423
OCAK-ŞUBAT 2022
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Sunuş
    Editörler: T. Elvan Altan, Nurbin Paker Kahvecioğlu

  • Müşterekleşme Mekânları
    Pelin Tan, Prof. Dr., Batman Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi; Misafir Araştırmacı, Thessaly Üniversitesi Mimarlık Fakültesi

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK VE EĞİTİM KURULTAYI

Mimarlıkta Dayanışma ve Değişim, Yeniden Yüz Yüze

Aktan Acar, Dr. Öğr. Üyesi, TOBB ETÜ Mimarlık Bölümü

Mimarlık ve Eğitim Kurultayı bu yıl 11. kez gerçekleştirildi. “Mimarlık Eğitiminde ve Pratiğinde Değişim / Dayanışma” temasıyla 26-27 Kasım tarihlerinde Eskişehir’de toplanan kurultay, hem fiziksel hem de çevrimiçi katılıma açık olarak düzenlendi. Yazar kurultay gündemini, gerçek ile kurgu eşiklerinin silikleştiği iki yıllık “acil-uzaktan” eğitim sürecinden bakarak değerlendiriyor.

 

11. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı 26-27 Kasım 2021 tarihlerinde “Mimarlık Eğitiminde ve Pratiğinde Değişim / Dayanışma” temasıyla, Eskişehir Teknik Üniversitesi evsahipliğinde ve Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Yerleşkesi’nde gerçekleştirildi. (Resim 1) Bir önceki Mimarlık ve Eğitim Kurultayı 2019 yılında “Mimarlık, Mesleki Gelişim ve Eğitim Politikaları” temasıyla yapılmıştı.[1] Ülkemizin mimarlık ortamı için çok değerli ve önemli bir kazanım olan, yaklaşık 20 senelik bir tartışma ve çalışmaya dayanan Türkiye Mimarlık Politikası bu kurultayda duyurulmuş, sonrasında da kamuoyuyla paylaşılmıştı.

Kurultaylar, mimarlıktan ve kendilerinden daha büyük amaçları önemseyen mimarlar için bir temas noktası olarak önemli ve anlamlı. Kimi zaman amaçları ve yöntemleri çatışan; mimarlığı, mimarı, mimarlık eğitimini farklı biçimlerde tanımlayan; güncel bir ifadeyle “mimarlık ekosisteminin tüm bileşenleri” burada bir araya geliyor. Sorunları tartışıyor, çözümler üzerine konuşuyorlar. Kurultay fikrinin olgunlaşma süreciyle birlikte düşünüldüğünde çeyrek asırlık bir zaman dilimi içinde öğrenciler, Mimarlar Odası, akademi ve mimarlık hizmetinin farklı alanlarında varlık gösteren tüm meslektaşlarımızın gönüllü ve özverili çabasıyla inşa edilen bir ekosistem bu. Kurultaylar bu çabaların, kazanımların, kaybedilenlerin, gelişmelerin açıkyüreklilik ve hatta büyük bir cesaretle paylaşıldığı; belleklerin ve maddi kayıtların temize çekildiği, düzenlenerek sonraki iki yıllık mücadele için kaynağa dönüştürüldüğü, özel ortamlar.

10. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı’nda öncekilerden farklı bir enerji ve sürece tanıklık etmiştik. Mimarlar Odası’nın 2018-2020 çalışma dönemi içinde sorumluluk üstlenen ve faaliyet gösteren komitelerin çalışmaları, uzman katılımlarıyla gerçekleştirilen çalıştaylar ve buluşmalar aracılığıyla paylaşılmış; katkı ve eleştiriler doğrultusunda elde edilen kazanımlar ve üretilen metinler bu kurultayda mimarlık ortamına ve kamuoyunun bilgisine sunulmuştu. Kurultay, bu ürünlerin ve kazanımların geleceğe yönelik yol haritalarına, atılacak adımlara dönüşebilmesi için ihtiyaç duyduğumuz karşılaşma ve kıvılcımlar için uygun koşulları sağlamıştı.

11. kurultayın hazırlık süreci ise 10. kurultay sırasında endişe ile takip ettiğimiz, kısa bir süre sonra da tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgınının benzeri görülmemiş atmosferinden etkilendi. Hem toplumsal hem de kişisel ölçekte alınan önlemler komite çalışmalarının, çalıştayların, toplantıların iptaline veya ötelenmesine neden oldu. Salgın bir araya gelme pratiklerimizi, içerikleri ve birlikte üretme yöntemlerimizi, sarsıcı ve büyük oranda kalıcı biçimde değiştirdi.

Mesleki uygulama içinde olanların, uzun zamandır farklı coğrafyalarda değişik mimari pratikler yürütme deneyimleri sayesinde çevrimiçi dünyaya, nispeten, daha kolay bir geçiş yaptıkları söylenebilir. Ancak sözünü ettiğim deneyim, tarafların paylaştığı ortam, dil, altyapıyla anlamlı ve işlevsel. Bir büronun uzaktan çalışmaya geçmesinin, salgın öncesinde neredeyse reflekse dönüşmüş iş akışı, gerekli internet altyapısı, donanım ve belki de en önemli olarak uygun ev ortamı olmadığında, çatışma ve krizlerin baskısı altında, bir engele dönüşebileceğini biliyoruz artık. Salgın öncesinde ofisin tüm bileşenlerince farklı algılanan ve sınırları sürekli test edilen “mesai saati” konusu, mesainin yerinin değişmesiyle birlikte ciddi bir “kişisel alan” sorunu haline geldi. Mesainin eve taşınmasıyla “iş” evin yaşam döngüsünün içinde kendine zorla yer açtı. WhatsApp mesajları, alındı / okundu onayları veya mavi tikleriyle George Orwell’in 1984 romanı geliyor akıllara. Salgın öncesinde “ev yaşamı” mesai, okul veya kreş sonrası saatlerle tanımlı veya sınırlı bir topluluğun, aniden, hiçbir duygusal hazırlık olmadan, tam zamanlı birlikteliğe geçmesi, ev - sosyal yaşam - iş arasındaki tüm sınırları kaldırdı. Bu aşırı geçişken, hatta sınırsız ortamda bir işgal ve ihlal döngüsü ortaya çıktı. Bu döngüye bir de çevrimiçi dünyanın görsel-işitsel içerik bombardımanı ve tüketim itkisi eklendi. Eve sığdırabilenlerin hayatı, sanal pazaryerleri ve kişiselleştirilmiş reklamlar sayesinde Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sına dönüştü.

Bu, küçük bir azınlığın Cesur Yeni Dünya’sı. Çoğunluğun dünyasında ise hayat, toplu taşıma, şantiye, fabrika, atölye, hastane koşullarında, nasıl bulaştığını, ne tür etkileri olabileceğini, nasıl tedavi edileceğini bilmediğimiz bir gizemli bir hastalığın gölgesinde bir mücadele olarak devam etti. Hayatın eve kapanan ancak dünyaya açılan kısmının ihtiyaç duyduğu teknolojinin maliyetiyle bunları karşılamak için dışarıda, iş başında geçirilmesi gereken zaman arasındaki doğru orantı endişe verici düzeyde.

Bu teknolojinin maliyetini karşılayabilenlerin durumunu da ele almakta fayda var. Sosyal çevremizde telefon ve tablet sayısı, sosyal medya mecralarının gündemimizde işgal ettiği hacim oldukça büyük görünüyor olabilir. Oysa Türkiye’de internet kullanımı ve gençlerin bilişim teknolojileriyle ilişkisi, göründüğünden çok daha sınırlı. “Dijital yerliler” ifadesi sıklıkla bilişim teknolojilerine hakimiyetle karıştırılıyor. Bu yeni yerlileri, doğayla karşılıklı etkileşim ve ilişki içinde olan Inuitler, Buşmanlar veya James Cameron’un kurgusal Pandora gezegeninin yerlileriyle karıştırmamakta fayda var. Bizim dijital yerlimiz, son kullanıcıdır: Cihazlara ve yazılımlara özel bir ilgi duymaz. Dijital içerik her şeyin önündedir. İçeriğe erişim engellendiğinde, mesela kablosuz ağ bağdaştırıcı, internet protokolü (IP) adresi veya modemle ilgili bir sorun yaşandığında, yeni bir ağ erişimi için yerini değiştirir. Soruna çözüm aramaz. İnternette bir adrese, örneğin e-postalarına ulaşmak için adres satırına “www.gmail.com” yazmak yerine Google arama motoruna “gmail” yazar. Word ve PowerPoint hakimiyeti oldukça sınırlı, Excel ile teması neredeyse yok denecek kadar azdır. Bu resmin içinde, dijital dünyanın içerikleri “daha çabuk tüketebilmemiz” için sunduğu “hızlı oynatma”, “10 sn. ileri alma” gibi seçenekler de yer almaktadır. Dijital “Z” yerlisi, seçtiği içeriklere dilediği oynatma hızında ve tahammül edebildiği süre içinde temas eden, sadece alabileceklerine odaklı “turist” gibidir.

Bu kuşak bilerek ve isteyerek “turist” olmayı seçmedi elbette. Gelişimleri boyunca bireysel becerileri ve farklılıkları tanınmamış, takdir edilmemiş, desteklenmemiş nesiller yetiştirdik. Belirli bir içeriği belirli bir sürede tanımlı yöntemlerle “aktarmak” ve puanlanarak ölçülebilecek şekilde geri istemek (sınav, test, sözlü vb) dışında bir “eğitim” biçimiyle karşılaşmamış; eğitim ortamlarında, çok önemli bir bilgiye ve tecrübeye sahip (!) öğretici otoritenin izin verdiği kadar etkin olabilmiş kuşaklardan bahsediyorum.

Bu kuşaklar, doğal olarak, kendi öğrenme ve gelişim süreçlerinin farkına varamadılar. Kendi gelişimlerini yönetebilecek donanım ve bilgiden yoksun kaldılar. Sürekli olarak dışarıdan gelecek uyaranlara, güdülenmeye, yönergelere bağımlı hale geldiler. Bu bağımlılık, salgın koşullarının zorladığı uzaktan çalışma ve eğitim ortamında tek başına kalan bireylerin en ciddi sınavları oldu denebilir. Siz ne öğrenmek istediğinizi, nasıl öğrendiğinizi, hatta öğrenip öğrenmediğinizi değerlendireceğinizi bilmiyorsanız, dijital dünyanın tüm içeriğinin parmaklarınızın ucunda olmasının bir faydası olmayacaktır.

Tam da bu nedenle “artık her şey erişilebilir halde, herkes istediği bilgiye erişebilir” söylemi, zeminini kaybediyor. Daha önceki kurultaylarda sıklıkla vurgulanan ve bu yıla da damgasını vuran, yeni mezunların bilgi ve beceri eksiklikleri (!) bu bağlamda ele alınması gereken bir konu. Tartışmaya, erişebildiğimiz içeriğin “bilgi” olmadığı konusunda uzlaşarak başlayabiliriz. Dijital veya basılı, herhangi bir mecranın bize sunabildiği, veridir. Bilgi, önceki öğrenmelerin temeli üstüne inşa edilerek elde edilen bir yapıdır. Bu yapı onu inşa eden için işlevseldir. Başka biri için yine sadece veridir. Birey bu verilere ulaşma, içselleştirme, dönüştürme, geliştirme konusunda donanım sahibi değilse bir öğrenme ve bilgi inşa süreci gerçekleştiremez.

Özetlemek gerekirse, çevrimiçine geçmekle gerçek bir dijital devrim yaşamadık. Dijital okuryazarlık düzeyimizde gerçek bir değişim olmadı. Kullandığımız araçlar, henüz, düşünme ve iş yapma biçimlerimizde kalıcı bir dönüşüme neden olmadı. Ama olacak. Bunu görebiliyoruz. Kurultay boyunca dile getirilen tüm sorunlar, beklentiler, öneriler bu iki durumu çok net biçimde ortaya koydu. Mimarlık hizmetinin, inşaat sektörünün hem sebep olduğu hem de altında ezildiği ekonomik sorunlarla mücadelesi; tasarım ve uygulamada işbirliği ve eşgüdüm içinde olması gereken uzmanlık alanlarının sorumluluklar ve haklar bağlamında yaşadığı kesişme ve çatışmalar; mimarlık eğitiminin kadro, kontenjan, mekân ve nitelik sorunları; öğrencilerin ihtiyaçları, beklentileri, talepleri; yeni mezunların donanımı ile mesleki pratiğin ihtiyaçları veya beklentileri arasındaki farklar; politika yapıcıların ve karar vericilerin mimarlık kültürü ve ekosisteminin kurum ve kuruluşlarına, bunun doğal bir sonucu olarak nitelikli yapılı ve doğal çevrenin üretimi ve korunmasına karşı tavrı; mimarlık ekosisteminin kendi içindeki iletişim sorunları… Bunlar, diğer kurultaylarda olduğu üzere 11. kurultayda da salonun ve fuayenin ana gündem maddeleriydi.

***

11. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı’nın gündemini ve atmosferini 4 ana eksene oturtabilir ve tartışabiliriz.[2] Bu eksenler arasında hiyerarşik bir ilişki olmadığını belirtmekte fayda var. Kalite güvencesi, yönetimi ve akreditasyon ilk ekseni oluşturuyor. İkinci eksen mimarlığın ve mimarlık eğitiminin sorunları ile geleceğine yönelik şekilleniyor. Mesleki pratiklerin eğitimden ve yeni mezunlardan beklentileri, üçüncü ekseni tarif ediyor. Dördüncü eksen ise mimarlık öğrencilerinin diğer üç ekseni nasıl gördükleri ve bunların kesişimlerinden beklentileriyle şekilleniyor.

Her ne kadar farklı başlık ve içeriklerle duyurulmuş panellerle örülmüş olsa da kurultayın tüm oturumlarını bu eksenlerde okumak mümkün. Mimarlık eğitiminin, iklim krizinin neresinde durduğunu ve buna nasıl cevap vermesi gerektiğini, mimarlık hizmetinin mesleki ve etik sorumluluklarını gündeme getirmeden tartışmak olası değil. Mimarlık yapma ehliyeti veya yeterliğinin koşulları ise eğitimin kalite güvencesi ve yönetimiyle birlikte ele alınmak zorunda. Tüm oturumların ardından tartışma veya soru-cevap bölümlerinin; eğitimin, akademik kadroların, öğrencinin, mezunun, mesleğin, sayılarla ifade edebildiğimiz ama sözü geçen tüm sayılardan daha fazlası olan kalite sorunlarında düğümlenmesi de bu kesişimin doğal sonucu.

Kurultaydaki hemen her sunuş, tartışma ve görüşte dile getirilen “kalite” meselesi ve buna bağlı olarak “akreditasyon” süreçleri mimarlık ortamının kendisini mercek altına almaya ve değerlendirmeye yönelik esnekliğini işaret etmesi açısından çok önemliydi. Her kurumun kendi hedefleri, kaynakları, işleyişi, çıktıları ve araçları bağlamında özgün yapısını izleme, belgeleme, değerlendirme, geliştirme, tanıma ve kıymetlendirme süreçlerine yönelik bir çalışma olarak “akteditasyon” 2006-2019 yılları arasında Oda bünyesindeki Mimarlık Akreditasyon Kurulu’nun, 2019 yılından bu yana da Mimarlık Eğitimi Akreditasyon Derneği’nin (MİAK) özverili mücadeleleriyle kurumsal bir yapıya kavuştu. 2021 yılı sonunda Yükseköğretim Kalite Kurulu (YÖKAK) tarafından tanınması ve akreditasyon verme yetkisini almasıyla MİAK, mimarlık eğitimi ve hizmetinin kalitesine yönelik çalışmalarda önemli bir aşamayı daha geçti.

Kalite çalışmalarının mimarlık ortamına katkısı bir etiket veya rekabet gücü olarak akreditasyon belgesinin çok ötesinde. Kalite konusunun, kendi düşünce ve eylemlerinden öğrenebilen, kendi yapısına eleştirel mesafesini koruyabilen birey ve kurum fikrine dayanan bir anlayışla biçimlendiği söylenebilir. Söz konusu olan nasıl düşündüğünü ve eylediğini izleyebilen, hatalarını ve başarılarını değerlendirebilen, bütün bunları yönetebilmek için strateji geliştirebilen yapılardır. Psikolojinin ilgili alanları bu durumu “üstbilişsel farkındalık” olarak adlandırmaktadır. Bu farkındalıkla hareket eden yapılar daha esnek, dayanıklı, sürdürülebilir bir gelişim gösterebilirler. “Kalite” kavramının piyasa ekonomisi bağlamında çağrıştırdıklarını bir kenara koyarsak, mimarlık eğitimi ve mimarlık hizmeti adına çok önemli bir dönüşümü görebiliriz. Kıymeti kendinden menkul bireyler ve yapılar çağı sona erdi. Deneyim, bilgi, içerik, donanım, kaynaklar tek başlarına bir değer değildir; nitelik üretemezler. Kendisine ve potansiyeline dair farkındalığı olmayan yapılarda ve bireylerde sağlıklı bir öğrenme ve gelişim söz konusu değildir. Nasıl öğrendiğini bilmeyen birinin kendi öğrenme sürecini yönetebilmesi de beklenemez.

Kendi öğrenme sürecini yönetebilmenin önemine yukarıda acil-uzaktan eğitim bağlamında değinmiştim. Mimarlık eğitimi ve ortamını oluşturan tüm bileşenlerin, bireyden kurumun “akreditasyon” sürecine kadar her süreçte, her ölçekte hayati önem taşıyan bu farkındalık ve beceriye daha fazla ilgi ve dikkat göstermesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Tasarımın stüdyoda / atölyede tasarım yaparak öğrenildiği düşüncesi, fizikte Newton mekaniğinin yeri ve önemine benzer bir nitelik taşıyor. Evreni anlamak ve açıklamak için gerekli ve önemli, ama bir o kadar da yetersiz.

Bu anlamda mimarlık öğrencilerini bütün bu tartışmaların merkezinde olduklarını yeniden hatırlamakta fayda var. Mimarlık ortamının öğrencilerini kendi gelişim ve öğrenme süreçleri içinde tanımak ve görüşlerine kıymet vermek konusunda Mimarlar Odası ile Mimarlık ve Eğitim kurultaylarının örnek bir geçmişi ve birikimi olduğunu biliyoruz. Öğrenci temsilcilikleri, öğrenci forumları, sonuç bildirileri bu birikimin inşasının araçları oldu her zaman. Öğrencilerin “kendileri için neyin iyi olduğunu” duyup tekrar etmenin ötesinde “ne istediklerini” yüksek sesle ifade etmeleri çok kıymetli. (Resim 2)

Ancak asıl önemli olan bu isteklerin “doğru olduğunu düşündüklerimizle” kesişmedikleri durumlarda ne yaptığımız, nasıl bir tutum izlediğimiz. Mimarlık öğrencisine Küçük Prens, Küçük Kara Balık, Martı okumasını öneriyoruz; onu cesaretle ayağa kalkıp konuşmaya teşvik ediyoruz. Kendilerinin ifade biçimleri, beklentileri, talepleri bizim görüşlerimizle uyuşmadığında ise onlara “çirkin ördek yavrusu” muamelesi yapıyoruz.[3] Kurultayın bazı oturumlarında öğrenci katılımının azlığını, bazılarında ise yoğunluğunu bu bakışla analiz etmek; katılmadıkları için eleştirmek yerine neden iletişim kuramadığımızı konuşmaya fırsat yaratmak gerekli. Tıpkı kurumsal akreditasyon sürecinde olduğu gibi, öğrenciyi ve öğrencilik “halini” de kendi gelişim sürecinde tanımak ve değerlendirmek için kendi tutumlarımızı gözden geçirmemiz şart gibi görünüyor.

Bu tanıma sürecini mimarlık ekosisteminin diğer unsurlarına doğru da genişletmeliyiz. Kurultayın bu açıdan da çok değerli bir ortam sunduğunu düşünüyorum. İlk gün ilk oturumdan başlayarak YÖKAK, MİAK, Mimarlık Fakültesi Dekanları Konseyi (MİDEKON), Mimarlık Vakfı (MİV), Mimarlık Mesleğe Kabul Kurulu (MiMeKK) ve Sürekli Mesleki Gelişim Merkezi (SMGM) sunumları yapıldı. (Resim 3-5) Temsilciler ve başkanlar, mimarlık, yapılı ve doğal çevre ile meslek adına uzun ve meşakkatli bir mücadeleyi anlattılar. İş bölümünün, iletişimin, işbirliğinin altını çizdiler. Bu tanıma ve tanışma sürecinin mimarlık ortamında varlık gösteren diğer yapılara doğru genişleyebilme fırsatı göz ardı edilmemeli. Demokrasi kültürü “çoğunlukçuluğun” işgal ettiği ortamlarda daha fazla gerekli.

İklim krizi kurultayda ağırlığını hissettiren bir konu olarak öne çıktı. Önceki kurultaylarda mimarlık ve mimarlık eğitimi politikaları bağlamında “değinilen” bir farkındalık konusuyken 11. kurultayda yapılı ve doğal çevrenin acil / öncelikli sorunlarından biri olarak gündeme getirildi. Mimarlık eğitimi ve mesleki uygulamada “yapı fiziği” alanının, tasarımcının ilgi ve eğilimine göre öncelik verdiği “mimari genel kültür” konuları değil, mimarlığın asli unsuru olması gerektiğini hatırlatması açısından kritik bir gündemdi, iklim tartışmaları. İnşaat ekonomisinin baskı ve sorunlarıyla başa çıkmaya çalıştığımız bir ortamda iklim krizini birtakım sosyal ve entelektüel “hassasiyetler” bağlamında ele alamayacağımızı her gün daha net görüyoruz. Mimarlık eğitimi “yaratıcı bireyin form arayışları için kum havuzu” ile “yapı bilgisi” arasında bir seçim yapabilir. Ancak bir kutup diğerini ötekileştirmeden, onu mimarlığın “Bay Hyde”ı haline getirmeden de bir tavır geliştirebilir.[4] Mimarlığın, yapılı çevrenin, iklim değişikliği ile mücadelenin bu kutupların, duyarlılıkların, alanların tümüne ihtiyacı var.

Bütün bu değerlendirme ve saptamaların, 11. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı’nda dile getirilen, paylaşılan, tartışılan konuları, sorunları, beklentileri ve önerileri bütün olarak görebilmek ve değerlendirebilmek için bir perspektif, yeni bir bakış açısı sunabileceğini düşünüyorum. Mimarlık ve eğitimin sorunlarını çözmek için sadece belirtileri ve nedenleri tartışmanın yeterli olmadığı aşikar. Eğitim sisteminin, piyasa ekonomisinin, siyasi yapının yarattığı ya da tetiklediği sorunları, bu sorunları ve sistemin kendisini sadece tartışarak çözemeyeceğimiz ortada. Üniversite sınavı ve Yükseköğretim Kurulu’ndan (YÖK) veya istediğimiz herhangi bir noktadan başlayarak bir yönde sisteme, diğer yönde bireye ve onun toplumsal varoluşuna doğru genişleyen ve daralan analizler yapabilir, hepsini toptan reddedebilir, bu bağlamda öneriler sunabiliriz.

Gelecekte üniversite sınavı kaldırılabilir, mimarlık bölümleri bir süreliğine öğrenci almayabilir, yeni bölümler açılmayabilir, mevcutlar kapatılabilir, kapatılan bölümlerin öğrencileri ve öğretim elemanları hiç hak kaybı yaşamadan hayatlarını değiştirip başka şehirlerdeki okullara yerleştirilebilir. Mezun olana kadar mimarlık öğrencileri tüm yasa ve yönetmelikleri, her türlü yapı tipi, sistemi ve malzeme için uygulama detaylarını, fenomenolojiyi, moderniteyi, yapıbozumunu, büro yönetimini, ön muhasebeyi öğrenebilir. Yine de kendisinden önce mezun olmuş 70.000 mimardan hangisinin yanında çalışacağını, o mimarın bürosunun hangi kuruma, hangi yapı sınıfında proje yapacağını bilemeyeceği için bu açığı kapatmak adına zorunlu staj olabilir ve mesleki uygulama hakkı için sınav da yapılabilir. Bütün bunlar için mimarlık eğitimi 5, 7 hatta 9 yıla çıkarılabilir.

Bu öneriler kurultay sırasında ve sonrasında çeşitli ortamlarda dile getirildi. Bugünün ütopyaları yarının gerçeği olabilir. Olması için uzun yıllardır mücadele veriliyor. Bu mücadelenin boyunca edindiğimiz deneyim, çözüm ile çözüme giden yol arasında ters orantı olduğunu gösteriyor. Çözüm ne kadar kesinse yol o kadar çetrefilli. Türkiye Mimarlık Politikası metninde de ifade edildiği üzere hem mimarlık hem de mimarlık eğitimi politikasının hedeflerini gerçekleştirmek için tüm bileşenlerle birlikte çalışma stratejileri belirlenmek, ayrıntılı bir “eylem planı” hazırlamak, bu çalışmaları ilgili kesimlerle beraber yürütmek için gereken çabayı göstermek zorundayız. Geleceğin mimarlarına, mücadele ve imkansızı başarabilme umudunu ancak bu yolla inşa edebiliriz.

On kurultayın ardından aynı sorunların tartışıldığını bir ortamda, bir sonraki kurultayda bir şeylerin değiştiğini, iyileştiğini duymak istediğini ifade eden mimarlık öğrencisi ile çeyrek hatta yarım asırdır değişim ve iyileşme için mücadele veren mimarı yan yana getirmeyi başaran kurultayın gelecekten “neredeyse” imkansızı istemesini umut verici buluyorum - kurultayın bitmesinin ardından imkansızı başarmak için yeniden buluşmak ve çalışmak için iletişim kanalları açmak gerektiğini hatırlamak kaydıyla.

Kurultay, farklı sesleri ve görüşlerin buluşturuyor, iletişim için onlara fırsat yaratıyor. 12. kurultaya doğru sektör temsilcilerinin ve sivil toplum kuruluşlarının varlığı, öğrencilerin daha aktif katılımı, akademinin ve mimarlık hizmetinin tüm kollarında faaliyet gösteren meslektaşlarımızın iletişim ve işbirliğini artırmaya yönelik çalışmalara bir an önce başlamamız gerekiyor.

Kurultay kapsamında yer alan Diploma Projeleri Sergisi bu anlamda çok önemli bir görev üstlendi. (Resim 6) Sürekli sayılarının arttığı dile getirilen mimarlık bölümlerini “istatistik verisi” veya eleştiri konusu olmaktan çıkarıp öğrencisi, öğretim elemanı, mesleki ve akademik yaklaşımları ile gerçek ve erişilebilir hale getirdi. Bu gerçeklikle nasıl temas edeceğimize karar vermemiz gerekiyor. Kapatmak, yok saymak, sınırlandırmak, sistemin yanlış uygulamalarının sonucu olması, yükseköğretim sistemine yönelik eleştirilerimizin olması, okulları değilse bile öğrencileri ve mimarlığa inançlarını yadsımamızı gerektirmiyor. Mimarlık ortamı bu anlamda kendine ayna tutmalı ve özeleştiri yapmalı. Bugünün eskileri, geçmişin yenileri olarak varoluş mücadelesi verdiler. Eski olarak adlandırdığımız okulların bazıları devrimci bir ruha beden oldu. Önemli ve anlamlı buldukları her şeye karşı gösterilen tüm dirence rağmen mimarlık ve eğitiminde, küçük ama etkili devrimler yaptılar. Üç sene önce hayatını kaybeden, çağımızın en büyük yazarlarından Ursula K. Le Guin’in ifadesiyle bu okullar “devrimin kendisi” oldular:

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrim yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak…”[5]

Mimarlık ortamı bir değişim ve dayanışma istiyorsa kendinden başlamalı. Bu, kaçınamayacağımız bir devrimin başlangıcı olacaktır.

* Görseller TMMOB Mimarlar Odası Arşivi’nden alınmıştır.  

NOTLAR

[1] Bkz: İncedayı, Deniz, 2020, “Uzun İnce Bir Yoldayız”, Mimarlık, sayı:411, ss.22-25.

[2] Bkz: “Program”, Mimarlık ve Eğitim Kurultayı – XI, http://www.mo.org.tr/mek/belge/mek11/Program.pdf [Erişim: 16.12.2021].

[3] Bkz: Andersen, Hans Christian, 1843, “Den Grimme Ælling”, Nye Eventyr, C.A. Reitzel, Kopenhag.

[4] Bkz: Stevenson, Robert Louis, 1886, Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde, Longmans, Green & Co, Londra.

[5] Le Guin, Ursula Kroeber, 2021, Mülksüzler, (çev.) Levent Mollamustafaoğlu, Metis, İstanbul, s.257.

Bu icerik 502 defa görüntülenmiştir.