351
OCAK-ŞUBAT 2010
 
MİMARLIK'TAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Kargı Köyü
    Mehmet Emin Yılmaz, Y. Mimar, Restorasyon Uzmanı

YAYINLAR



KÜNYE
MESLEK ETİĞİ

MESLEKTE YANLIŞLAR-DOĞRULAR:
UIA VE ACE Metinlerinin Düşündürdükleri

Güven Birkan
Mimar

Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA) ve Avrupa Mimarlar Konseyi (ACE), üyelerini ortak değer yargıları etrafında birleştirmek amacıyla, doğru davranış kılavuzları üretiyorlar. Bu birliklere üye ülkeler ise, meslektaşlarını bu kurallara uymaya yönlendiriyorlar. Mimarlar Odası’nda da mesleki etik kodlar/ilkeler üzerine bir çalışma yürütülüyor. Yazar, hem uluslararası hem ulusal düzeyde üretilen bu belgelerin içeriği konusunda görüşlerini aktarıyor.

Mesleğimizi uygularken sürekli olarak önümüze çıkan seçenekler arasından birini yeğlemek durumundayız. Seçimlerimizin bir bölümü bilgiye ve akla dayalıdır; bunlar bilimsel-teknolojik tercihlerdir. Diğer bir bölümü ise estetik tercihlerdir, kişiden kişiye değişir. Üçüncü bir bölüm vardır ki, tamamen davranışlarımız ile ilgilidir; burada belirleyici olan, değer yargılarımızdır, vicdanımızdır; bunların ahlaki tercihler olduğunu söyleyebiliriz.

Ahlak Elden Giderken Mesleği de Beraberinde Götürür mü?

Çeşitli nedenlerle mesleği uygulama koşulları ağırlaştıkça, tırmanan rekabet, kişileri meslek doğrularından taviz vererek bulunduğu yeri korumaya zorluyor. Bu tavizi vermeyenler, yarışta sürekli olarak geride kalıyor ve bir süre sonra parkuru terke zorlanıyorlar; benimsedikleri değer yargıları da onlarla birlikte giderek ortadan kayboluyor. Geriye, “yeni” değer yargılarına sahip başka bir meslek grubu kalıyor; çok boyutlu bir tür erozyon.

Bu mekanizmanın böyle çalıştığı bilindiği içindir ki, yüzyıllardır, meslek grupları, benimsedikleri kurallar ile, sundukları hizmetin niteliğini yüksek tutmaya çalışmışlar ve böylece meslek mensuplarının yaşamları boyunca meslek içinde kalmalarını sağlamışlar. Ancak 20. yüzyıla gelinceye kadar, birçok mesleğin tanımında, hatta uyguladıkları yöntemlerde ve kullandıkları araçlarda ve malzemelerde ciddi değişiklikler olmamış. Ama artık, bilim ve teknolojide yaşanan ve ivmesi giderek yükselen değişim, her an, herşeyin ve bu arada mesleklerin de yeniden tanımlanmasını gerektiriyor. Hızla artan ve kentlere yığılmakta olan, giderek uluslararası düzeyde sürekli yer değiştiren nüfus, mesleki alandaki taleplerin nitelik ve niceliğini etkilemekte. Ama en önemlisi, dünyayı yöneten merkezlerin sayısı giderek azalıyor; insanlar, seçiminde göstermelik de olsa söz sahibi olmadıkları, hatta hiç bilmedikleri birileri tarafından yönetiliyor; toplumsal yaşamın kuralları, bir yerlerde belirlenip, kolay yutulan haplar halinde insanlara sunuluyor.

Bütün bunlar, toplumların değer yargılarının da değişmesine neden oluyor. Köydeki doğru davranış biçimleri, kentte geçerliliğini kaybediyor; kentte eskiden geçerli olan davranış biçimleri ise tamamen ortadan kalkıyor. Çalışma ve iş yaşamında da, eskiden ayıp sayılanlar artık mazur görülebiliyor. Ayıpları ortadan kaldırmak için davranışlarımızı değiştirmek yerine, değer yargılarımızı değiştirmek kolayımıza geliyor; toplumlar eskiden yanlış dedikleri şeye artık doğru deyince, ayıp diye bir şey kalmamış oluyor. Meslekler, bilim ve teknolojideki değişikliklere ve yeni iş bölümlerine göre yeniden tanımlarken, mesleki davranışlardaki doğru ve yanlış yargılarımızdaki değişiklikleri de araya sıkıştırıp, mesleği bir anlamda temize çıkarıyoruz.

Meslek Temizliğinde Uluslararası Örgütlenmeler

Gönüllü örgütlenmeler, ortak yararlar üzerine kurulur. Gönüllü örgütlerdeki insanların ortak değer yargıları vardır ve dünyaya aynı gözlüklerle bakarlar. Meslek örgütleri, bu tür biraraya gelişlerin belki de en eskileridir. Sağlanacak yarar yeryüzünde yaygınlaştıkça, ortak amaçlı örgütler biraraya gelip, sınırları aşan birlikler oluştururlar. Ancak bu birlikteliklerde, görünen ortak yarar biraz eşelenince, alttan birbirinin yararını kapma yarışı da çıkabilir; bu itişmeyi de, biraraya gelişin amaçlarından biri olarak kabul edebiliriz.

İşte bu tür birliklerden biri olan Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA), üyelerini ortak değer yargıları etrafında birleştirme amacıyla, meslektaşları için doğru davranış kılavuzu hazırlamaya girişmiş ve 1999 yılında yürürlüğe koymuş. Birliği oluşturan yerel örgütlerin, üyelerini bu kurallara uymaya yönlendirmeleri isteniyor. Daha sonra (2005’te), Avrupa Mimarlar Konseyi (ACE) de, benzer bir metni benimsemiş.

Aslında ahlak, yazılı olmayan toplumsal kurallar için kullanılan bir sözcük; yaptırımları da toplumun kınamasından ibaret. Eğer biz, yöreden yöreye, toplumdan topluma, zamandan zamana değişen bu kuralları yazılı hale getirmeye çalışıyorsak, ciddi bir durumla karşı karşıyayız demektir. Peki, acaba bunları yazdığımızda bu ciddi durumu atlatabilecek miyiz? Bu sorunun yanıtını aramaya başlamadan önce bu metinlerin içeriğine bir göz atalım:

İnsan davranışı ile ilgili yanlışların ve doğruların ele alındığı metinlerin, felsefi bağlamları gereği, kolay kavranabilir olması beklenemez. Bu tür yol gösterici bir metni okuyan herkes, farklı bir anlam çıkarabilir. Belki de bu metinler, biraz da tartışmaya açık bırakılmak amacıyla böyle kaleme alınıyordur. Kısaca ben önce metni kendimce özetleyip, sonra zihnimde uyandırdığı izlenimlere değineceğim.

UIA’ya Göre Doğrular-Yanlışlar

Söz konusu metin ana hatlarıyla şu önerileri sıralar:

“Profesyonel, dürüst ve yetkin bir meslek insanı olarak mimar, toplumun, kültürün ve yapılı çevrenin gelişmesi için bilgi, beceri ve yeteneğini sunmak ve elde edebileceği en nitelikli ürünü vermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük, topluma, müşterilerine, kullanıcılara, inşaat sanayisine, mimarlık sanat ve bilimine karşıdır.

Mimarın yetişme süreci, mimarlık hizmetinin doğru dürüst sunulacağı konusunda topluma güvence verecek biçimde düzenlenir. Mimar, mesleki bilgilerini sürekli geliştirmek ve mesleki kararlarını bu bilgilerin ışığında vermekle yükümlüdür. Ayrıca, meslek alanındaki bilgi, kültür ve eğitimin gelişmesine de katkıda bulunur.

Mimar, yasalara uyar, mesleki etkinliklerinin toplumsal ve çevresel etkilerini dikkate alır. Toplumun değerler sistemine, doğal ve kültürel mirasına saygılı davranır. Yaşam ortamı kalitesinin iyileştirilmesine çaba gösterir.

Mimar, mesleğin temizliğini ve onurunu gözetir; dürüst ve adil davranır.

Mimar, meslektaşlarına, onların mesleğe yaptıkları katkılara saygı gösterir; haksız eleştiriden kaçınır, başkalarının fikirlerini kendine maletmez; mesleki başarısını, sunduğu hizmetin niteliği üzerine inşa eder.”

Aslında, hepsi bu kadar. Bazı tartışmalı kavramları bir kenara bırakırsak, özetle “Dürüst ol; kendini geliştir; elinden geleni yap; ekmeğini yediğin mesleğe, içinde bulunduğun topluma ve çevreye saygı göster” diyor. Yani metin, bir paragrafa bile indirgenebilir. Peki öyleyse bu belge neden 4-5 sayfa?

Çünkü kaleme alanlar, yukarda özetlenenleri edebî bir üslupla ve tekrarlar yaparak anlatmanın daha etkili olacağını düşünmüş olabilirler. Ama daha da önemlisi, metni genel ilkelerden öteye götüren bir tutum sözkonusu: Yer yer disiplin yönetmeliği, yer yer iş sözleşmesi, yer yer ticari ahlak tavsiyesi, yer yer de çalışma yaşamı tüzüğü havası esmiş; geri kalanlar da genç mimarlara iş yaşamı ile ilgili tavsiyeler:

“Mimar,

Bürosunda yeterli sayı ve nitelikte eleman bulundurur ve bunların denetimini sağlar.

Çalışanlarının, mesleki ahlak kurallarına uymasını sağlar.

Yanında çalışanlara, düzgün bir çalışma ortamı, adil bir ücret, mesleki gelişme olanağı sağlar.

Kendisini yanıltıcı biçimde tanıtmaz.

Yeterli finansal ve teknik kaynağa sahip değilse işi üstlenmez.

İşi geciktirmez, makul bir sürede yapar.

İşverene, işin akışı ile ilgili sürekli bilgi verir.

Sözleşme yapmadan iş almaz.

Sözleşmede şu hükümler (de) bulunur: Kapsam, sorumlulukların dağılımı, ücret, ilişkinin sona erdirilmesi.

Ücret dışı bir bedel kabul etmez.

Kendinden talep edilmedikçe bir ücret teklifinde bulunmaz.

Kapsamı ve niteliği hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı işlere teklif vermez.

İşi almak için özendirici bir teklifte bulunmaz.

Meslektaşının aynı iş için verdiği ücret teklifine bakarak fiyat kırmaz.

Meslektaşının işini elinden almaya kalkışmaz.

Müşterinin mahremiyetine saygı gösterir.

Meslek örgütü tarafından cezalandırılmış bir meslektaşıyla işbirliği yapmaz.

Mimarlık örgütlerinin sakıncalı bulduğu yarışmalara katılmaz.

İşverene, mal sahibine ve yükleniciye, çıkar çatışması yaratabilecek durumları önceden bildirir.”

Avrupalı Mimarların Ahlakına Gelince...

ACE’de bir kılavuz metin hazırlamış; üye ülkelere “Buna uyarsanız iyi olur” diyor. Metin ana hatlarıyla UIA metnine dayalı; ancak “tarafsızlık” ilkesinin yanısıra “bağımsızlık” kavramını sık sık vurguluyor; bu arada, ayrıntılarda da yeni “hükümler” getiriyor:

“Mesleği hakkıyla uygulayabilmek için, en az beş yıllık eğitim ve iki yıllık staj gerekir.

Kabul edilemeyecek bir uzlaşmaya zorlandığında mimar, sözleşmeyi fesheder.

Ücret önerirken, geçerli ücret tarifelerini, maaş, genel gider ve kâr bileşenlerini, eğitim ve ekipman yatırımını dikkate alır.

Mesleği, işvereni ve kullanıcıyı küçük düşürücü sözler sarfetmez.

Mali yolsuzluğu saklamaya yönelik davranışları kabullenmez.

İşverenin ve kullanıcıların ihtiyaç ve isteklerine saygı gösterir; bunları benimsemiyorsa sözleşmeyi fesheder.

Mesleki sorumluluk sigortası yaptırır.

Şikayetleri, zamanında, nezaketle ve yazılı olarak yanıtlar.

Fikrî haklarının korunmadığı yarışma ve ihalelere katılmaz.

Seçimde, mesleki niteliğin belirleyici ölçüt olmadığı yarışma ve ihalelere katılmaz.

Önerilen ücretlerin seçimden önce açıklanacağı ihalelere katılmaz.”

Bu metin, sadece yukarıda sadeleştirerek sıraladığım türden maddelerden ibaret değil; şu tür hükümler de var:

“Mesleği düzenleyen bir merci veya bir meslek kuruluşu, kayıtlı veya lisanslı bir mimarlık hizmeti sunucusuna veya bir firma, şirket veya mimarlık hizmetlerini sunmak konusunda kayıtlı veya yetkili olan bir tüzel kişiliğe karşı şikâyette bulunduğunda veya dava açtığında, ilk durumda hizmet sunucusu veya büyük ortağı, ikinci durumda ise firma, şirket veya tüzel kişiliğin başkanı veya yöneticisi şahsen ve yasal ya da diğer bir temsilci aracılığı olmaksızın bu şikâyet veya davanın muhatabı olmalıdır.”

Sanki kanun hükmünde kararname! Metni kaleme alanlardan birinin başına buna benzer bir olay gelmiş olmalı. Görülüyor ki, ipin ucu kaçmış durumda. Bunların hepsi meslek yaşamında önemli konular, ama yeri burası mı? Meslek örgütlerinin, mesleğin uygulanması ile ilgili çeşitli belgelerinde bu tür hükümler ayrıntılı biçimde yer alabilir. Ancak mesleki ahlak ilkelerinin ortaya konduğu bir metnin, felsefi, kavramsal yapısının korunması daha doğru değil mi?

Meslek ahlakından bahsedeceksek, hem mesleğin günümüzdeki tanımını yeniden yapmamız (nereden nereye doğru gidiyoruz?), hem de günümüzdeki ahlak sistemini yorumlamamız, ancak ondan sonra, meslek ahlakının nerede durduğunuza bakmamız doğru olur sanıyorum.

Önce, Bugünün Dünyasında Mesleği Yeniden Tanımlamak Gerek

UIA metinlerinde özne olarak “mimar” sözcüğü kullanılırken, ACE metninde “mimarlık hizmeti sunucusu” kavramının getirilmesi, böyle bir yeniden tanımlama çabası olsa gerek. Ama bununla ne anlatılmak isteniyor? Formel mimarlık eğitiminden geçmeksizin mimarlık yapanları da bu belgeye uymaya çağırıyor olabilir mi? Ya da tersine, mimarlık eğitiminden gelip de mimarlık mesleğini uygulamayanları (bir uç örnek olarak: kasaplık yapanları) bu belgedeki yükümlülüklerden kurtarmayı mı amaçlıyor?

Aslında bu belgelerin, Batı toplumlarındaki geleneksel mimar konumunu esas alan bir tavrı var: “Serbest piyasada, tasarım hizmeti veren meslek adamı”. “Bağımsızlık” vurgusu da biraz bunu pekiştirmek için olsa gerek. Bir büroda ücretli çalışan mimarın ahlakından da bahsediliyor, ama büro sahibinin kefil olması bağlamında; yani onun ne mesleki, ne ahlakî bir sorumluluğu yok. Herhangi bir inşaat şirketinde ya da bir kamu kuruluşunda çalışan ve yine mesleğini uygulayan mimarlar da bu belgelerin konusu gibi görünmüyor; üstelik oralarda tasarım yapsalar dahi. Bu metne göre, örneğin bir kamu kuruluşu bünyesinde oluşturulan bir mimarlık bürosunda tasarım yapılamaz; bir inşaat şirketinde ise zaten böyle bir şey söz konusu bile olamaz. Çünkü, oralarda mimarlar, bağımsız ve tarafsız olamazlar; yani onlar köledirler!!!

Oysa çağdaş yaşam, inşaat sektöründeki üretimin hızla artmasını gerektirdi ve teknolojik gelişme bunun için gereken araçları sağladı. Yapılı çevrenin oluşumunda mimarın rolü artık hızla değişmekte. Mimarlık formasyonu alanların çoğu, tasarım hizmetinin dışında ama, bu formasyonu gerektiren çeşitli alanlarda çalışmakta. Onların davranışlarına yön verecek, ayrı bir doğru-yanlış belgesi mi gerekir acaba?

Bu tutumla ilgili olarak şöyle bir yorum da yapılabilir: Bu metinler aracılığıyla, mesleği, geleneksel konumuyla tanımlayıp, o konuma uygun ahlak kuralları sistemi ortaya atarak geçmişe tutunma çabası; değişime ayak uydurmaya karşı bir direnç. Ama mesleği bu yolla koruyamayacağımız açık.

Bu arada, her iki belgede de, mimarlıktan “sanat ve bilim” dalı olarak söz edilmesi, mesleğe gerçek dışı bir atıf gibi görünüyor. Bu mesleğin, bilim ve teknolojinin birçok dalından yararlanması çok doğal, ama kendisinin bilim olduğunu kanıtlayabilir miyiz? Gerçekle bağdaşmayan sıfatlarla mesleği yücelttiğimizde, meslek mensuplarının ahlak düzeyi de yükselmiş mi oluyor acaba? Yoksa bu yüceltme çabasının kendisi mi ahlak dışı bir tutum?

Herkes Ahlaklı Olursa Toplum da Ahlaklı Olur mu?

Biliyoruz ki, toplumsal, ekonomik ve siyasal, kültürel etkiler, toplum davranışında ve değer yargılarında belirleyicidir. Eğer bir çürümüşlük varsa, bu yukarıdan aşağıya (toplumdan bireye) doğru yayılır. Çözümleri bireysel çabalarda aramak, çürümüşlüğün tabandan yukarı yayıldığını kabul etmek anlamına gelir ki, sosyal bilimlerin bu görüşü savunduklarını sanmıyorum. Oysa çağımızda yerleştirilmek istenen ahlak sistemi bununla çelişiyor. Sorunları yaratanlar bireylermiş gibi, toplumsal sorunları yaratanları dışarıda bırakarak, çözümleri, çalışanların davranışında arayan bir sistem, önce iş yaşamında yerleştirilmeye çalışılıyor, sonra da iş yaşamının kurallarını, toplumsal yaşama taşıma yoluna gidiliyor.


Sadakat, gizlilik, dürüstlük ve benzeri kavramlar, insanlığın ve doğanın yararına işleyen sistemlerde olumlu olabilirken, bu erdemleri insanlık düşmanı bir mekanizmanın hizmetine sunmak ne kadar ahlakidir? Olayın tümü gayri ahlaki ise, bunun içinde dürüst olmak mı daha doğrudur, yoksa bu ahlak dışı olayın tümüne karşı çıkmak mı? Sözgelimi, insan bedenlerinden sabun elde etmeye yönelik bir toplama kampını, tüm mesleki kurallara uyarak başarıyla tasarlamış bir mimarın meslek ahlakından bahsedilebilir mi? Özetle, bizi olayın tümünü görmekten uzaklaştıracak “etik” tavsiyelere karşı dikkatli olmamızda yarar olsa gerek.

Bu bağlamda, “tarafsızlık” ilkesi de kaygan bir yüzey oluşturuyor: Olaylar karşısında tarafsız kalmak, güçlünün tarafında yer alma anlamına gelir; bu bakış ile doğru kavram “tarafsızlık” değil, “adalet” ya da “eşitlik” olabilir; belki de sadece temel insan haklarını savunmak yeterlidir.

Çelişkili Durumlar, Ahlakın Mihenk Taşı

Mimarlık mesleği, insanı her an seçim yapmak zorunda bırakır. Karşımıza çıkan yollardan birini seçmek, zaten bir tarafı tutmaktır. Ahlakî değerleri yazılı olarak bir öncelik ya da önem sırasına koyarak toplumsal davranış kılavuzu hazırlamak neredeyse olanaksız; ama biliyoruz ki bunların bazıları ötekilerden daha belirleyicidir. Örneğin, yasalara uyma konusu, her iki metinde de önemle vurgulanıyor; ama asıl önemli olan yasalarda öngörülenler ile toplumun yararının çeliştiği bir durumla karşılaştığımızda, hangi yolu seçeceğimizdir.

Avrupa’nın birçok ülkesinde, toplumsal değerler ile yasalar büyük ölçüde uyum içindedir. Yasalara uymak da bir değer yargısı olarak yerleşmiştir. Bu ülkelerde, sadece yazılı olanlara değil, yazılı olmayan kurallara bile özenle uyulur. Yasalar da, istisnalar bir kenara bırakılırsa, herkese adil olarak uygulanır. Yasaların her gün değiştiği ve adil olarak uygulanmadığı bir ülkede, bir de üstelik yasaların toplum yararı ile bağdaştığı konusunda şüpheler yaygınsa, yasalara uymanın her zaman doğru ya da mümkün olduğu ileri sürülemez. Sonuç olarak, bir Avrupa ülkesinde yasalara uymak, mimar için özel bir çaba gerektirmezken, yasal düzenin oturmadığı, üstelik “yasaların bir kez delinmesinin sorun olmadığı” siyasi liderlerce savunulan bir ülkede, mimarın “Acaba yasaya uymak doğru tavır mı?” diye sormasını garipsememek gerek.

Hepimizin bildiği bir gerçek: Mimarlık ürünü, mimarın tek başına elde ettiği bir nesne değildir, insan yapısı çevrenin oluşumunda çeşitli taraflar rol oynar. Mimar, bu süreç içinde, taraflar arasında denge gözetmek durumunda kalır. Tarafların çıkarları ortak olduğu sürece bunu başarmak sorun olmaz. Ama, kullanıcının ve toplumun çıkarlarının, müşteri-yatırımcı- yüklenici üçlüsünün çıkarlarıyla büyük ölçüde çeliştiği bir toplumda mimar, ahlakî açıdan açmazda kalır. Özellikle, yapılaşma oranını, doğal/kentsel mekânın kaldırabileceğinin çok üstüne çekme gücü olan taraflar karşısında mimar, kullanıcının ve toplumun yararını savunmakta genellikle aciz kalır; bu açmaz, mimarın işi alıp almama kararını bile etkiler.

Günah Keçisi Görevini Kim Üstlenecek?

Böyle bir durumda, mimar, ister bir kamu kuruluşunda çalışıp, imar ve planlama ile ilgili sorumluluklar üstlensin, isterse piyasada serbest çalışıp mesleğini uygulama çabasında olsun, hep başkalarının verdiği kararların sorumlusu olarak gösterilir. Ona verilmiş olan “imza” yetkisi, toplumda günah keçiliğini üstlenmesi içindir.

Oysa herhangi bir hizmette, yükümlülüklerin, sağlanan yetki ile uyumlu olması gerekir. Ücretli de çalışsan, büro sahibi de olsan, meslek ilkelerinle uyuşmayan kararlara, işi kaybetmeksizin karşı çıkma olanağın yoksa, bunları uygulamak durumunda kalırsın, uygulamazsan işi bırakırsın ya da başında hiç talip olmazsın.

Burada, metinlerdeki iki ayrı ilkeye değinmek gerekiyor: “Mesleğin saygınlığını korumak” ve “nitelikleriyle topluma güven vermek”; meslek yaşamı güvence altında olmayan meslek adamına ve onun mensup olduğu mesleğe saygı gösterilmesini ve güven duyulmasını bekleyebilir miyiz?

Kızım Sana Söylüyorum...

Bu metinlerin bir diğer özelliği de, disiplin yönetmeliğindeki gibi, cümlelerin -meli, -malı, -mamalı şeklinde bitiyor olması (Yukarıdaki yorumlu alıntılar yumuşatıldığı için bu üslubu yansıtmaz). İnsan okurken, bu cümlelerin “böyle davranmayanlar, üç yıldan beş yıla kadar...” diye devam edeceği izlenimine kapılıyor. Disiplin yönetmeliği havasıyla yazıldığında, daha etkili olacağı mı düşünülmüş acaba?

Bu iki belgede yazılanlar, Avrupalıların, kendi ülkelerinde zaten genellikle uydukları kurallar, bu kez de yazılı hale getirmişler; acaba “Kızım sana söylüyorum...” durumu mu var? “Başkaları da, şimdiden kendilerine çeki düzen versinler” diye mi düşünülüyor? Bizim ülkemizde de, meslektaşlarımıza sorsak, bu kuralların gayet yerinde olduğunu söyleyeceklerdir; “Biz de biliyoruz ama...” diye başlayan bir özürler dizisiyle karşılaşma olasılığımız çok yüksek. Büyük olasılıkla haklıdırlar da; çünkü bu kurallara uymaya kalksa, mimarların çoğu işsiz kalır (Uymayanlar sahiden cezalandırılsa, mesleği uygulayacak kimse kalmaz).

Bu noktada, haksız bir rekabetin kapısını aralama kokusu da duyulabilir: Örneğin siz yukarıdaki kurallara uyup “Yeterli finans ve insan gücü kaynağım yok, bu işi almam doğru olmaz” diyerek bir işe teklif vermekten vazgeçerseniz; bu işi uluslararası piyasada zaten sürekli iş yaptığı için deneyim ve finans kapasitesi yüksek meslektaşlarınıza sunmuş olursunuz. Ya da “Mesleki sorumluluk sigortası yaptırmam gerekiyormuş” dediğiniz anda, bir yılda kazandığınızın önemli bir bölümünü, prim olarak ödersiniz. Hem “yasalara uyayım” hem de “yeterli büro donanımı” sağlayayım deyip, hep yeni versiyonunu satın alarak yasal bilgisayar programı kullanmaya kalkarsanız, bir de üstelik “Büromda çalışanları da bu programların eğitimini veren kurslara göndereyim” derseniz, zaten işi batırırsınız. Bunların hepsi, piyasada tutunmuş, giderek büyüyen büroların altından kalkabileceği işler. Bizim gibi ülkelerde, bunu başarıp uluslararası piyasaya adımını atabilmiş kaç mimarlık bürosu var?

Böyle Bir Metni Daha Önce Yürürlüğe Koysaydık, Sorunlar Çözülür müydü?

Meslektaşlar ilke olarak benimsedikleri ahlak kurallarına uyamıyorlarsa, bunun nedenini sistemli olarak sorgulamak gerekmez mi? Bu nedenler doğru tahlil edildiğinde, yani sorun ve kaynağı belirlendiğinde, bu sorunu nasıl giderebileceğimizi araştıracağız. İşte o zaman, böyle bir metin yazılı olmadığı için toplumun doğru yolu bulamadığı noktasına ulaşırsak, bu tür metinlerin işe yarayabileceğini öne sürebiliriz. Ancak, bu mantığı izlediğimizde, kimsenin “sorun metin yokluğudur” diyeceğini sanmam. Öyleyse?

“Burada bir toplumsal tasarım kaygısı mı var?” diye sorası geliyor insanın. Yani, kafamızdaki değer yargılarına göre olması gereken toplumu tanımlarız; buna ulaşabilmek için gereken kuralları yazılı olarak sıralarız; uymayanları cezalandırırız; böylece o tasarladığımız topluma ulaşırız. Bu mümkün görünse bile, toplumun genel ahlakı belli bir yönde değişirken, bizim başka yönde bir gelişmeyi sağlamamız olası mıdır?

Biliyoruz ki, genel bir ahlak sorunu sözkonusu. Bu tür metinlerin sıkça kaleme alınmasının nedenlerinden biri de bu gidişin giderek hızlanması. Ama bir yandan da, sistemi eleştirmektense, kabul edilemez sonuçlarını törpülemeye yönelik evrensel bir ticari ahlakı yerleştirme çabası yok mu?

Mesleğin Değil Toplumun Ahlakı Olabilir

Bütün bu tartışmalardan sonra şöyle bir kanıya varmak olası mıdır?: Mimarlar, toplumda yeşeren ve onaylamadıkları yeni değer yargılarını belirleyen karar vericilerle başa çıkacak güçte değil ise, bu sistemin içinde erirler; ya değer yargılarını bir yana bırakarak, ya da onları koruyup meslek dışında kalarak.

Mesleğin doğruları ve yanlışları; araştırmalarla ve pratikle doğrulanmış nesnel gerçeklerdir. Bunlara uyulup uyulmaması ise, toplumun ve bireylerin ahlakı ile (benimsedikleri değer yargılarıyla) ilgilidir. Özetle mesleğin değil, kişilerin ve toplumun ahlakından sözedilebilir. Meslek doğrularına uymayan kişinin ahlaki bir kusuru var demektir.

Oysa bu iki uluslararası belge, meslek insanlarını, toplum dışı varlıklar olarak ele alıyor. Bu yaklaşımı her ülkedeki mimarlık örgütlerinin de benimsemesini öneriyor. Biz bu yaklaşımı benimsemiyorsak, önce kendi meslek topluluğumuz bünyesinde konuyu tartışıp, ne yapacağımıza karar vermeliyiz, sonra da belirleyeceğimiz görüşü uluslararası platformlarda savunmalı ve konuyu tartışmaya açmalıyız. Uluslararası belgelere temkinli yaklaşmak gerektiğini hepimiz biliriz; ama yine de Avrupalılar birşey yaptığında, “Herhalde doğrudur, bize de uyabilir” diye bir önyargı ile yaklaşırız. Oysa toplum olarak bizim konumumuzun farklılığı, gelenekleri sürdürmeye yönelik ve uzlaşmacı yöntemlerle oluşturulmuş bu tür metinleri analiz etme olanağını bize veriyor; bu şansı iyi değerlendirmemiz gerekmez mi?

Mesleki Tutumla İlgili Doğru ve Yanlışları İçeren Hiçbir Yazılı Belge Olmasın mı?

Böyle bir tartışmada tuzumuz olsun diye, şöyle bir görüş ortaya atsam mı acaba?: Bu belgelerde söylenenleri ayıklayıp sınıflarsak, meslek kuruluşları tarafından, birkaç değişik türden metin hazırlanmasının yararlı olacağını savunabiliriz:

Yol gösterici belge: Çiçeği burnunda mimarlar için, mesleği uygulamaya kalkıştıklarında karşılaşabilecekleri her bir durumun olumlu olumsuz sonuçları ve izlemeleri gereken yol-yordam konusunda tavsiyelerde bulunan bir belge.

Uyarıcı/zorlayıcı belgeler: Mesleği uygulamakta olanların uymak zorunda oldukları kuralları içeren; teknik ağırlıklı yönetmelikler (bunlardan yeterince vardır sanırım).

Hatırlatıcı belge: İnsanlığın ve doğanın yararına olan evrensel nitelikteki davranış ilkelerinin mesleğe yansımalarını içeren, şiirsel/felsefi özlü ve kısa bir metin. Bu metni elde etmek için bir yarışma açmak bile sözkonusu olabilir. Biraz daha ileri gidersek, bu metni, grafikçiler/hat sanatı ustaları arasında açılacak bir başka yarışma ile tablo haline getirip, meslek örgütüne kaydolan gençlere sunmak bile düşünülebilir (çerçeveletip, diplomalarının yanına asarlar).

Bu arada, yapılacak son bir şey kalıyor: Mimarlar Odası’nın, “kurallara uymayan” üyeleri cezalandırmaya yönelik yönetmeliğini yeniden sorgulamak. Belki şöyle bir kınama sistemi yerleştirmek: Meslek kurallarına uyulmama durumlarında, her bir olaya özgü ve hızlı karar verebilen inceleme kurulları oluşturup, konuyu ilgili şubenin üyelerine duyurmak ve belki de tartışmaya açmak. Böylece, kurallara uymadığı kanıtlanan üyenin, meslektaşları tarafından kınanmasını (ama belki de aklanmasını) sağlamak. Bunun ötesinde de bir ceza öngörmekten kaçınmak.

Bu önerinin, yukarıda savunulan görüşlere ek olarak iki önemli gerekçesi daha var:

  1. Verilen cezalar üyenin meslek yaşamını ve maddi durumunu, caydırıcı olacak düzeyde etkilemeli; oysa öngörülen cezalar, şimdiki durumuyla, niteliği bunu sağlamaktan çok uzak.
  2. Sadece bir nedenle ihbar edilen ya da tespit edilen bir üye değil, aynı sakıncalı davranışta bulunan tüm üyeler cezalandırılmalı; bu yapılmadığında diğerlerine göz yumulmuş olur (ancak Oda bünyesinde böyle sürek avı niteliğinde bir savcılık kovuşturması sürdürmek sözkonusu bile olamaz.)

Son bir söz: İşverenlere ve kullanıcılara hitap eden metinler hazırlamakta da yarar olsa gerek; mimar ile işbirliği yapmanın yolu/yordamı üzerine.

Bu icerik 7307 defa görüntülenmiştir.