423
OCAK-ŞUBAT 2022
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Sunuş
    Editörler: T. Elvan Altan, Nurbin Paker Kahvecioğlu

  • Müşterekleşme Mekânları
    Pelin Tan, Prof. Dr., Batman Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi; Misafir Araştırmacı, Thessaly Üniversitesi Mimarlık Fakültesi

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK ELEŞTİRİSİ

Bir Uzlaşma Becerisi Olarak Mimarlık: Süper Enerji Ofisi

Aslı Şener, Mimar

2020 Ulusal Mimarlık Ödülleri’nde “Yapı Dalı Ödül Adayı” olan Süper Enerji Ofisi, içinde bulunduğu bağlamlarda optimal bir denge kurabilen yönüyle öne çıkıyor. Yazar, mimarlığın başarısının “içinde barındığı ve barındırdığı her grup, koşul ve durumu, o projenin kendi öznel tarifinin gerektirdiği dengelerde, uyumlu bir bütün halinde o konunun içine dahil edebilmesi ve bu denge ile bütün çevresi ve kullanıcıları için olumlu bir etki sağlayabilmesiyle” mümkün olabildiğine dikkat çekiyor.

 

Tasarımın ve uygulamanın içinde olan her mimar, mimarlık pratiğini yürütürken bu meslek içinde üretim yapabilmek için ona veri sağlayan ve her projede dinamikleri farklılık gösteren birçok bileşenle eş zamanlı olarak uğraşmayı öğrenir. Mimarın yapmak istedikleri ile sonunda gerçekleştirebilecekleri arasındaki yolda içinde kalınacak çerçeveleri tanımlayan bu bileşenler, bazen yapılabilecekleri mümkün kılar, bazen olasılıkları kısıtlayarak şekillendirir, bazen de imkansızlaştırır. Fakat en sonunda süreci de sonucu da mimarın bu bileşenler arasında değişen dinamiklerde yaptığı tercihler ve o tercihlerin sonucunda ortaya çıkan denge belirler. Ürünün başarısı da o dengenin bir yansımasıdır. Başlarda ince buz üzerinde yürümeye benzeyen bu denge pratiğini mimar zaman içinde içselleştirir, benzer durumlara göre kendi kişisel reflekslerini geliştirir. Bu refleksler de mimarın kişisel yaklaşımlarını ortaya çıkarır. Tüm süreç boyunca sürekli değişebilen bu kaygan zemini kavramak, farklı durumların yarattığı potansiyelleri görüp değerlendirebilmek ve durum içinde doğru aksiyonu almak mimarın vizyonu, tecrübesi ve tasarım becerisiyle orantılı olarak iyi mimarlığı getirir.

Mimari tasarım ve uygulama pratiğini uzun süredir farklı ülkeler dahil, çeşitli ortam ve ölçeklerde sürdürmüş, bu farklı durumlarda dengelerin nasıl değişebileceğini gözlemlemiş bir tasarımcı olarak, bir yapıyı değerlendirirken bitmiş sonuç ürünün nesnel niteliklerinden çok, bu farklı bileşenlerin tüm süreç ve sonuç ürün üzerindeki değişken etkilerini yorumlamanın, özellikle bizimki gibi her türlü zeminin sürekli değiştiği ülkelerde daha büyük resimde mimari üretim ortamının sosyo-kültürel yaşama yansımalarını anlamak ve geliştirmek için daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bu yazıda, aslında ölçek ve konu olarak daha az tartışılan, ama şehir dokusuna düşündüğümüzden çok ve dönüştürücü bir etkisi olduğuna inandığım bir yapı tipolojisini bahsettiğim bileşenler çerçevesinden bakıp değerlendirmeye çalışacağım. (Resim 1)

Erginoğlu & Çalışlar Mimarlık tarafından tasarlanmış, uygulaması İstanbul’da Levent Akatlar bölgesinde 2019 senesinde tamamlanan Süper Enerji Ofisi yapısı bulunduğu bölge, ölçek, içinde barındırdığı fonksiyon ve pek çok diğer bileşenle mimari ürünün niteliklerinin ortaya çıkışında aslında bildiğimiz ama sonuç ürün üzerinden pek de tartışılmayan tüm bu faktörlerin nasıl etkili olduğunu incelemek, ama onun ötesinde mimari üretim kalitesinin dönüştürücü olabilecek etkilerini tartışmak için çok elverişli bir yapı.

Öncelikle bir mimari işin profesyonel olarak başlayabilmesi için projeyi bir hizmet olarak talep eden bir işverenin varlığı önemli bir koşul. Burada yukarıda bahsettiğim o bileşenlerden en önemlilerinden birinin devreye girdiğini düşünüyorum; çünkü işverenin vizyonu da bütçesi de hem süreci hem de sonuç ürünün niteliğini doğrudan olarak belirleme potansiyeli taşıyor. Ancak işverenin bu hizmeti kim için talep ettiği, yani yapının son kullanıcılarının kimliği de çok önemli olabilir. Mimari bir tasarım yaparken kullanıcıyla ilgili akla gelebilecek tüm verileri değerlendirip tasarıma dahil etmemiz öğretilmiştir bize, ama kullanıcısı tarafından finanse edilen bir yapı ile bugün içinde bulunduğumuz rant ekonomisinde mimari ürünün total bir yatırım nesnesine dönüştüğü durumlar arasında önemli bir yaklaşım farkı ortaya çıkabileceğini de görmek gerekli. İşverenin özelikle kalıcı olarak kendi kullanmak üzere yaptırdığı bir yapıyla kurulan bağ psikolojik, ekonomik ve pek çok diğer açıdan diğerinden genellikle olumlu anlamda değişiklik gösterebilir. Bu durumun aslında mimari üretim sürecinden, şehirsel dönüşüm süreçlerine kadar farklı ölçeklerde küçümsenemeyecek kadar etkili sonuçları olduğunu içinde yaşadığımız şehirlerde görmek mümkün. Bu eksendeki değişimi mesela toplu konut birimleri olan apartman yapılarının gelişimi üzerinden okuyabiliriz. 1960’larda kat mülkiyeti kanunu çıkana kadar yaptırılan aile apartmanlarındaki mekânsal ve detay ölçeğindeki özen ile sonrasında ortaya çıkan maksimum kar amaçlı yap-sat modelinin getirdiği tekdüzeleşme arasındaki derin fark üzerinden şunu söylemek mümkün belki; yapının kullanıcısı ile tasarımın en başından itibaren kurulan organik bağın daha iyi mimarlığa önayak olma potansiyeli var.

Bu noktadan baktığımızda Süper Enerji Ofisi son kullanıcısı tarafından finanse edilen şanslı yapılardan. İşverenin kurumsal yapısını daha iyi temsil edebilmek, daha nitelikli ve kendi ihtiyaçlarına uygun bir ortamda yaşayabilmek ve hazır standartların üzerine çıkıp her anlamda kendine özel bir ortama sahip olabilmek için hem zaman, hem efor hem de ekonomik olarak fedakarlık yapmayı göze aldığı bir yapı. Bunun sağladığı imkanların ortaya çıkan ürünün gerçekleşebilme koşulu olduğunu ve kalitesi açısından önemini bize hatırlatan bir yapı aynı zamanda. Öte yandan bu imkanı talep edilenin ötesinde bir ürün ortaya çıkarmak için kullandığımız ölçüde iyi mimarlık üretmiş oluyoruz bence. Yapıya bu açıdan baktığımızda içinde barındırdığı kurumun kimliğinin ağırlığına ve içerde yer alacak hayatın sakinliğine karşılık gelecek sade dili korurken, birbirine akışlı açık ve kapalı mekân kurgularıyla mekânsal deneyimi zenginleştirmeyi başarmış, bu ölçekte bahçe içinde bir yapının avantajlarını çoğaltarak kullanıcısına muhtemelen beklentilerinin üstünde mekânlar üretebilmiş olduğunu görebiliyoruz. Bunların ötesinde yaratılan fiziksel ortamın bileşenlerine ayrıca değinmeye çalışacağım. (Resim 2)

Mimari bir ürünün başarısı için kullanıcısına uyumu ve onun beklentilerini yerine getirmesi önemli bir koşul ama bunun yanında içine yerleştiği boşluğa uyumu; içine dahil olduğu kalabalık, yani parçası olacağı şehir dokusu ile kurduğu ilişkinin niteliğini de gözden geçirmek gerekli. Yapının bulunduğu bölge bugünkü Levent - Etiler ekseninde 1940’ların sonundan itibaren farklı kooperatiflerin konut yerleşimlerinin konumlandığı bir şehir parçası. Bir zamanlar şehrin çeperinde bomboş bir alan iken, hemen yanındaki Zincirlikuyu - Maslak hattının zaman içinde yoğunlaşıp şehrin en hızla gelişen ticaret aksına dönüşmesiyle sakin bir konut bölgesi olmaktan çıkıp kaçınılmaz olarak ticari bir merkeze dönüşmüş durumda. Bölgenin büyük bir kısmına yerleşmiş, 1950’lerde yapılmaya başlayan yapı kooperatiflerinden kalma az katlı, bahçeli konut tipolojisinin en azından ölçeksel olarak korunmuş olması, oturmuş mahalle dokusunu sürdürebilmesi bu bölgeyi daha az çalışanlı şirketler için ofis veya satış fonksiyonlu kullanımlar için çok cazip bir hale getirmiş. Bu fonksiyonel değişiminin mimari dokuya yansımaları ise hayli karmaşık. Geçmişte tek tip, genelde sade ve basit kooperatif yapılarından oluşan bölge bugün her biri içinde bulundurduğu ticari yapının kimliğini ön plana çıkarmaya çalışan, ölçek olarak benzeşse de, doku olarak birbirine hiç benzemeyen, çoğu zaman uyuşmayan, her biri kendinden menkul yapılardan oluşuyor. İçine yerleşeceği bağlam böyle olduğunda mimarın genel refleksinin kendi sınırları içinde öznel bütünlüğünü yaratan bir dille tasarlamak olması çok anlaşılır. Süper Enerji Ofisi de böylesine bir bağlamda, kullandığı mimari elemanları yorumlama biçimiyle belki de daha çok belleklerimizde izleri kalmış benzer bir ölçekteki geleneksel mimarlıkla tekrar bağ kurmamıza yol açıyor. Her ne kadar 1950 ve 1960’ların modernist anlayışında doğmuş bu dokunun orijinal haline pek yakın durmasa da, dil birliğini bu kadar kaybetmiş bir bağlamda kendi tutarlılığını yaratan, ama sıfırdan yaratılmış yepyeni bir dil üretmeden farklılaşan duruşu; bir taraftan yapı ile tümden yabancılaşmayı azaltıyor, bir taraftan da yeni bir açılım yaratıyor. Yapıya dair tüm seçimler ve her detayındaki özen onu çevresinden hızlıca ayrıştırırken, olduğu yere getirdiği bu farklı duruşun yarattığı özel olma hali onu bir tür model haline getiriyor. Şehirle kurduğu ilişki açısından nitelikli mimari üretimin böyle bir gücü var; sadece içinde yaşayanlara değil bulunduğu yakın çevrenin kullanıcılarına da olumlu bir deneyim sunarken, kaliteyi görünür kılıp görgü ve beklentiyi artırarak belki de etrafını iyi yönde dönüştürebilme potansiyeli. (Resim 3)

Bir şehir parçasında bina tasarlamanın mutlak belirleyicilerden biri olan yapılaşmaya ilişkin kanunlarla çizilmiş çerçeveler, yani imar mevzuatları yapıların da, şehirlerin de biçimlenişinde en etkin bileşen belki. Elde edilebilecek her bir santimetrekarenin kar sayıldığı bir ekonomik ortam ve kültürde orası için tanımlanmış maksimum yapı sınırları kaçınılmaz olarak binanın biçimini de tanımlıyor, çoğu zaman mimari proje sınırları baştan tarifli bir kabuk tasarımına indirgeniyor. Özellikle bu yapınınkine benzer ölçekte aslında hareket alanları çok sınırlanıyor, yaratılabilecek mekânsal zenginlikler adına işvereni alandan vazgeçmeye ikna etmek neredeyse imkansızlaşıyor. Üstelik tasarım ve hatta uygulama sürerken değişebilen mevzuatlar hem işveren tarafında, hem de onaylayıcı otoriteler tarafında süreci bir stratejist gibi yönetmeyi zorunlu kılıyor. Bu ortamda mimara ancak var olan çerçevede becerikli ve akıllı hareketlerle zaten baştan tanımlı olanı kendi becerisi oranında özelleştirmek kalıyor. Bu yapıda bu biçimleniş adına en dikkat çekici unsur ana kütle ile onunla arsa sınırlarından kaynaklı farklı bir açıyla birleşen küçük kütle arasında yaratılmış hem iç mekânda hem de açık alanlardaki geçişler. Bu tasarım tavrı iki kütleyi birbirine bağlarken, hem strüktür, hem kabuk hem iç mekânda hacimsel olarak farklılaştırma kararıyla sokakta karşılaştığımız ağırbaşlı yapının arkada kendi iç dünyasını yaratan şeffaf bir başka yüzü olduğunu görüyoruz. Bu biraz geleneksel Türk evinin sokağa karşı kapanırken, içerde kendi iç dünyasını yaratmasını anımsatıyor. Aslında yapılaşma kurallarının da bir tür dikte ettiği çıkma kullanımı, saçak sürekliliği ve derinliği, cephelerdeki boşluk oran ve tekrarları da bu çağrışımı güçlendiriyor. Öte yandan tüm bu çağrışımlarla birlikte algılanan pek çok güncel tasarım detayı, malzeme seçimleri binayı bugüne ait kılıyor. (Resim 4, 5)

İşte tam da bu noktada mimarın üst ölçeklerde tasarımı şekillendiren tüm kısıtlardan daha özgür olduğu oyun alanının başladığını düşünüyorum. Yapının fiziksel varlığını oluşturacak tüm seçimler ve bir araya getirmeler, özellikle de bu ölçeklerde mimarinin kalitesinin önemli bir kriterine dönüşüyor. Doğru detaylarla bir araya getirilmiş, kendi aralarında ahenk yakalayabilen, biçimsel kararları destekleyip pekiştirebilen malzeme ve elemanların oluşturduğu bir fiziksel yapının getirdiği bütünlük ve uyumluluk hali, mimari yapının başarısını oluşturan en önemli unsurlardan biri oluyor. Süper Enerji Ofisi, şehir veya ülke bazında maruz kaldığımız standartları düşününce, özellikle de bu ölçekte örneğine pek sık rastlanmayan bir beceriyle bunu başarıyor; alışkın olmadığımız bir presizyon bizi belki de tam bu yüzden biraz çevresinden koparıyor, bayındırlık anlamında daha medeni bir ortamın parçası yapıyor. Binada daha önce sözünü ettiğim bazıları geleneksele gönderme olabilecek elemanların bugünün malzeme, detay ve teknolojilerle yorumlanmasının örneklerini görüyoruz. Çinko kaplı geniş saçağın ışıkla ana kütleden koparılması, ya da cephedeki düşey metal elemanların inceliği, taş cephe kaplama panellerinin aralarında farklı bitişlerle oluşturulan doku geçişleri, metal merdivenlerin minimalliği gibi tasarımsal tercihlerin geçmişle bugün arasında gidip gelen göndermeler dengesini zamansız bir mimarlık yönünde kurduğunu düşünüyorum. Yapının iç mekânlarında barındırdığı kurumun yapısına da uygun nitelik ve kalite yine malzeme seçimlerinde ve detaylarda kendini gösteriyor. İçerde de bina kabuğundaki gibi seçilmiş az sayıda malzemenin aynı sade ve sofistike detaylarla bir araya geldiğini, binanın içi ve kabuğu arasında bu anlamda çok sıkı bir dil bütünlüğü olduğunu görüyoruz. (Resim 6-12)

Mimarın tecrübe ve çözüm üretebilme yetenekleri uygulama sırasında ortaya çıkan problemleri sonuç ürünün niteliksel değerini artıya dönüştürebildiği ölçüde de başarılı oluyor, yani problemi avantaja çevirebilmek önemli bir tasarımcı becerisi. Bu binada da gördüğümüz bazı detaylar bize bunu tekrar ispat ediyor. Mesela bodrum kattaki brüt beton duvarların dokusu istenildiği kadar temiz çıkmayınca, kaplayıp gözden kaybetmek yerine, onlara yeni bir doku vererek korumayı tercih etmek, ama bunu yaparken büyük bir gustoyla bazı parçaları olduğu gibi üzerindeki lekeleriyle korumak ve bundan şiirsel bir örüntü oluşturmak mutlak bir iyi mimar refleksi, elimizdeki durumla olabilecek arasında müthiş bir uzlaşı. Eminim ki uygulama sürecinde imar kurallarıyla ve belediyeyle mücadeleden, müşteri ikna süreçlerine pek çok farklı konuda benzer bir şekilde alınmış stratejik uzlaşılar vardır, bu örnek sadece görünenlerden. (Resim 13, 14)

Mimarlık mesleğini gerçekleştirirken, tasarımdan uygulamaya belki de en çok yaptığımız şey bu; baştan sonu belli olmayan bir süreçte elimizdeki verilerle ve sürekli gelişen, değişen durumlarla doğru bir uzlaşı sağlamak. Bu uzlaşıyı yaparken de estetik, mekânsal, ekonomik, sosyal ve mimarlığın dahil olabileceği tüm diğer bağlamlarda optimal bir denge kurabilmek. Bunlardan sadece birinde iyi olmak bir yapıyı iyi yapmaya yetmiyor. Bence mimarlığın başarısı içinde barındığı ve barındırdığı her grup, koşul ve durumu, o projenin kendi öznel tarifinin gerektirdiği dengelerde, uyumlu bir bütün halinde o konunun içine dahil edebilmesi ve bu denge ile bütün çevresi ve kullanıcıları için olumlu bir etki sağlayabilmesiyle oranlı olarak artıyor. Süper Enerji Ofisi’ne bir mimari ürün olarak bu kabul çerçevesinden bakarsak o dengelerin ustaca kurulduğunu, hem kullanıcısına hem de bulunduğu ortama olumlu etkisinin şimdiden hissedilir olduğunu görüyoruz.

* Görseller TMMOB Mimarlar Odası Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri programı arşivinden alınmıştır.

KÜNYE

Proje Adı: Süper Enerji Ofisi

Proje Yeri: Beşiktaş, İstanbul

Proje Müellifleri: Kerem Erginoğlu, Hasan Çalışlar

Proje Grubu: Fatih Kariptaş, Özge Üstündağ, Selin Erdemirci, Hilal Kurt

İşveren: Süper Enerji Madencilik İnş. San. ve Tic. A.Ş.

Yapımcı: Orkon İnşaat ve Han Mimarlık

Statik: 2E Dizayn Mühendislik

Mekanik: MEP Mekanik Proje ve Müşavirlik

Elektrik: Tasarım Proje Elektrik Proje & Mühendislik

İç Mekân Tasarımı: Erginoğlu Çalışlar Mimarlık

Fotoğraflar: Cemal Emden

Proje Tarihi: 2017

Yapım Tarihi: 2019

Toplam İnşaat Alanı: 1.180 m2

Bu icerik 458 defa görüntülenmiştir.