357
OCAK-ŞUBAT 2011
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • 2010’un Ardından
    Deniz İncedayı, Prof. Dr., MSGSÜ Mimarlık Bölümü; Mimarlar Odası İstanbul BK Şubesi Başkanı

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ OLARAK İSTANBUL

Yüzyıllık Bir Kent Tarihi Okuması: İstanbul 1910-2010 Sergisi

Pınar Gökbayrak, Y. Mimar, PAB Mimari Tasarım

“Kültür başkentliği” sıfatı ve projesi, postmodern dönemin ruhunu yansıtan, uluslararası kültür endüstrisi ağından gücünü alan, kültür endüstrisinin bir kenti kalkındıracağı, markalaştıracağı ve farklılaştıracağı öngörüsüne dayanan uluslararası bir proje. İstanbul da 2010 yılında Avrupa Kültür Başkentliği’ne soyunurken, kentin küresel dünyada halihazırda parlayan yıldızının daha da parlatılmasını öngörürken, bir yandan da bunu içten içe, kaçırılmış fırsatların değerlendirilebileceği yeni bir imkân olarak görüyordu.

Projenin sunduğu imkânların doğru kullanıldığı takdirde doğurması gereken belki de en önemli sonuç, kentlinin gerek sosyal gerek mekânsal anlamda yaşadığı kutuplaşma ve ayrışmayı kırabilmek, yaşadığı kentten yabancılaşan, kapalı ve dar bir çevre içine hapsolan kent sakinine yeniden kentli kimliğini hatırlatmak, kentliyi kentiyle yeniden buluşturmak idi.

Bu anlamda, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı’nın 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın desteği ile gerçekleştirdiği ve küratörlüğünü İhsan Bilgin, Günkut Akın, Burak Boysan, Sibel Bozdoğan, Murat Güvenç, Tansel Korkmaz ve Eda Ünlü Yücesoy’un üstlendiği İstanbul 1910-2010: Kent, Yapılı Çevre ve Mimarlık Kültürü Sergisi, tam da bunu hedefleyen bir proje oldu. 15 Eylül - 20 Kasım tarihleri arasında ziyaretçilere açık olan sergi, kent sakinlerinde yerel bir tarih ve kentlilik bilinci uyandırmak üzere İstanbul’un kent tarihini imar, ekonomi, siyasi ve toplumsal tarihleri üzerinden bütüncül bir okumayla sunuyordu. Konunun kapsamlı ve çok disiplinli içeriği gereği, kentliyle buluşması için kullanması gereken iletişim araçları oldukça kritikti; bu anlamda serginin bu konuda uzmanlaşmamış sıradan bir kentliyi içine kolayca çekip aldığını söylemek çok kolay değil. Bunun en önemli nedeni, serginin belirli bir bilgi birikimi ve farkındalıkla, bütüncül resmi görerek okunabilir olması. İkinci nedeniyse serginin kapsamlı içeriği; görsel ifadelerin yanı sıra oldukça yoğun metinsel anlatım da içermesi ve bu anlamda seyirciden hem zamansal, hem zihinsel anlamda ciddi bir katılım beklemesi. Ancak serginin seyirciden beklediği katılımcı emeğin karşılığını fazlasıyla verdiğini söylemek şart.

Sergi, İstanbul’un kent tarihini yaklaşık 25’er yıllık 4 dönemde ele alıyor. Bu dönemler incelendiğinde aslında her birinin bir önceki dönemin proje ve hedeflerinden kopuş eğilimleri taşıdığı görülüyor. 1910-1930 yılları, kozmopolit bir imparatorluk başkentinde melez bir kent kimliği arayışının ifadelerini kentsel mekânda izletirken; 1930-1950 arasındaki ikinci evrede, siyasi nedenlere dayanan sosyal dokudaki ani değişimin hazmedilmesini öngören, homojenleştirici, geçmiş dokuyu unutturmaya çabalayan, yeni bir kent inşasının işaretleri görülüyor. 1950-1983 yıllarını kapsayan süreç ise, İstanbul’un yakın tarihindeki en ciddi kırılmanın yaşandığı döneme denk düşüyor. Bu dönemdeki sanayileşme politikası çerçevesinde kentin yoğun göç alışı, sözkonusu nicel artışın, sınırlı kaynaklar nedeniyle nitelikli bir kentleşmeyle paralel kurgulanamaması, boşluksuz bir kentsel çevreye yol açan anonim üretimin aksine, 1983-2010 döneminde sözkonusu anonimliği aşabilmek için markalardan, işaretlerden, kurgu kimliklerden medet uman postmodern bir süreç yaşanıyor. İstanbul 1980 sonrasında bir yandan bir dünya kenti haline gelerek küresel kentler ağının içine girerken, bir yandan da kentsel bir zenginlik kazandırabilecek farklılaşmanın kentte tam tersine sosyal ve mekânsal bir ayrışma ve kutuplaşma ile sonuçlandığı görülüyor. Ulus devletin getirdiği vizyon ve çerçeveden çıkan İstanbul, sergi kurgusu içinde de ilk defa bu bölümde -dünya metropolleriyle- karşılaştırmalı bir okuma içinde ele alınıyor.

Kentin gelişim sürecini tarihsel bir perspektifle ele alan sergi, son dönemde yaşanan kentsel dönüşümleri de mercek altına alıyor. Sergi, 1980 sonrasında kamusal alanın inşasının özel yatırımcılara teslim edildiğine işaret ederek ya da artık bir kent imarından değil kent işletmeciliğinden (urban management) sözedildiğini vurgulayarak, devam eden güncel tartışmalara yönelik önemli tespitler barındırıyor. Mimarlık disiplininin sergide toplumsal ve kültürel bir alanın paydaşı olarak “mimari kültür” kavramı ile ele alınması, daha doyurucu interdisipliner okumalara imkân tanıyor. Ancak serginin başlığında mimari kültüre bir vurgu yapılmışsa da İstanbul kent tarihinin kimi zaman mimari kaygılardan çok uzakta üretilen bir yapılı çevrenin sonucu olduğu ortaya çıkıyor. Yine son 25 yıllık dönem gözönüne alındığında tasarımın mimari bir kaygı ile değil, kurgulanan kimliği oluşturmak için indirgemeci bir tavırla tamamen araçsallaştığı örneklerde görülebiliyor.

Serginin farklı bölümlerinde farklı anlatım dillerine (son dönemdeki grafik ve veri ağırlıklı anlatımda olduğu gibi) başvurulsa, farklı dönemler o dönemin gerektirdiği farklı perspektiflerden (kimi zaman aktörler, kimi zaman devlet politikaları, kimi zamansa imar operasyonlarını merkez alan) anlatımlarla aktarılsa da, serginin kurgusunda bütüncül bir okuma ve akış sözkonusu. Bölümler birbiriyle ilişkili ve altı çizilen tartışma ve saptamalar, bir bölümden diğerine rahatça takip edilebiliyor. Dolayısıyla seyirci, birarada ele alınmış ve tarihsel izleğin sürekliliğinin önemsendiği bütüncül bir okuma ile karşı karşıya geliyor.Çok küratörlü sergilerde başarılması genellikle oldukça güç olan bu süreklilik, İstanbul’un kent tarihi sözkonusu olduğunda daha da önem kazanıyor ve bu anlamda da sergi kurgusuna ve söylemine küratörler tarafından gösterilen özeni yansıtıyor.

Sergide önemli tespitlerin yanı sıra alternatif okuma biçimleri de öne çıkıyor. İki dünya savaşı arasında İstanbul maketi ve Cemal Emden’in ölçekli fotoğrafları ve şeritvari bir harita ile “Tünel-Maslak Su Ayrım Hattı’nın Batı Yakası” adlı bölüm, serginin İstanbul’un kentleşme sürecini alternatif oku(t)ma çabalarından ikisi. İstanbul maketi, 1950 öncesi İstanbul’unun yaşanan kırılmadan ötürü kentliler için artık bir bilinmezler diyarı olduğunu belirterek, tarihî kent dokusunun izinin sürülebildiği Pervititch haritalarını kentsel hafızayı tazelemek adına kartografik bir değer olarak kullanıyor ve yitirilen kent dokularını anlamak ve zihinlerde yeniden kurmak için bir maketle izleyiciler için üçüncü boyuta taşıyor. Tünel-Maslak Su Ayrım Hattı’nın Batı Yakası ise, serginin ana omurgasını oluşturan 4 dönemdeki dönüşüm sürecini kent ölçeğinde çok net okutan kentsel bir aksı ön plana çıkarıyor. Birbirini yıkmadan, yan yana eklemlenerek Tünel Meydanı’ndan Maslak’a kadar kronolojik olarak bir kentin nasıl büyüdüğünü ve merkezî iş alanlarının nasıl adım adım bu aks üzerinde ilerlediğine işaret eden, farklı dönemlerin mimari üsluplarını, yapıların ölçek ve tipoloji farklılıklarını, dönüşen sokak peyzajlarının dönemlere özgü eğilimlerce nasıl arda arda eklendiğini gösteren ve küratörlerin işaret ettikleri zaman ve mekân sıkışmasını, seyirciye bilfiil deneyimleten özgün bir okuma modeli.

Serginin kentlilerle kurduğu ilişki, içeriği, önerdiği özgün okuma modellerinin ardından son olarak serginin mekânı da yine sergi söylemi içerisinde dikkate değer bir ayrıntı. Santral İstanbul, her ne kadar düzenleyen ekibin bağlı olduğu kurumun mekânı olsa da, tesadüfi bir şekilde bir yandan da çok simgesel. Mekân vurgusunun ardında iki neden var: Bunlardan ilki Silahtarağa Tesisleri’nden 1914 yılında İstanbul’a ilk defa elektrik dağıtılması ile İstanbul’un kentsel tarihindeki en önemli kırılma noktalarından birinin gerçekleşmesi. İkinci neden ise Silahtarağa Tesisleri’nin geçirdiği dönüşümün ve bundan yüzyıl önce bir sanayi tesisiyken bugün bir üniversite ve kültür-sanat kampusuna evsahipliği yapması; dolayısıyla aslında İstanbul’un bir sanayi şehrinden kültür endüstrisinin güç kazandığı küresel bir kente doğru geçirdiği sürecin mekânsal bir tezahürü oluşu.

Serginin, politik, ekonomik ve sosyal dönüşümleri kentsel peyzajdaki tezahürleri üzerinden sunduğu bütüncül kent tarihi okuması ile Avrupa Kültür Başkentliği sürecinin en önemli projelerinden biri olduğu çok açık. Ancak serginin esas dikkate değer yanı, 3 yıla yayılan bir hazırlık sürecine sahip olması, yürütülen geniş arşiv araştırması, bu arşivin ise sadece derlenerek sunulmasından öte, bütüncül bir okumayla yorumlanarak izleyicilerin karşısına çıkarılmasında gizli. Bugüne kadar biraraya getirilmeyen kaynaklar (Pervititch, Alman Mavileri ve Goad haritaları gibi) süperpoze edilip özgün okumalar mümkün kılınırken, salt bir sergiden öte bir araştırma projesi olarak ele alınan süreç sonucu değerli kılıyor. Sergi panolarından oluşan katalogun ötesinde, daha önce de belirtildiği üzere “hazmı” zor bir sergi olduğu için proje, kesinlikle sergiyi tamamlayacak ve kalıcılaştıracak bir yayını hak ediyor. İstanbul ve İstanbullular ise nihayet hak ettiği, farklı kaynakların biraraya getirilip özgün yorumlamaların mümkün kılındığı, alternatif kentsel saptamaların yapıldığı çağdaş bir kent tarihi okumasına bu vesileyle kavuşuyor.

Bu icerik 7105 defa görüntülenmiştir.