351
OCAK-ŞUBAT 2010
 
MİMARLIK'TAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Kargı Köyü
    Mehmet Emin Yılmaz, Y. Mimar, Restorasyon Uzmanı

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: MİMARLIK VE EĞİTİMİNDE “KALİTE / YETKİ VE SORUMLULUK”

“İçinde bulunduğumuz dönemde sormamız gereken soru şudur: Bizi bekleyen çok önemli ve hızlı değişikliklere hazır mıyız?”

Ferenc Makovényi
ACE Eğitim Çalışma Grubu Başkanı

ACE Eğitim Çalışma Grubumuz ve mesleğimiz hakkında konuşmak üzere buradayım. Önce mimarın tanımına ve yakın geçmişten bazı gelişmelere değineceğim. Mimarın tanımı, “meslek uygulaması yapmak için gerekli yeterliliklere sahip ve kaydını yaptırmış olan, adil ve sürdürülebilir gelişim ve refahı savunma, toplumun yerleşim yerlerinde mekânsal biçim ve tarihsel bağlamın getirdiği kültürel ifadeyi koruma sorumluluğu olan kişidir”. Bu tanımla başlama konusunda bütünüyle mutabıkız. Tanımda şu sözler geçiyor: “mesleki olarak yeterliliklere sahip bir kişi”. Bence bir bu kadar önemli olan konu da, mimarların verdiği hizmetin getirdiği “sorumluluk” konusudur.

İçinde bulunduğumuz dönemde sormamız gereken soru şudur: “Bizi bekleyen çok önemli ve hızlı değişikliklere hazır mıyız?”

Eğitim konusunda, ACE ve UIA’nın benimsediği gibi, ilkesel olarak tam gün esasına göre, akredite edilmiş bir üniversitede, 5 yıldan az olmayan, akredite edilmiş bir mimarlık eğitimi alınması gerektiğini düşünmekteyiz. Avrupa Birliği’nin mimarın yetişmesi için öngördüğü asgari süre ise 4 yıllık eğitimdir. ACE'nin şimdi bu süreyi 5 yıla çıkarma girişimlerini tamamen doğru buluyorum.

Avrupa Komisyonu’nda söz konusu 4 yıllık asgari eğitim şartının belirtildiği Yeterlilikler Direktifi’nden sorumlu bölümdeki yetkililer, 2010 yılından önce bu belge üzerinde bir değişiklik yapılamayacağını ifade etmişlerdir. Ancak biz gerekli hazırlıklarımızı yapmalıyız ve hangi nedenlerle 5 yıllık bir eğitim istediğimize ilişkin argümanları geliştirmeliyiz.

Bir mimarda bulunması gerekli niteliklere ilişkin, yine bu direktifte de yer alan, ünlü 11 maddeyi hatırlayalım. (9) Kuşkusuz bu bizim için “kutsal kitap” gibidir ve her üniversitenin bu maddelerde yazılı olanları yerine getirmesi gerekir. Yine de burada, konunun bürokrasi boyutu nedeniyle bir tehlike sözkonusudur. Belirtilen maddeleri bir tablo olarak sıralayıp, bu madde yerine getirilmiş, bu getirilmemiş gibi işaretlenerek yapılacak mekanik bir değerlendirme eğilimi sezilmektedir. Oysa akreditasyon, validasyon işlemleri ve eğitimin içeriği daha karmaşık özellikler taşımaktadır. Örneğin mimarlık mesleğinden ne anlaşıldığını ve toplumda mimarların rolünün ne olduğunu tanımlamak kolay değildir. Burada pek çok konunun, örneğin sürdürülebilirlik, enerji sorunu veya benzeri ekolojik yaklaşımların gözden kaçırılması tehlikesi vardır. Bu yüzden tanımlar gözden geçirilebilir. Ancak genel söylem itibariyle çok olumlu buluyorum, çünkü bu tanımlarda teknoloji ve sanat eğitiminin dengesi kurulmaya çalışılmaktadır. Bu husus çok önemlidir ve mesleğimizin karmaşıklığını göstermektedir. Bu bakımdan söz konusu 11 maddeyi korumamız gerektiğini düşünüyorum. Belki 12. veya 13. maddeler eklenebilir, fakat elimizde çok iyi bir temel metin bulunmaktadır.

Mimarlık eğitimine ilişkin sayısal veriler bir tehlikenin işaretlerini veriyor. Avrupa’da 480 bin mimar ve 125 bin mimarlık öğrencisi var. Dolayısıyla birkaç yıl sonra gittikçe artan sayıda mezun kapımızı çalacak ve “üye olmak istiyorum” diyecek.

Bu arada Çek Cumhuriyeti’nden bir örnek vermek istiyorum. Mimar olarak akreditasyondan geçmemiş doktora öğrencileri İnşaat Mühendisleri Odası’na üye oluyorlar ve bu yolla tasarım yapma konusunda akredite edilmiş sayılıyorlar. Yani dolaşıp arka kapıdan geliyorlar.

Dolayısıyla eğitimin süresinin yanı sıra, eğitimin nasıl verileceğinin üzerinde de önemle durmamız gerekir. Burada öğretim üyesi-öğrenci oranı önemli bir göstergedir. Avrupa için ortalama 1/10 olan bu oran, akreditasyon kriterleri içinde yer almaktadır. Bu oranın 1/1 veya 1/2 olduğu bir eğitim ortamı ile sınıfınızda 30, 40, 50 öğrencinin bulunması arasında çok büyük fark vardır. Diyelim ki 40 kişi ile bir tasarım uygulaması yapmaya çalışıyorsunuz, bu imkânsızdır. Bu sadece tasarım için değil inşaat uygulamaları ve diğer tüm mesleki konular için de geçerlidir.

Çözüm bulma durumunda değiliz belki ama bazı tavsiyeler geliştirebiliriz. Zira çalışma grubumuz ACE Yönetim Kurulu’na tavsiyeler geliştiren bir gruptur. Analiz yapabiliriz.

  • Eğitimin yapısı nasıl olacaktır?
  • İngiliz, Avrupa veya Amerikan yaklaşımlarından hangisini benimseyeceğiz? Bunlar birbirlerinden farklı eğitim yapılarıdır. Teorik veya pratik yönü ağır basan yaklaşımlardan hangisini seçeceğiz?

Ben ikisinin birlikte olması gerektiği görüşündeyim.

  • Her konuya yatkın “genelci” bir eğitim mi verilecek, yoksa “uzmanlaşmaya yönelik” bir eğitim mi?

Benim tercihim, mimarın her konuya yatkın olmasıdır. Ama bu durumda mimarların iş bulma olanakları azalmaktadır, çünkü şantiyelerde, her yerde, sizden bazı uzmanlık alanlarında bilgi sahibi olmanız beklenmektedir. Yine de benim gözümde mimarın tutumu “genelci” olmalıdır.

  • “Kitle üretimi” mi olacak yoksa “elit” üniversiteler mi?

Maalesef bu soru artık önemini yitirmiştir. Zira “kitle üretimi” tercih edilmiştir ve kalite giderek düşmektedir.

  • Kimleri eğiteceğiz?

Eğitimde özel girişimler tarafından yapılan yatırımlara ilişkin rakamlar çok çarpıcıdır. Dünyada en kârlı iş alanlarından biridir eğitim ve devletler genellikle bunu kabullenmişlerdir. Bazı devletler “bu bizim alanımız değil” veya “o kadar da önemli bir konu değil” demektedirler.

  • Eğitimi kim finanse etmektedir? Eğitimimizdeki karmaşıklığı dikkate alan bir işleyişi kim sağlayabilecektir? Yapılanlar kimin çıkarınadır? Değişikliklerin itici gücü kimlerdir?

Bu sorulara yanıt bulmak zorundayız, zira olan bitenler ciddiye alınması gereken önemdedir.

Kesintisiz 5 yıllık eğitime baktığımızda, üç “yılan”dan oluşan bir resim var önümüzde ve biz bunları ikiye bölüyoruz. Aslında bu “yılanlar” eşit de değil: Bazıları 3 yıllık, bazıları 4, bazıları 4,5 yıllık. Sonra bu “yılanların” başına, kuyruğuna bir şeyler eklemeye kalkıyoruz. Kuşkusuz bu çok zor. Fakat Avrupa Birliği’nin görevlendirdiği koordinatörler grubu ve danışma kurulunun uğraştığı konu bu. Çizdiğimiz resim belki gerçeği tam yansıtmıyor, zira “yılanların” bazıları uzun, bazıları kısa, ama bunları ikiye kesmeye kalktığınızda ortada canlı “yılan” kalmayacak. Bize bunların canlısı lazım. Ama tersi oluyor ve bu bir politik karar, uyulması gerekiyor.

Sonuç olarak söyleyebileceğimiz, 5 yıllık sürekli eğitim öyle basitçe ikiye bölünemez. Dikkatli olmalıyız. Politik baskı var kuşkusuz. Ama şöyle bir yaklaşım olabilir: Lisans eğitimi daha pratiğe yönelik, teknik tarafı ağır basan, 4 yıllık bir eğitim haline getirilebilir. Mezunlarına “bağımsız mimar” olarak değil de, bir mimarın yardımcısı olarak çalışacakları bazı sınırlı tasarım imkânları verilebilir ve proje yöneticisi olarak çalışma, belediyede yardımcı kadrolarda görev yapma vb. imkânlar tanınabilir.

Çalışma grubumuzun ilgi alanı akademik eğitimle sınırlı ve sınırı “diploma” belirliyor. Biz bu sınırdan öncesiyle ve akreditasyon, yeterliliklerin kazandırılması gibi konularla uğraşıyoruz. Bir başka çalışma grubu “diploma” sonrasında neler olacağını ele alıyor. Böyle bir strüktürde işin ne kadar karmaşık olduğunu ve sorunun nasıl çok sayıda konu ile bağlantıları bulunduğu görmemiz gerekir.

Bu arada, mimari tasarım eğitiminde internet aracılığıyla uygulanan “e-learning” diye adlandırdıkları yöntemlere de tanık oluyoruz. Eğer böyle bir eğitim mümkünse, bakalım bunun arkasından ne gelecek. Teknolojik gelişmelerin, izleyemeyebileceğimiz kadar hızlı ve kapsamlı olduğunu düşünüyorum.

Özetlemeye çalışayım: Avrupa’da 4 bin üniversite var. Bunların arasında ilk 200’e girmek için, 2 bin yıllık bir tarihiniz ve asgari, ciddi bir yıllık bütçeniz olması gerekiyor. Bu alanda çok büyük bir mücadele, bir yarış olduğu görülüyor. İki yıl önce Newsweek dergisinde yüksek eğitimdeki yarıştan sözediliyordu.

İstihdam ve iş bulabilme olanaklarına ilişkin rakamlar, üzerinde durulması gereken temel konulardan biri. Birinci devrenin sonunda alınan diploma Avrupa emek piyasalarında geçerli olacak ve bu bizim için önemli bir sorun yaratıyor. Birinci devre eğitimin sonunda mezun olacak mimar, Avrupa piyasalarında iş yapabilecek hale nasıl getirilebilecek? Benim buna yanıtım şu: Mimarlık en azından 5 yıllık eğitimi gerektiren bir meslektir. Eğer biz bunu kısaltırsak, buradan mezun olanlar bildiğimiz geleneksel mimardan başka bir şey olacaklardır. Bir başka yol bulmak zorundayız.

İşverenler açısından baktığımızda, onlarda da kesin bir kafa karışıklığı olduğunu görüyoruz. İstihdam olanaklarına ilişkin bir konferansa katılmıştım. Orada işverenlerin bu lisans diploması almış mezunlar konusunda ne yapacaklarını bilemediklerini gördüm. Siemens, Volvo, IBM gibi çokuluslu şirketler vardı konferansta. Bu duruma bir anlam veremiyorlardı.

Yüksek eğitim açısından baktığımızda da, yüksek okullar (kolejler) ile üniversiteler arasındaki farkı görmemiz gerekir. Bunu, üzerinde durulması gereken bir başka nokta olarak söylüyorum. Yüksek okullar, üniversitelerden başka bir tanıma girmektedir.

1975 ve 2006 yıllarında üniversitelerde okumakta olan öğrenci sayılarına bakalım. Bazı ülkelerde bu süre içinde öğrenci sayısının 2 katına, 3 katına, hatta 5 katına çıktığını görüyoruz. Üniversiteler buna hazır değiller.

İşsizlik konusundaki veriler çarpıcı bilgileri yansıtıyor. Doktora, lisansüstü ve lisans mezunları arasında gizli işsizlik sözkonusu. Rakamlar çok sayıda insanın gerekli becerileri edinemediğini, diplomalarına rağmen eğitimlerine uygun iş bulamadıklarını gösteriyor. Bu türden iş bulabilenler % 30 dolayında kalıyor. Geri kalanlar geçici işlerde çalışma durumundalar.

Size örnek olarak Finlandiya modelini vermek istiyorum. Tabii, bu başkanımız Finlandiyalı olduğu için değil, lisans ve lisansüstü eğitim konusunda doğru bir model olduğu için. Önce 5 yıllık bir eğitim verilmeli, bunu korumalıyız ve sonra bunun üzerine lisansüstü gibi bir eğitimi eklemeliyiz. Bu, başkanımızın değindiği gibi eğitimde “kısıtlayıcı kontenjanlar” sözkonusu olduğu için de gereklidir. Örneğin Macaristan’da lisans diploması alanların ancak % 30’u lisansüstü eğitime devam edebilmektedirler. Bu durum, sadece Macaristan’da değil, diğer ülkelerde de görülmektedir.

Sorun, bir taraftan da bir finansman sorunudur. Eğer elinizde zaten bir diploma varsa, niye daha üst seviyedeki bir eğitime devam edeceksiniz? Bir aile kurmak, çoluk çocuk sahibi olmak istiyorsunuz ve zaten bir iş bulmuşsunuz, çalışıyorsunuz. Niye ikinci kademe eğitime başlayasınız? Zorluk burada yatmaktadır. İlk kademede bütünleştirilmiş bir mimarlık eğitimi verilebileceğini ve bunun politeknik okullarındaki lisans derecesine denk düştüğünü söyleyebiliriz. Bu işleyen bir modeldir. Ama bu mezunlar çok özel türden bir mimardır, tasarımcı değillerdir. Belki farklı bir eğitim modeli bulunabilir. Ancak, getirilecek modellerde finansman durumu dikkate alınmalıdır.

Bu, ilgili bakanlıklara yönelik bir mesajdır. Kişi başına milli gelirin bir bölümü bir öğrencinin eğitimine ayrılmalıdır. Orta Avrupa’da, Doğu Avrupa’da ve Türkiye’de bu oran % 50 dolayında ve oldukça iyi. Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da milli gelir çok daha yüksektir ve dolayısıyla daha yüksek bir noktadan başlıyorsunuz eğitime. Bunun tersini Burundi’de, Kenya’da, Lesotho’da, Afrika’nın benzeri bölgelerinde görüyoruz. Ayırabildikleri kaynaklarla normal bir eğitimin nasıl verilebildiğine inanmak mümkün değil. Ama bu ülkeler yüksek eğitim vermek istiyorlar ve bu konuda çok yoğun çaba gösteriyorlar. Bu, politikacılara iletmek istediğim bir mesaj.

Bu icerik 3400 defa görüntülenmiştir.