi kahvehanesi, bahçe çok güzel olmakla birlikte, hiç öyle dışarısıyla ilişkili değil. Müzenin sırlarla dolu bir kutu olarak dışa kapalı karakteri burada da korunuyor. Giriş katındaki kütüphane, konferans salonu, sergi ve etkinlik alanları, tuvaletler ve dükkanın yanında bütüne hakim, mütevazı bir yer. Burada oturup bir şeyler içtiğim, etraftaki beş benzemez ziyaretçilere bakındığım, tesadüfen rastlaştığım tanıdıklarla sohbet ettiğim, çalıştığım zamanlar, müzenin giriş katının hareketli bir kamusal alan olarak işlediğini gösterdi. Bu, çay ocağının mimari organizasyondaki konumunun iyi seçildiğinin ve mimarinin kullanıma katkısının kanıtı sayılır. Ancak diğer taraftan bakınca, bu katta çalışan herkesin son derece güleryüzlü, yardımcı ve nazik olmasının da mimarinin algılanışına katkısı büyük olsa gerek. Troya Müzesi mimari ile kullanımın üst üste örtüştüğü nadir yerlerden olmuş. Bazen öyle denk gelir, bu ikisi “trink” diye birbirine oturur; mimar, kullanıcı, çalışan, ziyaret eden, uzaktan bakan herkes o yerin parçası haline geliverir. Kahvehanede komşu masadaki Türk-Alman ailenin “Türkiye’de gördüğümüz en iyi mimarlık” demesi boşuna değil. Mesele bu denk gelme hali. Üstelik yalın tarzı, temiz geometrisi, gizlenmemiş iddialı strüktürü ve kullanılan malzemelerle yapıyı bir de Güney Amerika’daki müze binalarına benzetiyorlar. Lina Bo Bardi tasarımı MASP ve Paulo Mendes da Rocha tasarımı MuBE yapıları ise müzeye uzaktan göz kırpıyor. (Resim 5)

Binada doğal ışığın, brüt beton ve paslı korten yanında en önemli “yapı malzemesi” olarak kullanıldığını görüyoruz. Çepeçevre dolanan rampalarda ışık gölge etkisi maksimuma çıkıyor. Rampaların bağlandığı sergi mekânlarında ise sergilenen ile izleyen arasında farklı ilişkiler kurulmuş. Müzenin koleksiyonu, hikayesinin yüküne göre hafif kalsa da bilgilendirmelerle beslenmiş ve bir bütün oluşturulmuş. Ancak yine de Kassandra’nın hikayesi eksik kalmış. (Resim 6)

Yaz boyu müzeye gidip gidip geliyorum. Bu sayede Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın tuhaf uygulamasını da öğreniyorum. İndirimli müze kartlarıyla bir müzeye senede sadece iki kere girilebiliyormuş.[13] Bakanlığın bu dahiyane tasarruf tedbiri hamlesiyle öğrenci ve öğretmenlerin müzelere doluşmasına engel olması ne kadar da isabetli bir karar, tebrik ederim! Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kamuyla ve kültürle ilişkisi acilen gözden geçirilmeli.

Troya Müzesi’nin mimari macerasına, ender gördüğümüz bir özellik olarak kültürle ilgili bir Kültür ve Turizm Bakanı zamanında başlanmış olması insanı şaşırtmıyor. Sadece proje seçimi değil, yapım kalitesiyle de sevindirici bir bina bu. Üç malzemenin düzgün bir biçimde bir araya gelmesinden gözleri nemlenen Türk mimar için, inşaat sürecine tamamen hakim olamadığı kamu yapısı projeleri kabus haline gelebilir. Avan proje sonrası alelacele yapılan binaya bakıp projesini tanıyamama ve “gözüm bir yerden ısırıyor sanki” deme şansı çok yüksek. Kültür ve Turizm Bakanlığı için müze projesi hazırlamış pek çok mimar eminim böyle demiştir. Oysa, proje müellifi Ömer Selçuk Baz ve ekibi bu konuyu işin başından itibaren önemsemişler. (Resim 7)

“Kamuya yaptığımız projeleri detay ve iyi işçilikle var olan projeler olarak kurmamaya çalışıyoruz. Çünkü vasat inşa edilse de iyi olabilecek yapılar yapmaya çalışıyoruz.”[14]

Her kamusal bina gibi müzelerin de buzdağı misali gizli kalmış alanları, onları işler hale getiriyor. Troya Müzesi’nin hemen hemen bütün destek alanları, en çok karşılaşmanın olduğu ve en görünür yer olan giriş katında. Ancak bu kat aynı zamanda da görünmez olan yeraltı kotunda bulunuyor. Görünen ile görünmeyen arasında tam da olması gerektiği gibi hem çok net hem de rahatlıkla değişebilir bir ilişki var. Müzede bu görünen ile görünmeyen arasındaki sınırı zaman zaman esnetmeye yönelik bir uygulama olarak, restorasyon laboratuvarlarının ve konservasyon süreçlerinin gözler önüne serildiği “perdeler açılıyor” günleri düzenliyorlar.

Ben gittiğimde, günü olmasına rağmen yapılmıyordu. “En son, bakan geldiğinde yaptık” dediler. Aman olsun, neme lazım, iyidir bakanları eğitmek.

Bu kadar dışa kapalı bir binanın yeriyle bu kadar kuvvetli ilişki kurabilmesi nadir olur. Müzenin çevresindeki bahçeler kısmen bakımsız kalmış olsa da zeytiniyle, kekiğiyle bölgenin bereketini yansıtıyor. Coğrafyanın bitkisi, rüzgarı, ışığı, terasta ve cephedeki yırtıklarda karşımıza çıkıveren manzarası bu kapalı kutunun parçası olmuş. “İzleyiciyi kısmen ve bazen tamamen fiziki bağlamdan koparmak ve tekrar bağlamak”[15] mimarların öncelikli amaçlarından biriymiş zaten. Sadece coğrafya değil, Troya’nın bugünün bölge insanlarıyla ilişkisi de yeniden kuruluyor. Bu bağlamda müzenin tam karşısındaki Tevfikiye Köyü’nde inşa edilen “Troya tarzı” binalar beni zorluyor doğrusu. Ama kabul etmek gerekir; gözünün önündeki adayı görmeyecek kadar ilgisiz, yaşadığı coğrafyanın haritadaki yerinden bihaber, o yerin tarihini geçtim bugününü görmezden gelen, var olanı yok saymaya meyilli bir reddedişi kırmak da hiç kolay değil. (Resim 8)

Troya Müzesi’nde bir arkeoloji müzesinin yapması gereken en önemli şeyi yapmaya çalışıyorlar; cehaleti kırmaya, insanlara zaman-mekân ilişkisini sorgulatmaya, yaşadıkları toprakları tanıtmaya, fark ettirmeye, benimsetmeye, sevdirmeye, hatta âşık etmeye. Çünkü Anadolulu kör ozan Homeros güzelliği öne çıkartadursun, esas önemli olanı bir başka Anadolulu kör ozan Âşık Veysel söylüyor: “Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa”.

*Görseller aksi belirtilmedikçe yazara aittir.

KÜNYE

Proje Adı       : Troya Müzesi

Proje Yeri      : Merkez, Çanakkale

Proje Müellifi : Ömer Selçuk Baz

Proje Grubu  : Yalın Mimarlık

İşveren           : T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı

Yapımcı          : Aksan İnşaat

Statik              : Fonksiyon Mühendislik

Mekanik         : Moskay Proje

Elektrik          : FDC Mühendislik

İç Mekân Tasarımı: Yalın Mimarlık

Peyzaj            : Tülay Tosun, Cemal Omak

Fotoğraflar    : Murat Germen, Emre Dörter, Egemen Karakaya

Proje Tarihi   : 2011

Yapım Tarihi : 2018

Toplam İnşaat Alanı: 11.000 m2

NOTLAR

[1] Aslan, Rüstem, 2016, Homeros İlyada ve Troya - Sorularla Alternatif Gezi Rehberi, E Yayınları, İstanbul.

[2] Homeros, 2021 (MÖ 8. yy), İlyada, (çev.) Azra Erhat ve A. Kadir, İş Bankası Yayınları, İstanbul.

[3] Fry, Stephen, 2020, Troy: The Siege of Troy Retold, Penguin Random House, Londra, New York.

[4] “Arkeolojik Kazıları Eleştirdi: Bu Topraklardaki Tapu Senedimizi Elimizden Alacak Çalışmalar”, https://haber.sol.org.tr/haber/arkeolojik-kazilari-elestirdi-bu-topraklardaki-tapu-senedimizi-elimizden-alacak-calismalar [Erişim: 8.10.2021]

[5] Aslan, Rüstem, 2018, Homeros’tan Günümüze Troya, Heyamola Yayınları, İstanbul.

[6] “Yeni Troya Müzesi: İyi Giden Bir Şeyler Var”, https://www.arkitera.com/gorus/yeni-troya-muzesi-iyi-giden-bir-seyler-var/ [Erişim: 8.10.2021]

[7] “Geçmişten Geleceğe TROYA-3”, https://www.milliyet.com.tr/pembenar/yesim-mutlu/gecmisten-gelecege-troya-3-2912626 [Erişim: 8.10.2021]

[8] Erhat, Azra, 2021 (1960), Mavi Anadolu, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul.

[9] Aslan, Rüstem, 2020, “Homeros’un İzinden Troya ve Troas Bölgesi: İmparatorlar, Seyyahlar, Tüccarlar ve Arkeologlar”, Suyun ve Rüzgarın Şehri: Çanakkale, (der.) İbrahim Dizman, İletişim Yayınları, İstanbul.

[10] Aslan, 2018.

[11] Yazıcı, Erdal, 2019, Destanlar, Yontular ve Resimlerde Troia Savaşı: Sevda, Hüzün, Acı, Direniş, Yıkım, Uranus Fotoğraf Yayın Yapım, İstanbul.

[12] Homeros, 2021 (MÖ 8.yy.)

[13] “Müze ve Örenyerlerine Girişlerde Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönerge”, http://dosim.kulturturizm.gov.tr/muze-ve-orenyerleri-giris-yonergesi [Erişim: 8.10.2021]

[14] “Mimar Ömer Selçuk Baz: “Malzeme Mimarlığın Gövdesini ve İmgesini Kuran Şey”, https://www.tucsa.org/tr/celik_yapilar_yazi.aspx?yazi=673 [Erişim: 8.10.2021]

[15] “Troya Müzesi”, http://www.arkiv.com.tr/proje/troya-muzesi3/10019 [Erişim: 8.10.2021]

Bu icerik 912 defa görüntülenmiştir.