351
OCAK-ŞUBAT 2010
 
MİMARLIK'TAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Kargı Köyü
    Mehmet Emin Yılmaz, Y. Mimar, Restorasyon Uzmanı

YAYINLAR



KÜNYE
ETKİNLİK

Sarkis’in Mekân İçinde Mekân Yaratan İşleri

Burçe Gürsel
Mimar, MSGSÜ Mimarlık Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

İstanbul Modern Sanatlar Müzesi, 9 Eylül 2009-10 Ocak 2010

“Sarkis, sizi kendinizden bir şeyler bırakacağınız bir buluşma yerine davet ediyor.”

İstanbul Modern Sergi Broşürü’nden.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin düzenlediği Yunus Aran Konferansları dizisinin otuz altıncı konuğu olan, çağdaş sanatın önde gelen aktörlerinden Sarkis Zabunyan’ın, “İşlerimde Mimari Mekân” isimli konferansı, İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde gerçekleşti. Mimari tasarımların sanatını nasıl etkilediğini ve mimarinin eserleriyle ilgili felsefi buluşmasını katılımcılarla paylaşan sanatçı, söyleşi boyunca mekânla kurmuş olduğu ilişkiden söz etti.

1938 yılında İstanbul’da doğan Sarkis, sanat yaşamının başlangıcında resimle ilgilenip, kısa bir süre sonra eserlerinde heykelin yanısıra, ses ve video enstalasyonlarına odaklandı. Güzel Sanatlar Akademisi mezunu olan ve ilk kişisel sergisini 1960 yılında İstanbul Alman Kültür Merkezi’nde açan sanatçı, çalışmalarını halen yaşamakta olduğu Paris’te sürdürüyor. Çevresel sanat ve enstalasyon türündeki yapıtlarının yanısıra, kavramsal resimleriyle de çağdaş sanat oluşumları içinde yer alan Sarkis, İstanbul Modern Sanat Müzesi’ndeki “Site” adlı sergisinde, 50 yıllık sanat yaşamının farklı dönemlerinin örneklerini, Türkiye’deki en kapsamlı sergisiyle yeniden yorumluyor. Müzenin tüm mekânlarının birbiriyle ilişkilenen bir bütün olarak ele alındığı “Site”, sanatçının kendi geçmişinin izleri ile dolu, ucu bucağı olmayan bir kent gibi değerlendiriliyor. Sarkis’in, sergi için seçtiği çalışmalarında, bir kentin olası mekân, figür ve olgularının biraraya gelmesiyle gelişen çok boyutlu bir diyalogu tasarladığı izleniyor.

Sanatçının, sergideki duvarlara yapıştırılmış görüntülerin ‘ne olduğuna’ dair, insanların merakını düşünerek kaleme aldığı ziyaretçilerine notlarında ise, şu sözler göze çarpıyor: “Bunların çoğu 1970’li yıllardan bugüne değişik kentlerin müzelerinde, çağdaş sanat merkezlerinde, galerilerinde gerçekleştirdiğim sergilerden çekilmiş görüntüler. Bunları, hani sokaklarda afişler nasıl yapıştırılıyorsa öyle yapıştırdık müzenin duvarlarına. Bu dil, bu davranış, müzeyi sokakla birleştirebilme arzusundan kaynaklanıyor. Ayrıca sokağa bir afiş yapıştırıldığında, bu, güncel bir olay olarak algılanır. Bu sergimde de bu güncelliği yaşatmak istedim, 10-20-30-40 yıllık sergilerimi bugüne davet etmeye çalıştım. Bazı görüntülerin içeriğini bilip, algılamanız güç olabilir; bir mimarinin iç mekânına bir manzaraya bakar gibi bakmaya çalışıverin o zaman, belleğinizde bir şeyler doğabilir...”

Sarkis’in 50 yıllık sanat hayatını içerse de, bir retrospektif değil “Site”. Küratörlüğünü İstanbul Modern Şef Küratörü Levent Çalıkoğlu’nun üstlendiği sergideki işlerin asıl niteliği ise, bitmemişlikte direnen, ucu açık ve çok katmanlı malzeme. Sarkis’in hep yenilenen yerleştirmeleri, yıllardır biriktirdiği ve yaşattığı eserleri, giysileri, heykelleri, vitrayları ve neonları, serginin sürekli yenilenmesini sağlıyor. Çalıkoğlu’na göre Sarkis, yara almış mekânlarla çalışarak, politik, kültürel ve fiziki anlamda, hızlı, atak ve keskin tavırlar sergiliyor. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Sanat ve Tasarım Fakültesi’nin, YTÜ’nün Beşiktaş Yıldız Kampusu’nun dışına, Davutpaşa’ya taşınmasına tepki olarak, fakülte içindeki galeride hemen açılacak olan bir sergi ile yaymak istediği mesajı mekân üzerinden anlatarak yapması bile, bize Sarkis’in mekânı hangi gözle gördüğünü bildiriyor. Mekânı adeta malzeme olarak kullanarak, onu bir çağdaş sanat yapıtı gibi şekillendiriyor. Örneğin, serginin şehir merkezinde olması da, bir mesaj vermek, onu iletmek ve yaymak amacına hizmet ediyor. Bu ise, yapıtın kentle ilişkisine bir tepki oluşturuyor ve aslında bir destek yaratmak açısından önemli. Öyle ki, bir ‘mekân hastası’ olan sanatçı, “Sergi, kendi sesiyle yaşar, mekânın kendi sesi vardır!” diyerek, bu “mekânın sesi” olgusunu vurguluyor.

Sarkis’in, insan deneyimlerinin zamanla kendi içerisinde şekillendiği, o zaman sürecinde bazı ‘uyanma noktaları’nın belli anlarda ortaya çıktığı ve bu uyanma noktaları anında yapıtın doğduğuna ilişkin düşünceleri, beraberinde “mekânı deneyimleme” olgusunu getiriyor. Bu, kişinin, yapıtların “içine dalıp”, onların içinde nefes alıp mekânı hissetmesine dayanan, sanatçı için olması gereken bir “deneyim”. Sarkis, 60’lı yıllarda gerçekleştirdiği, Mimar Sinan’ın eserlerinin içine ‘dalması’ ve Louis Kahn’a ‘toslaması’ deneyimlerinin ise, daha yeni yeni işlerine yansımaya başladığından sözediyor. Çünkü ona göre, iç mimaride öğrenilenler çok sonraları dilini buluyor.

“Site” sergisinde de, “yaratılan nesne ile yaratılan yer arasındaki ilişki”nin üzerine giderek, karanlık dehlizleri, çıkmaz sokakları, şiddetin ve yoksulluğun kol gezdiği, bu bize çok tanıdık gelen metropolü yeniden kurguluyor. Duvar yazıları, yaşama mekânları, gökyüzünü hatırlatan afişler, ürkütücü koridorlar ve insana kendi ölümünü, boşluğu hatırlatan mekânlarıyla, büyük bir metropolün ta kendisini yaratıyor. Üstelik mekân içinde (İstanbul Modern Sanat Müzesi binası), bellek ve anımsama sayesinde yaratılan bu büyük kent yansımasının, imgesinin karşısında, şehir içinde bir dolu yaşamı, hatta iç içe geçmiş yaşamları görür gibi oluyoruz. Sarkis’in işlerine olan bu etkiler, hep iç mimarilerle uğraşmasından ileri geliyor.

Yazdıklarınızı kimseye göstermek istemediğiniz bir not defteri gibi gördüğü ve orada doğan işlerin orada gizli kaldığı “oda”yı da aynı fikirle şekillendiriyor. Sanatçının, küçük oda kullanımı ve yapıt arasındaki ilişkiler hakkında düşünmeye başladığı ilk not defteri yerini alan mekânı, İstanbul’daki 90x180 cm.’lik kendi odası olmuş. Sıkışık, ufacık bir odada, “Çığlık” adlı tablosunu, “yaşadığım olayların etkilerinin doğurduğu bağırışlar” olarak nitelendirdiği Munch gibi resim yapma arzusu ile sıkışmış, küçük boy resimler yapmış. Sonrasında, Ankara’da kara kuvvetlerinde, 120x240 ölçülerindeki tek kapıdan girişi olan odasının bir parça daha büyümesi farklı bir mekân doğurmuş. Yukarıdaki pencereden gelen ışığın da işler hakkında bazı ipuçları verdiği bu mekânda, artık daha büyük çalışmalar ortaya çıkmış. İstanbul’dan (evden) kurtulmayla beraber, Ankara’ya (askere) gidiş, farklı bir kısıtlılık getirmiş. Çünkü bu ‘disiplinli’ mekânda “yaratma” kelimesinden ziyade, ancak “birşeyler yapmaktan” bahsedilebilir. Paris’te 6 ay yaşadığı ve resim yapmanın yasak olduğu 140x360 cm.’lik otel odasında ise, guvaş ile gizlice çalışıyor. Sıkışma problemine yatağın altına resimleri koyarak çözüm bulduğu ve kolaj çalışmalarının başlamasıyla artık yeterli gelmeyen mekâna alternatif bir yer aramak gündeme geliyor. Bu yaşantılardan yola çıkarak, Sarkis’te sürekli, günlük hayatta bir ifade yeri yaratma kaygısını ve mekânla olan ilişkiler ile bu ilerleme ve değişmelerin işlere yansıdığını görüyoruz.

Ürkütücü melek kanatları

Şehre iniyor

Şehir yeniden kuruluyor

İnsanların davranışları değiştikçe

Mekân da değişiyor

Sarkis’in yapıtlarının doğdukları yerle ilişkisi 70’li yıllarda atölye olarak kullandığı, 3x5 metre ölçülerinde, toprağın altındaki garaj mekânındaki işlerle başlıyor. Sanatçıya göre, sanat yapıtı, bir ses malzemesidir ve bu hapishane gibi kasvetli atölye mekânından yeryüzüne çıkıp bir ses çıkarması gerekir. Yeraltındaki atölyede doğan bu işlerin sergilenmesi de toprak altında benzer bir garaj mekânı yapılarak gerçekleşmelidir. Bu işler başka bir müzeye giremez. Çünkü Sarkis’te, kendi deyimiyle, “toprağın üstüne çıkıp da bunları müzeye sokma jimnastiği yok”tur ve bu işler toprak altında doğmuş, kendi mekânlarında hapsolmuş yapıtlardır. Yukarı (yerüstüne) çıktıklarında ne söyleyeceklerini bilemezler. Paris’te açtığı “Davranışlar Şekle Dönüşürken” adlı sergide, bu işlerin varlıklarını başka bir yerde göstermesi zorunluluğu dolayısıyla bir dil yaratmaları gerçekleşiyor. Çünkü Sarkis’e göre, çağdaş sanat müzelerinde, yukarıdan gelen ışıklarıyla tekdüze, çekici bir tarafı olmayan mekâna (white cube) göre iş yapılarak, bütün sergi boyunca yalnızca bir “ziyaretçi-yapıt/mekân ilişkisi” önem kazanır. Mekânın işlerine olan etkisi, 80x140 cm. mekânda bir dönem çok büyük işler yapmak istediğinde de sözkonusu oluyor. Mekânın küçüklüğünün buna izin vermemesi, adeta orkestra-partisyon ilişkisi gibi “müzikal bir durum”u hatırlatan, demonte olan işler yaratmasını sağlıyor.

Serginin “o mekânda” doğması müze mekânını bir atölyeye dönüştürür. Artık orası, çağdaş sanat merkezinin bir alanından çıkıp atölye haline gelmiştir. Sarkis, işlerinin bu mimari ile konuşup konuşmayacağı kaygısını taşıyarak, Maçka Sanat Merkezi’nin birebir planını, küçültülmüş ölçekle bir platform oluşturarak Renzo Piano’nun yaptığı Pompidou Centre’a ‘yerleştiriyor’. Bu bize, mekânı konserve yapmak ve onu kasa gibi ele alıp, export diliyle, paketleyerek göndermek kavramlarını çağrıştırıyor. Sonuçta, öncesinde birbirinden habersiz iki mimari buluşarak, birbirleriyle konuşmaya başlıyorlar. Sarkis, mekân içinde mekân oluşturma fikrini, 1997’de Nantes Museum Beaux-Arts içine 14 metre yüksekliğinde ahşap bir konstrüksiyon yaparak devam ettiriyor. Bu iş de o mekâna uygun olarak yapıldığı ve “yere bağlı” bir çalışma olduğu için yaratma ve yaratma yeri ilişkisini açıkça görürüz.

Sarkis’te, ifade ve bunun mimari ile buluşması, iç ve dışın birbiri içinde gözükmesi, hudutların yok olması, duvarların görülmemesi anlayışı önem kazanır. Ona göre iç, dışarıdan görülmelidir. Çünkü duvarların içinde hapsolmaya başladığımız bu zamanlarda Sarkis’in tavrı, müzenin içine müzenin dilini kullanarak yapıyı sokmak; yani “duvarların yıkılması”dır. İlişkinin süreklilik yarattığını vurgulayarak, “izleyiciyi sürekli birşeyin içine davet ediyorum, birşeyin içine atıyorum” der. Asıl istenci olan seyircide bir “tortu” bırakmayı ve bunun çok katmanlı bir şekilde devam etmesini sağlamayı “bellek” fikriyle gerçekleştirir.

Sarkis’e göre bütün sergiler atölye fikrinden doğar ve çağdaş sanat merkezi mekânındaki amaç, dışarıdan gelecek insanlara bir deneyim yaşatmaktır. Sanatçı, “sanat ve seyirci buluşması için herşeyi yapıyorum” diyerek, sergi mekânını, serginin yapıldığı, konuşma ve tartışmaların gerçekleştiği bir medrese gibi düşünür. Amacı, bu bütünlüğün içinde bir atmosfer yaratmaya çalışmaktır. Sarkis’in işlerinde, tiyatrodan farklı olarak -tiyatroda oturma yerleri var, burada yok- sahne ve seyirci, daha doğrusu, insan ve yapıt kesişmiş durumdadır.

Bu icerik 6597 defa görüntülenmiştir.